Views From Linköping

Saturday, October 28, 2006

Sarı Gül: Stockholmlere gidip de gül mü çektiniz diyenlere ne diyeyim, o sıradan bir gül olabilir ama çok harika bir kokusu vardı ve işte biz de cazibesine kapıldık. Tabi kokusunu böyle yansıtma şansım yok ama... Bu arada, güllerin renklerinin anlamları olduğunu duymuşsunuzdur ve sarı gül de efendim 'ayrılık' demektir. Ölüm mevsimi olan sonbaharda -insanların genelde sonbaharda öldüklerine dair mitsel bazı duyumlarım var da- ayrılığı imleyen çiçekler... Eh biraz damar oldu ama..:)
Stockholm'den 2: Stockholm sokaklarından bir başka kare daha...
Stockholm'den: Neresi olduğunu tam olarak söyleyemem ama hoş olduğu su götürmez sanırım.
Aile: 1,2, 3... Evet evet, durup tekrar tekrar saydık ve tamı tamına yaşları birbirine yakın 7 çocuk! Bir süre onlarla aynı yolda yürüdük ve çok hoş bir görüntü idi işte. Özellikle şu en arkada sağdaki dehşet velet bi şi idi:)

Friday, October 27, 2006

Ohhh onca zaman sonra uyuyabilmek... Düşün düşün, oku oku, yaz yaz derken en son bir gecede "Gender in International Relations" kitabını okuma çabamın ardından artık nakavt olmuş olmalıyım ki dün gece tavuklar gibi -bu tabiri de hiç anlamamışımdır ya neyse- erkenden yattım ve uyku ile kavuştuk sonunda birbirimize. Gerçi teknik aksaklıklar olmasa daha çok uyumak isterdim ama buna da hamd olsun diyelim. Bundan sonraki uykusuzluk nöbetlerinde de yukarıdaki kitabı mı okusam acaba? Feminist ablamlar alınmasın; sıkıcı, uyku getirici demek istemiyorum yani estağfirullah da öyle işte aslında herşey erkek/kadın hiyerarşik ilişkisinin yansımalarıdır ve de herşey yeniden tanımlanmalıdır deyip 'power'dı, 'security'di sıralarken içi geçiveriyor insanın, hoş bir masal gibi geliyor herşey neyleyeyim. Zira belki de "all our try is to understand the feminism with masculine words and minds" yanılgısından ibaret herşey, kim bilir!
Bir önceki sayfada yazdığım İsveç gözlemlerimi buna bağlayacak olursam, niye bu kadar takınıklar bu konuya, fenimizme yani, diye düşünüyorum da henüz bir cevabım yok. Stockholm'deki seminerde, ülkeleri 'masculine' ve 'feminist' diye ayrımlayan bir çalışmadan bahsedildi de dünyanın en feminist yapılı ülkesi, şaşırtıcı değil, İsveç (miş)! En masculine olanı ise, Türkiye olduğu tahminlerim suya düştüydü bir anda -gerçi şimdi düşündüm de Alatlı'nın en çok vurguladığı husustur; Türkiye'nin anaerkil bir ülke olduğu da neyse bu mevzu da yaş şimdi-, Japonya (imiş)! Belki de İsveç'in bu konuya dair eskiden kalma acıları vs. vardır, bunu da kim bilir artık!
Dün bir arkadaş, Dücane Cündioğlu'nun bir yazısını gönderdiydi de çok hoşuma -doğru kelime bu galiba:)- gitti. Paylaşmak isterim ki bu arada, renklendirmeler bendenize ait, ne yapayım müdahale etmezsem içimde kalırdı :)
Kimse az-çok âşık olamaz!
Sevmek, hoşlanmak, beğenmek, arzulamak, tutku duymak, âşık olmak...
Hepsi de eş anlamlıymış gibi görünüyor bu sözcüklerin... Aralarındaki fark, derece farkı mı acaba, yoksa mahiyet farkı mı?
Bu soru'nun cevabını düşünerek bulamayız. Sözlüklere başvurmak da kâr etmez. Duyguları düşünerek analiz edemeyiz; okuma-dinleme aracılığıyla duygular arasındaki farkı anlayamayız; anladıklarımıza da muhatabımıza kavratamayız.
Peki ne yapmalı? Önce hissetmeli, sezmeli, bu ve benzeri duyguları sözlüklerde değil, kendimizde aramalı ve bulmalıyız. Kendimizde bulabiliyorsak ancak, bulduklarımızı tasnif edebilir ve birbirinden ayrıştırabiliriz.
- Ben filanı veya filan şeyi seviyorum.
- Yani?
- Seviyorum işte!
- Sevmek sözcüğüyle kasdettiğiniz nedir?
- Ne bileyim, seviyorum işte.
Bu diyaloğun ilerleyebilmesi için, tarafların sevme duygusunu bizzat nefislerinde duymuş olmaları, yani duygulanmaları şarttır.
Kişinin kullandığı sözcüklerin anlamlarını bilmesi yetmez; bu anlamı yaşaması da gerekir. Bu, tıpkı haz, lezzet, zevk ve saadet (mutluluk) sözcüklerini eşanlamlı olarak kullanmaya benzer.
Bir çocuk dondurma yediği için mutlu olduğunu söylüyorsa, onun mutluluk sözcüğünü yanlış olarak kullandığından aslâ kuşku duyamayız.
Sormak gerekir: Mutlu olmak ile ne kastediyorsun?
Cevaben kullanacağı şu cümleler arasında acaba bir 'fark' bulabilecek miyiz?
* Dondurma yemekten zevk alıyorum.
* Dondurma yemekten keyif alıyorum.
* Dondurma yemekten hoşlanıyorum.
* Dondurma yemek bana haz veriyor.
* Dondurma yemekten memnunum.
* Dondurma çok lezzetli.
Bazıları sürpriz yapıp pekalâ çok daha farklı sözcükler de kullanabilirler:
* Çok güzel bir dondurma!
* Bu dondurma gayet iyi.
Eskiden saadet, zevk, lezzet, haz, memnuniyet, keyif, hoşnutluk, güzel, iyi terimleri yerli yerinde kullanılırdı. Aslâ eşanlamlı olarak kabul edilmez, en çok yakın-anlamlı sayılırlardı. Bir müzik parçası için güzel veya iyi sıfatları kullanılmaz; o müzik parçasından –meselâ– hoşlanılırdı.
Haz sözcüğü kadîm Arapça'da 'pay' (kısmet) anlamına gelirdi. Zevk ise, Türkçe'deki tat karşılığında kullanılırdı. Kuvve-i zaika, herkesin bildiği “tat alma yetisi” demekti.
Haz almak, herhangi bir şeyin zevkinden/tadından pay almak demektir. Herhangi bir zevkin tamamı alınamayacağı için, “zevklerin/tatların tamamının tüketilememesi” anlamında haz sözcüğüyle o zevkin ancak bir kısmına ulaşılabileceği anlatılmak istenirdi. Kısacası, zevkin tamamı alınamaz, bilâkis o zevkten sadece haz (pay) alınabilirdi.
Niçin “maddî/bedenî hazlar”dan söz ediyoruz?
Çünkü maddî/bedenî zevklerden hissemize düşen pay sonsuz değildir, yani tüketilemez; yani zevklerin tamamına ulaşılamaz; zevkin ancak muayyen bir miktarı elde edilebilir. Zevk almak, zevkin bir kısmını almak demektir. Hâl böyle olunca, “haz alıyorum” dersem, o zevkin ancak belirli bir kısmına temas ettiğimi ifade etmiş olurum.
İlginç olanı şu ki: Herhangi bir zevkle temasımızın süresi uzadıkça, yani aldığım maddî/bedenî hazzın miktarı arttıkça, o zevk yavaş yavaş eleme (acıya) dönüşmeye başlar. Yediğim yemeğin zevkinden hisseme düşen haz, aynı nisbette zevkin de artışını temin etmez. Oysa manevî zevklerden aldığımız hazlar hiç de böyle değildir. Çünkü tam da aksine aldığımız hazzın (payın) miktarı arttıkça, eşzamanlı olarak aldığımız zevkin miktarı da artar. Meselâ bilme zevkinden aldığım hazzın miktarı artarsa, bilirim ki sadece bilgim değil, bilmekten aldığım zevk de artacaktır.
Sonuç: sevme, beğenme, hoşlanma duyguları, bütün güçlerini nesnelerinden (nesneye nisbetlerinden) alıyorlarsa, tükenmeye mahkumdurlar demektir.
Az-çok sevebilirsiniz, az-çok beğenebilirsiniz, az-çok hoşlanabilirsiniz ve fakat aslâ az-çok âşık olamazsınız.
Ey tâlib! Bil ki ustalarımız, “Aşk olsun!”, yani “Herşey aşka dönüşsün!” deyû boş yere dua etmemişlerdir.
Yazıyı okuyup da sözcüklerin kifayetsizliğini hissetmişken en çok, bir şeyler söylemeyeyim bence. Bu yazı ve "Song to the Siren" şarkısı -araya bir de 'Çok Aşığın var Diyorlar' diyen muhteşem bir bayan sesi girince- oy oy... Sirenler? Kardeşimin anlattığı kadarı ile "şu mitlerdeki, şarkılarıyla denizcileri yollarından çıkarıp, kayalara çarptıran sirenler..." Şarkıyı dinleyip de ağlamayan insan değildir diyesim geliyor demişsin canım benim, öyle olsun ne diyeyim :) Şarkıya dair iki ayrı versiyonun dinlenebileceği kaynaklar:
Ah insanlık! Hem sevdiğim hem kızdığım hem sorumluluk hem nimet hem acı hem sevinç olan insanlık...

Wednesday, October 25, 2006

Şu ara en çok neyi özlüyorum? Sanırım uykuyu...
Saat sabahın 5'i. Sonunda yağmur dindi gibi ama belki yeniden başlar. Hoş bir şarkı? Art arda 10-15 kez dinlense de sizi baymayandır herhalde. :) Richard Hawley'in "The Ocean"ı bu kez mevzu bahis olan... Haberdar eden kardeşcağızım sağolsun. Gerçi o başka bir şarkısını (Coles Corner) tavsiye ettiydi de bence bu daha hoş. Klibi de oldukça güzel olmuş ki şuradan izlenebilir: http://www.musicomh.com/downloads/richard-hawley_0805.htm. Şarkının İngilizce olmasından yakınanlar için çeviri yapmaya da gönüllüyüm fekat müziği de yetiyor zaten.
Bir arkadaş için Amerikan edebiyatı ile ilgili bir şeyler araştırırken bir şiire denk geldim geçende. Sözlerinden bir kısmı şöyle; "I've known rivers:I've known rivers ancient as the world and older than the flow of human blood in human veins. My soul has grown deep like the rivers." Aklıma daha önce gelen bir şeyi hatırladım ve ilginç geldi işte. Yaratılırken insan olmak isteyip istemediğimize dair bir soru sorulmuş mudur bize diye düşünmüşümdür. Sanırım soruldu ise bile insan olmak istemediğimi, bir nehir olmak istediğimi söylemişimdir ya da şimdi sorulsa idi öyle derdim herhalde. Demek böyle düşünenler mevcut imiş deyu bu faslı kapayayım.
.......................................
Yağmur tekrardan başlamadı. Ve her sıkıntının, karanlığın ya da içe sıkıntı veren şeyin ardından aydınlığın geleceğinin kanıtı gibi güzel, güneşli bir hava var dışarıda. Köşedeki ağaç muhteşem görünüyor, keşke fotoğrafını çekebilseydim. Ve kahve kokusu... Biliyorum, sigara bağımlılığı gibi bir şey bu ama daha zararsız olduğu şüphe götürmez. Hep havalar, manzaralar peki ya insanlar, olaylar denecek olursa efendim, kaldığım yerin uluslar arası öğrencilerden müteşekkil siteler olmasını göz önünde bulundurursak gözlemlerim daha çok yerel halka dair değil de burdaki İsveçli öğrencilere dair haliyle. Kardeşim, Bergman'ın 'Scenes From a Marriage' filmine binaen şunları dile getirmiş de oraya bağlayayım: "Bu film hep böyle diyaloglar , diyaloglar, jestler mimikler filan, çoğu da pek anlaşılmaz. Acaba diyodum bu anlattığı insanların oralarda bir karşılığı var mı yoksa böyle sürreel tipler mi bunlar, ikisinin karışımı gibi bişeydir herhalde, batılıların bilinç altı vs. gibi, pek sever Bergman bunu..." Dediğim gibi, benim gözlemlerim ancak sınırlı bir öğrenci kesimi ile ilgili. Koridorumda 4 İsveçli var; 2 kız, 2 erkek. 3 tanesi, İsveçliler hakkında dile getirilen genel yargılara uyuyor sanırım; yani çok konuşmayan, diyalog ve jest-mimiğe pek yer vermeyen... Diğerinin soyuna başka ırk karışmış herhalde zira o çok hareketli, neşeli ve konuşkan -içki içmediği zamanlarda dahi-. Bunu yazıyorum çünkü Brundili arkadaşla konuşuyorken -dehşet pozitif bir insan ve kahkahalarını koridorun her tarafından duymak mümkün ki ülkesindeki iç savaş nedeni ile buraya gelip 3 senedir de evine gidemediği halde- bana, kendisindeki bu neşenin İsveçlilerde olması için en az 1 şişe devirmeleri gerektiğini söylediydi de... Yani, Bergman abi abartmış biraz diyebilirim. Sınıfımda ise yalnız 1 İsveçli var ve de o da genel prototipe uyuyor diyebilirim.
Bu konuya dair Stockholm'deki seminerde de bir şeyler dile getirilmişti. Anlatan kişi, bazı davranışlarda İsveçliler'in gösterdiği tepkilere dair yüz şekillerini yansıttı ekrana da, bahsi geçen duygular 'extreme' olanlar iken yüz halleri hemen hemen hiç değişmiyor. Tepki yok, ancak ufak farklılıklar var. Yani kendileri ile de bu sebeple dalga geçiyorlar. Anlatan kişi ayrıca eklediydi, tıpkı Putin gibiyiz değil mi diye. Malum, Putin, adı üstünde, put gibi. Bir milim kıpırdama yok adamın yüzünde. Abartıyorum tabi biraz zira o kadar da uç değiller. Hatta ben kendimi bazen daha tutuk görüyorum onlardan. Yoksa benim soyum da mı karışık? Orası zaten malumdu değil mi, kitapta geçmişiz o kadar :)
Olaylar, durumlar... Hoşuma giden ama çok da alışmamam gereken bir durum, yaya yolunu gören hemen her aracın size yol vermesi. İkincisi ise, bir türlü içeri mi dışarı mı açılacağına karar veremediğim kapılar... Bu konuda düşündüm de kapıların çoğu dışarı doğru açılıyor çünkü sanırım içeriden çıkanın önceliği göz önünde bulundurulmuş. Yani öncelik çıkanda. Ama bizim ülkede, malum, kapılar içeri açılıyor. Öncelik, içeri girende. Valla kapıları böyle yapanlar bunu gerçekten böyle mi düşünmüşlerdir bir fikrim yok tabi. Belki tamamen teknik bir ilhamdan ibarettir. :) Şimdilik bu kadar olsun diyeyim.
Richard abiyi dinliyorum hala. Yani henüz baymadı ama başka şarkılarını da keşfetmekle meşgulüm; "Born Under a Bad Sign" de oldukça hoş. Kendisini beleş dinleme şansı verdiği için şu adresten, teşekkür edeyim kendisine bari: http://www.myspace.com/richardhawley

Monday, October 23, 2006

Güne yağmurla başlamak... Her ne kadar yağmur altında bisiklet kullanmak bir hayli zor olsa da kardeşimin bana anlattığı bazı şeyler geldi aklıma ve onca ıslanmaklıktan pek gocunmadım. Değil mi idi ki bunlar, O'nun yanından en yeni gelen unsurlardı, tıpkı her bebek yüzünde de O'ndan yeni gelmiş olmanın safi izlerini görmek gibi...
Bayram? Gurbette ve ailemden ayrı geçirdiğim ilk bayram değil bu. Ama bu defa farklı olan bir unsur var; bayrama dair toplu algılayışların olmaması. Oysa İstanbul'da, ailemden ayrı da olsam biliyordum ki bir çok insan için bu belirli günler "bayram" olarak isimlendiriliyor ve içselleştiriliyordu ve de bu yüzden otobüsler beleş idi, insanlar yeni elbiseleri ile tanıdıklarının kapılarını çalıyorlardı, mahir eller baklava yapımına uzanıyordu ve de iş yerleri tatil ediliyordu. Oysa burda böyle bir durum yok. Nitekim bunun en birincil kanıtı, sabah erkenden derse gitmek zorunda oluşumdu sanırım:(
Hem bunlar hem de derste işlenen bazı şeyler bana şunları düşündürttü ya da daha önce düşündüğüm bazı şeylere eklemeler yaptı; bir nesne, bir olay, bir fenomen vs. için kişisel versus toplu algılayış durumu... Mesela bir ağaca aynı anda bir kaç kişi birden bakıyorsunuz ama sanıyorum ki gördükleriniz aynı değil. Çünkü o ana kadar getirdiğiniz siz -aile yapısı, sosyo/ekonomik yapınız, inanç öğeleri, okuduklarınız, tecrübeleriniz ve hatta o sabah kahvaltıda ne yediğiniz, dışarı çıkarken ne dinlediğinize kadar bir sürü etmeni barındıran- diğerlerinden farklısınız. Ya da herkes birbirinden farklı. İşte bu, olayın kişisel algı boyutu. Nitekim kitap okumanın benim için ehemmiyet arz etmesinin nedenlerinden biri de bu sanırım. Olaylar, nesneler ve fenomenlere bakış açısını olabildiğince genişletmek. Zira bu takdirde bir ağaca baktığınızda ondan öte bir şeyler görme imkanınız artıyor. Bu konuda Alev Alatlı'nın verdiği bir örnek geliyor aklıma; bir bardak deyip geçmeyin. Siz baktığınızda -kültürel farklılığınız nedeniyle- bir türküde geçen bardak kelimesini düşünürken bir başkası için şarabı çağrıştırıyor olabilir. Peki ya toplu algılayış boyutu? Sanırım en yalın hali ile ağaca ağaç yerine taş dememenizin -farkı dillerde farklı dillendirilse dahi- nedeni bu toplu algılayış. O halde şöyle bir şey düşünüyorum; ağacın toplu algılanımı, verili olanı gösteriyorken (exogeneous) kişisel algılar bir süreci, oluşumu (endogeneous) çağrıştırıyor gibi. Tıpkı bayramın, Ramazan'ın ardından gelen sayılı bir kaç gün olduğu bilgisi veri iken onu kutlayıp içselleştirmenin süreç oluşu gibi. Ve şurası önemli ki verili kısımlar ortada duruyorken sizin elinizde olan süreç kısmını değiştirmek ya da bakış açınızı, algılayışınızı... Fakat burada işi zorlaştıran şu ki, zannımca, neyin verili neyin süreç olduğunu belirleme problemi var. Üstelik toplu algı oluşturma zorluğu da cabası. Mesela, realistlere göre "devlet ve anarşik yapı" verili bir unsur. Böyle olunca, kurumlar, değerler vs. ile değiştirilmesi mümkün görülmüyor. Başka örnekler? İşte bayram, para, okul, arkadaşlık hatta sevgi belki. Niye, paraya baktığında insanlar bir kağıt parçası değil de satın alma materyali görüyor? Okul denince niye dört tarafı duvar mekanlar geliyor herkesin aklına? Bir filmdeki dört kenarlı bir aşk hikayesinde herhangi bir hissiyat farklılığı olmadığını dile getirmek ya da 'aha hiç birinizin bir diğerine tercih edilirliği yok' demek neyi veri kabul etmenin izdüşümü, sevginin anarşik bir yapısı olduğunun mu? Baktığımız, algıladığımız şeyler ne kadar gerçekten var, ne kadar bizden dolayı varlar? Kıbrıs'ın Türkiye açısından devlet olduğu algısı niye diğerleri tarafından kabul görmüyor sorusu, bu konudaki felsefik tartışmalar, Berkeley vs. vs.
Tüm bunlar için hocaya teşekkür etmem lazım sanırım. İşte kendi içinizde yapmakta zorlanacağınız bir şey bu; karşıdan bir fikir gelmesi, sizde başka fikir ya da fikirleri tetiklemesi... Ama böyle insanlarla (gözleri 'evreka' diyen insanlar:) rastlaşmak da zor belki ya da dur bakim, onlara da bakışınızın ne kadarı onlardan ne kadarı sizden acaba? Stop!
Netice itibari ile bayramınız kutlu olsun...

Sunday, October 22, 2006

Yaklaşık iki ay önce buraya gelişimden bu yana, ilk defa Linköping dışında bulunma şansım oldu. Cuma sabahı erken bir vakitte İsveç Enstitüsü’nün, bursiyerler için hazırladığı programa katılmak amacıyla Natalya ve Serhiy ile Stockholm’e gittik. Havalar serin gidiyor oldukça işte ve o gün de yağmurlu idi. Şehir dışındaki konaklama yerimize gelip odalarımıza yerleştiğimizde iç rahatlatıcı bir sürpriz beni bekliyordu. O kadar güzel bir manzaraya bakıyordu ki oda. Baltık denizi, yemyeşil bir tepe ve kırmızıya çalan kocaman ağaçlar… Bu manzara karşısında sonsuza kadar oturabilirim diye düşündüm:) Nitekim baya da oturdum ama neticede manzara izlemek için orada olmadığımızdan, seminere katılmak üzere odadan ayrılmak zorunda kaldım. Dünyanın dört bir tarafından bursiyerlerin iştirak ettiği seminerlerin ilki “İsveç’in Demokrasi Yapısı” ile ilgili iken –genel bir bilgi verici mahiyette idi- diğeri daha eğlenceli bir mevzuya ayrılmıştı; “İsveç Sineması”… Bu, benim açımdan önemli çünkü filmleri benim için etkileyici olan İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın anlatımına geniş bir yer ayrıldı. Gerçekten de iklimden dolayı mı bilmiyorum ama çok az yönetmende görülebilecek ender bir etkileme gücünü hissediyorum onun filmlerinde. “Wild Strawberries” ve “Persona” filmlerini izleme imkanı bulmuştum da seminerde “Monika” filmine dair bahis mevzu oldu. Bu arada, sunum yapan kişi, Türkiye’de de sıkça rastlanan bir soruna parmak bastı zannımca. Sorun, Hollywood film endüstrisinin, filmleri çekici kılmak adına filmin adının tam çevirisi yerine erotik isimler tercih etmesi... Sanki filmler –tabirimi mazur görün- yalnızca abazalara hitap ediyormuş gibi. Bergman’ın filmlerinin ağırlıklı olarak mevsimlerle ve manzara odaklılığı ile birebir etkileşim içerisinde olduğu hususu da bu sunumun içeriğinden. Netice itibari ile efendim, Bergman’ın filmleri kesinlikle tavsiye listemdedir ancak ‘normal’ bir film beklentisi içinde olmayanlar için. Ve, ardından yemek vakti… Sanırım günün geri kalan kısmını benim için zorlaştıran olaylar yemek ile başladı. Kalabalık-yalnızlık içsel çekişmesine eklenen anason kokuları, gereksiz konuşma ve kahkahalar ya da boş gülüşmeler ve de masamdaki “Turkish Guys” grubundan bazılarının, yine masamızda oturan Rita’ya -program sorumlularından biri- asılmaları vs. vs. Yorgunluk ve bunlar beni erkenden odama yönlendirdi. Belki rahat uyurum artık dedim ama nerde… Rahat bir zihin ve gönül olmadan rahat uyku bulmak lüksünü istiyorum sanırım. Gecenin bir yarısı, sabah beni çok mutlu eden manzaraya bakıp kaçıncı kere dünyanın ve yaşamanın bana ağır geldiğini ve de belki her şeyden vaz geçmek istediğimi düşündüm bilmiyorum da bunlardı işte hissettiklerim. Tıpkı N. Marmara'nın dizelerindeki gibi; "...ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok..." Sanırım burada bir şeyi vurgulamam lazım ki her ne kadar bu şairi kendime yakın bulsam da aramızda, belki sonlarımızı aynı olmaktan kurtaran, önemli bir farklılık var ki; benim inancım var!
Ertesi sabah erkenden kalkış ve yine seminere iştirak… Bu defaki konu “İsveç’e Dair Değerler” idi ki anlatan kişiden dolayı bir hayli zevkli geçtiğini söyleyebilirim. İlginç şeyler de öğrenmiş oldum bu vesileyle. Mesela, Tanzanya kültürünün temel öğelerinden olan “Hakuna Matata”nın “Do not Worry” demek olduğunu… Olayı bir kelime ile bitiriyorlardı yani. Ve ardından Stockholm’ün içerisinde yer alan “Vasa Museum”a doğru hareket ediş… 16. yüzyıldan kalma bir gemi ve denizcilikle ilgili figürler ile nesnelerin yer aldığı bu loş müzenin ardından da gruptan ayrılış… İşte, günün hoş anları da buradan sonra başlıyor. Zira Natalya ile müzeden tren istasyonuna kadar yaklaşık iki saat süresince yürüdük ve hüzünlü bir tarafı olduğunu düşündüğüm bu şehrin eski yerleşim yerlerini, kiliselerini –oldukça eski bir Katolik kilisesini bizatihi gezme imkanımız da oldu-, müzelerini gördük. Sanırım nereleri gördüğünüz kadar kiminle yolculuk ettiğiniz de bir hayli ehemmiyetli. Bir manzara karşısında benzer şeyleri hissetmek, yolda gördüğünüz insan davranışlarına aynı anda gülümsemek, bir çiçeği koklamak için aynı anda eğilmek vs. vs. Bunları paylaşabilecek biri ile yolculuk yaptığım için şanslı sayıyorum kendimi. Ve de en nihayetinde trene biniş ve eve dönüş… Başka başka? ‘Ben’in genel hayat akışına dair soru ve sorgulamalarının yolculuğa eşlik etmesi, müzenin kuytu bir köşesinde ve tuvalette de olsa vaktinde namaz kılabiliyor olabilmenın anlatılamaz mutluluğu, Ramazan münasebeti ile tutulan orucun açılması için yediğim, Natalya’nın bana sabah kahvaltısında hazırladığı sandviçlerin lezzeti… Güzel, gerçekten güzel…
...............................................................................
Sonrası? “Sonrası, iyilik güzellik…”diye bir şiir dizesi hatırlıyorum da bunu söylemeyi istediğim halde dilim varmıyor. Şu an gecenin bir yarısı ve ben yine uykusuzum. İçim bomboş kalmış gibi hissediyorum. Güzel bir film izlemek için yanında oturmasını arzu ettiği kişiye ayırdığı ve bütün film boyunca “ha şimdi geldi, ha şimdi gelecek” hissiyatı ile filmi dahi doğru düzgün izleyememiş iken, boş bir koltuğun yanından yalnız başına geçip gitmesi gereken biri gibi hissediyorum kendimi. Ve biliyor musunuz, koltuklar hep “sol” yandan boş bırakılır ve belki de dudaklar bu şarkıyı mırıldar yine “Geri dönmek inan içten değil/Hani var ya tutamazsın kendini/Bir ümitle ya olursa dersin hep/Bile bile her şeyin bittiğini…”

Wednesday, October 18, 2006

Her defasında ısrarla havaların soğuyup soğumadığını soran uzaktaki eş-dosta müjdeyi (!) vereyim; evet, havalar gerçekten soğudu. Ah ne kadar rahat ediyoruz alıştığımız bir bilgi kırıntısı bizi yanıltmayınca. Yani İsveç=soğuk bir memleket-> İsveç hala soğumadı mı? -> Tüh! Bu, bilgilerimiz açısından olumsuz bir durum -> heh-he artık soğudu ise rahatlayabiliriz. Valla siz rahatlayın da üşüyen benim burda :)
Bir çok nedenden ötürü bireyci olduğu söylenebilecek bu memlekette komün ruhunu yaşamak? Yoğunluklu hissettiğim bu işte. Tabi bu öncelikle benim içinde bulunduğum şartlarla ilgili sanırım. Mesela, kaldığım koridorun -İsveçliler de dahil- aşırı paylaşımcı insanlardan oluşması... Şu an mutfaktaki hangi nesne bana ait artık bilmiyorum. Sanırım kimse de kendininkileri bilmiyor. Evriliyoruz yani zira ilk geldiğimde biliyordum :) Sınıfımdaki Ukrayna+3. dünya ülkeler dayanışması, özellikle Alman+Fransız işbirlikçiliğine karşı, sonra... Yanlış anlaşılmasın, ideolojik, fikirsel vb. kapışma değil bizi kamplaştıran. Parti organizasyonu, gezi planlamaları, ders materyali ele geçirme vb. hususlar, söz ettiğim. Ya biz üniversitede iken de fotokopi organizasyonları düzenlerdik de bu kadarını görmemiştim. Aynı anda 11-12 kişiye beleş bir sürü makale ve kitap çekimi... Yaşasın komün ruhu diyeyim, ne diyeyim! :)
Aklımda çok çok fazla şey var yazmak için çünkü şu ara her şey o kadar birbiriyle bağlantılı ki... Her başaktan onlarca başak veren bir yapı sanki düşünceler. Böyle olması güzel sanırım. Ama şimdilik bu kadar. Hı, bitirmeden bir şiircik yazayım. Geçende bir vesileyle hocam gönderdiydi. Yeri gelmişken zikredeyim efendim, kendisi bundan 11-12 sene evvel okuma serüvenimin başlamasına vesile olan insandır ki Allah ondan razı olsun.
PERGEL (Ömer Hayam)
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz
İki başımız var, bir bedenimiz
Ne kadar dönersem döneyim çevrende
Er geç başbaşa verecek değil miyiz?

Sunday, October 15, 2006

Ramazanın başından beri ilk defa tamamen toplu olmasa bile buradaki Türk vatandaşlarla bir araya gelip iftar etme imkanımız oldu bugün. 4 kişilik taife olarak çok soğuk olmayan bu Linköping gününde bisikletlerle şehrin yolunu tuttuk. İranlıların işlettiği bir restorana uzandı yolculuğun sonu. Valla böyle kıtalararası macera gibi anlatıyorum çünkü bütün gün oturup 1 sayfada "What is the problem with neo-realism?" sorusunu yanıtlayacağım diye kafa patlattıktan sonra dışarı çıkmak tabi ki kıtalararası yolculuk gibi olmasa da epey mühim bir olay gibi geliyor bendenize. Neyse efendim, kaç numaralı yiyeceklerin 'halal' olduğuna dair bilgileri aldıktan sonra pizza-lahmacun karşımı bir şey ve ardından içilen kahve ile yemek serüvenimiz nihayetlenmiş oldu. Yemek kısmı hakkında ayrıntılı bilgi bekleyenleri, geçiştirici bir bilgi ile hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama tanıyanlar bilir efendim yemekle aramın hiç iyi olmaması sebebiyle ne yediğime pek aldırmam, beni ayakta ve hayatta tutması yeterlidir. (Umarım bu satırları okuyan annem tarafından, bir dahaki telefon konuşmamız sırasında ne yediğime dair yöneltilen soruların çapı genişletilmez :) Geri dönerken şehir çok hoş göründü gözüme. Pazar olmasına ve şehrin tam merkezinden geçmemize rağmen o kadar sakindi ki her yer. Tamamen bir sonbahar havası var her yerde. Çok, çok hoş... Keşke gökyüzünde daha çok yıldız olsa diye düşündüm gerçi de nankörlüğün gereği yok şimdi yani.
Bugün şarkı yok, şiir yok. Ya da daha doğrusu bugün bunlar yalnız benim için. Ama sizler için bir film ismi var aklımda; Yılmaz Erdoğan'ın 'Bana Bir Şeyhler Oluyor' unu (ya da benim deyişimle 'Duvar'ını) bulabilirseniz izleyin mutlaka. Ben kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum bile artık :) Bugün kimin şiirlerini kendime sakladığıma dair de ufak bir ip ucu olsun hadi bu. Bu arada, yukarıya bu akşamki iftar yemeğimizden bir hatıra fotoğrafı koymak isterdim ama maalesef... Fotoğraflar yalnızca zihnimde artık, ne yapalım!

Saturday, October 14, 2006

Senaryo (2): Aldığım yeni ip uçları doğrultusunda senaryoyu yazmaya devam edeyim efendim. Öncelikle, ilk senaryodaki bir noktayı değiştirmem gerekiyor sanırım. Yunus'un niye Yunus olduğu hususundaki tahminlerimin isabetli olmadıklarını öğrenmiş bulunmaktayım. Şimdilik bu nokta da karanlıkta kalsın. Yalnızca öyle olduğu bilinsin, yeterlidir sanırım. Sonrasında ise, daha bir karanlıkta kaldığını belirttiğim Züleyha karakterine dair ise güzel bir bilgi edinmiş durumdayım. Bugün bunu ekleyeceğim işte senaryoya. Hikayenin ilerlediği ama bütünün neresine düştüğünü bilmediğim bir vakitte Züleyha'nın Yunus ile paylaştığı bir şarkıya dair bu bilgi. İlhan İrem'in "Sevecen" şarkısı... Sözlerinden, önemli olduğunu düşündüğüm kısmı aktaracak olursam; "...Bembeyaz bir dünyada senle yaşamak varken/Böyle uzakta kalmak, gücüme gidiyor/Senin verdiklerini, senle paylaşmak varken/Seni sensiz yaşamak, içime sinmiyor/Gel sevecen, dön sevecen, sevmeyi senden öğrendim ben/Gel sevecen, gör sevecen, sevmesini öğrendim ben..." Züleyha'nın hangi demlerde olduğuna dair soru işaretleri olduğunu dile getirmiştim ya bu satırlar sanırım, oldukça umut vaat edici. Özellikle de üzerini renklendirdiğim kısımlar sanırım. Şimdilik bu kadar olsun efendim...
Ben? Sevginin öğretilebilir ve öğrenilebilir bir şey olup olmadığı sorusu düştü aklıma ve de nacizane öğrenebildi isem bir yerlerinden bunu nasıl, ne şekilde, nerelerde, kimler aracılığı ile öğrendiğim sorusu... Bu, bir ömre yayılan bir süreç belki de. Başlangıcını, O'nun ruhundan bize üflendiğinde bilkuvve sevme sıfatının içimize yerleşmesinin oluşturduğu (çünkü "O sevince varlık var olmuş, biz ise var olunca ancak sevebilmişizdir"), devamının ise kişisel çaba, olaylar, kişiler vs. yardımı ile bu bilkuvve hissiyatın fiiliyata aktarılması ile geldiği... Bu sürece katkısı olan herşeye, herkese ve tabi ki O'na binler teşekkür olsun...

Friday, October 13, 2006

Uykusuzluğun ve okumaların zihnimde bıraktığı pası temizlemek için biraz oksijen, ufak bir orman ve şehir gezintisi buna birebir oldu, ve glikoz, bunu da bol şeker tüketimi ile sağlayacağım sanırım:), gerek o kadar... Havanın, diğer günlere nazaran daha bir güneşli olması da iyi denk geldi.
Geçen gün dilime dolanan şarkıyı bir yerlerde arama telaşı içinde iken bu şarkının, Emir Kustarica'nın "Çingeneler Zamanı" filmi'ne Goran Bregovic'in yaptığı müzikten (Ederlezi) uyarlandığını öğrenmiş oldum. İlgilenenler için orjinali şu adreslerde;
Bu arada, kült haline gelen bu filmi de tavsiye ederim. Kendime de tavsiye ediyorum nicedir de bir türlü fırsatını bulup izleyemedim maalesef :(

Thursday, October 12, 2006

Üzerinde çalışma yapmayı planladığım konuya dair araştırma yaparken ilginç bir şeyler denk geldi geçen gün. Daha önce yazdığım bazı şeylerle de bağlantısı olduğunu düşündüğüm için aktarmak istiyorum. İktisadın, giderek de artan belirsizlik ortamında karar verme, tercih yapma mekanizmaları geliştirme doğrultusunda ilerlediğini -mükemmel bir model varsayımının eksiklerini görüp- dile getirmiştim. İşte bu amaçla kullandığı mekanizmalardan biri için fizik ile işbirliği yapıyor. Oluşturulan bu ortak yapının adı; Econophysics: "It is an interdisciplinary research field, applying theories and methods originally developed by physicists in order to solve problems in economics, usually those including uncertainties or stochastic elements and nonlinear dynamics." Yani, ekonominin statik ve geçek hayattaki karmaşıklık ile bilinmezliği yansıtamadığı yapısına fiziğin özellikle non-linear modeller ile yardım etmesi...
Bu niye önemli? Bunu anlayabilmek için, daha önce "günün sorusu" başlığı altında dile getirilen soruyu soran biri ile bir iktisatçının olası konuşmasını kugulayayım burada.
Kurgusal Diyaloglar
V: Vatandaş İ: İkitisatçı
V: Bilinmezlik ya da bilgi eksikliğimiz her şey için ama insanlarla ilgili durumda özellikle de karşı cinsle ilgili olan durumdaki çok can sıkıcı değil mi? Bu, çok önemli ve ne yapılması gerektiği hususu kafa karıştırıcı, hı?
İ: Bizim ilgilendiğimiz bilimin en büyük handikapı da bu sanırım. Yani aslında temel öğesi insan olduğu için bilinmezlik ve karmaşıklık üzere kurulması gereken bu bilim, dönemindeki Newtongil düşünceden, etkilenip tıkır tıkır işlediği iddia edilen bir sistem tasarlıyor. Öyle görmek istiyorlar, baş ağrıtıcı değil çünkü. Belki de gerçekten inanıyorlar kim bilir? Ama şimdi etrafına bak! Fiziğin kendisi bile büyük bir değişim içerisinde; kuantum fiziği, görelilik, potinbağı hipotezi, kelebek etkisi... Ve artık gözardı etmediğimiz gerçekler; globalizasyonun iyice artırdığı belirsizlik ortamı, insanın rasyonel kararlar almaktan uzak olduğu... Oturup kendimize sorduk, ne yapmamız lazım? Bizden öncekiler yok saymışlardı, biz yok sayamayız. Karar vermezsek tüm sistemi bilinmezliğe bırakmış olmaz mıyız? Hatta serbestliğe inanan liberallerden bir teki bile tamamen başı boşluğu kabullenmiyor artık. O halde ülkeler, insanlar ne olacak? Bu gerçeği kabullenip bunun altında uygun kararları bulmayı seçtik; daha yaşanası bir dünya ve insan refahı için. Bu, daha önemli gözükmüyor mu ve de çok daha zor? Oysa biz bunda bile çabalıyoruz ve tercihler yapıyoruz. Evet, senin dediğin de önemli ama kim ya da kimler için? Soros için mesela, borsa iniş çıkışlarına dair karar vermek her şeyden daha önemli. Ya da bir başkası için akşam ne yiyeceğini düşünmek...
.....................................................
Madem yine bu konuya geldik, geçen defa sıraladığım bazı olası cevaplar kısmına da bir şeyler eklemek istiyorum.
4) Yapacağımız deneyin sonunda birileri tercih edilse bile bunun geçerliliği ancak bir kaç sene için çünkü dünya durmadan yenileniyor. O halde, tercih skalasına yeni girenler için bu deney en az 10 senede bir tekrarlanmalı ki tercihlerimiz zaman aşımına uğramasın.
5) Aslında her ne kadar bu bir tercih yöntemi gibi görülse de sonu hep tercihsizlik çünkü aynı anda deneme imkanı olmadığı ve sürekli birileri gidip yenileri geldiği için sonu olmayan bir kısırdöngüye dönüşüyor. Ve, tercihin sizi uzandırmasını planladığınız 'sevgi' unsuru yavaş yavaş sizin hissiyatınızdan uzaklaşıyor çünkü hep bir sonraki gelenler içinde olacağını düşünüyorsunuz ve de bu süreç zarfında bünyeniz hoşlanıklıklara alışıyor gittikçe. Bu istek sizi ayakta tutuyor, belki mutlu kılıyor ama bir yere vardırmıyor. Biliyor musunuz, kaç hoşlanma bir sevgi ediyor? Tıpkı Sisifos gibi işte. "Sisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Tanrıları kızdırması sonucu bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştı. Tam çıkardığı sırada taş aşağı yeniden yuvarlanıyor, taşın ardından bakan Sisifos aşağı inip tekrar taşı çıkarmaya çalışıyordu. Camus`ye göre bu kısır döngüyü trajik yapan da kahramanın her deneyişinde tekrar düşeceğini bile bile taşı çıkarmaya gayret etmesidir. Dağın tepesinden kayanın düştüğünü gören Sisifos, inişi sırasında düşkün durumunun bütün enginliğini bilir. Ama Sisifos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğrenir. O da her şeyin iyi (ya da doğru) olduğu yargısına varır. Bundan dolayı da Sisifos`u mutlu olarak tasarlamak gerekir." Bu gruptakiler de sonuçta diğer gruplara doğru meyil gösterebilir tabi. Mesela, kısırdöngüden çıkıp 1'dekilerin pesimizmine iştirak edebilir ya da ihtiyaçları galebe çalar ve bunca düşünceye, itinaya karşın 2 grubuna dahil olur. Kim bilir...
6) Bu gruba dair ek bir şeyler yazmayı, yukarıdaki gibi bir diyalog çerçevesinde deneyeyim.
Kısırdöngüsel Diyaloglar
K: Kadın E: Erkek
Not: Yazıyı yazan K olduğu için çok laf söyleme hakkını birazcıcık gasp etmiş olacak ama...:)
E: Yukarıda, vatandaşın iktisatçıya söylediklerini söyleyeyim sana da...
K: Ok. Madem herşeydeki bilgi eksikliğimizi kabul ediyorsun ve yalnız bu konuya dair olanı içselleştiremiyorsun, sorun ne? Tanrı'nın, bunu bilenin yalnız O olduğunu kabul ediyorsak, bu bilgiyi saklayarak haksızlık yaptığını mı düşünüyorsun?
E: Bilmiyorum...
K: Ama tüm bunlar böyle ayarlanmış işte. "...Olur ki bir şey sizin için hayırlı iken siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki bir şey sizin için kötü iken siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz." Ama bu bizi yılgınlığa düşürmez ya da güçsüz kılmaz ya da bu kuralı içselleştirememeyi gerekli kılmaz. Çünkü O isterse bilmemizi de sağlar. Zaten ilk yaratılıştan beri, evrime inanmıyorsanız tabi, kendimiz bildiğimizi sandığımız herşey de O'ndan değil mi? Daha da öncelikle bilmemizi sağlayan tüm yetiler; akıl, düşünce, beyin kıvrımları, hafıza hepsi O'ndan değil mi? "Hani Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti... Allah Adem'e bütün varlıkların isimlerini öğretti..." Bildiklerini O'nun tarafından bildiği için meleklerce secde edildi sonra insanoğluna. Yani bu konuda da en büyük yardımcının O olduğuna niye inanılmasın? Eğer bu bir güçlük ise yardımı da çıkış yolu da vardır. Çünkü "... Allah alemlere hiç zulüm etmek istemez... Allah kullara asla zulmedici değildir."
Eğer yarın sabah kalktığımızda herkesin kapısının önünde doğru kişilerin adları yazsa idi bile bu, karmaşayı önleyemezdi hatta belki daha da fazla karmaşa yaratırdı. Kimler kabul ederdi acaba? Oysa o bize, önce kendimizi tanımamız sonra da O'ndan yola çıkarak beraber olunacak insana dair fikir oluşturmamız için fırsat veriyor. Özgürlük bu işte! Bunu kim yapabilecek onu görmek istiyor. Kuran'dan edindiğim bir diğer yaygın davranış kodunu şöyle dile getiriyor Diyanet meali; "Allah yapmayı irade ve takdir ettiğini mutlaka yapar. Ancak ve bu irade ve takdir, kulun kendi iradesini kullanacağı yönde gerçekleşir. Bu sebepten kulların hür iradesi üzerinde ilahi bir baskı söz konusu değildir." Ben buna Allah&İnsan A.Ş diyorum :)
Sonra, konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm Bakara'nın 17-20 arası ayetlerinin tefsirinde şöyle deniliyor: "Her insan kendi aklını beğenir ve tuttuğu yolun doğru olduğunu iddia eder. Sıra iddianın deliline gelince müminle kâfirin farkı ortaya çıkar. Müminin delili, aklının yanında, hatta önünde bulunan ve doğru bilginin kaynağı olan va­hiydir, Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde yer alan bilgiler ve açıklamalardır. Hz. Pey­gamber'e inanmayanlar ise yalnızca beşerî bilgi kaynaklarıyla yetinmek durumun­dadırlar. Beşerî bilgi kaynakları birçok konuda, tek başına doğruyu bulmaya, bil­meye yeterli olmadığından bununla yetinenler hataya düşerler, yanlış yollara sa­parlar; ancak gerçeği bilmedikleri için kendi bildikleri ve yaptıklarının doğru ol­duğunu savunmakta ısrar ederler. Biz bu iki âyetteki ışığı ve aydınlığı "güdüler, duyu organları, akıl" gibi beşerî bilgi kaynak­ları ve araçları; karanlık, yağmur, gök gürültüsü, yıldırım, şimşek ve bunlar ara­sında ilerlemeye, yol almaya çalışan insanı da "bütün iniş ve çıkışlarıyla, maddî ve manevî meseleleriyle insanın dünya hayatı" olarak anlıyoruz. İnsanoğlu dünya­da problemleriyle başa çıkmaya çalışırken ya sadece beşerî güç ve imkânlarıyla yetinir veya bunlara ilâhî yardım ve irşadı da ekler, Kur'an'ın ve Sünnet'in reh­berliğinden faydalanır. İnkarcılar dini, hayatlarının dışına attıkları için akıl, duyu­lar ve tecrübelerle -daha çok ve kısmen- maddî problemlerini çözüyorlar, bu alan­da hayatlarını düzene koyabiliyorlar. Beşerî bilgilerin yeterli olmadığı ilişkiler, varlıklar, olaylar ve oluşlar alanına gelince karanlıklar içinde kalıyor, meçhuller arasında bocalıyorlar. Bu alana karşı idrak kanallarını kapatmak, görmezlikten gelmek, düşünmemeye çalışmak, yok saymak fayda vermiyor. Şuur altının derin­liklerinde fırtınalar kopuyor, şuurda huzursuzluklar su yüzüne çıkar gibi oluyor."
Yanlış anlaşılma olmasın, birilerini birşeyle itham ediyor değilim ama ben Kuran'ı okurken şuna dikkat ederim; hitap ister müminlere olsun ister diğerlerine, kendime çıkaracağım bir şeyler varsa başım üstüne. Nitekim kafirlere ya da diğerlerine hitap edilen bir çok ayette yapmakta olduğum nice hataları görmüşümdür, tıpkı bu ayetlerde olduğu gibi. Böyle işte...
..............................................................
Aklımda ve dilimde bir şarkı, dostumun güzel sesiyle eşlik ettiği ve kapı aralığından duyup gözlerimin dolmasına sebep olan bir şarkı... Şarkının adı 'Sevmek Zamanı' ve Oya&Bora ikilisi söylüyor. Sözleri şöyle: "...Biz dünyayı çok sevdik ölüm bizden uzak olsun/Aşık olduk yüreklendik kader bizden yana dursun/Hasretliği çektirme Tanrım gözümüz yollarda kalmasın/Ne istersen al götür ama sevda bize aşk bize kalsın..."
..............................................................
Uykusuz bir gece geçirdiğim belli oluyor değil mi? :)

Wednesday, October 11, 2006

Şimdi İstanbul o güzelim sonbahar demlerini yaşıyor olsa gerek. Teoman üstadın dediği gibi yani; "Ah burada olsan, çok güzel hala İstanbul'da sonbahar...". Ya burada? hakkını yememeliyim; buranın da sonbahar manzarası çok hoş. Bir taraflarından kırmızıya çalan ağaçlar, her yere dağılmış durumdaki sarı yapraklar, berrak bir gökyüzü... Aslında doğa ölüyor şimdi, baharda yeniden açılmak ve dirilmek için. Ama ölümleri bile ne kadar güzel!
Bu akşam tüm koridorca iftar yaptık sanırım :) Koridordaki bir arkadaşın, Sandra, doğumgünü için beraber yemek yapıp yemeye karar vermiştik dün gece. Gerçi yemek yapma işi pek ortak olmadı, pilav ve pay Andreas'tan iken tavuklar Zişan'dan idi, ama yeme işi tamamen ortak oldu :) Bakayım; 3 İsveçli, 1 Alman, 1 Brundili ve 1 Pakistanlı, tabi bir de bendeniz... Herşey çok hoş da sanırım şu baharatlı doğu mutfağı bana göre değil. Gerçi benden başka kimse rahatsız olmadı ama..:)
Not: Resimdeki, kanal gezimiz sırasında Natalya'nın çektiği ama ne olduğu hususunda anlaşamadığımız -ben nergis olduğunu iddia etmiştim ama pek emin değilim, ona göre ise bu bir "water lilly"-bir çiçek... Adı her ne olursa olsun işte, güzel...

Tuesday, October 10, 2006

Günün Sorusu: Her konuya dair olduğu gibi bütün ömrümüz boyunca beraber olmayı planladığımız "doğru kişi"ye dair olan bilgi eksikliğimize rağmen bu önemli mevzuda tercih yapılabilir mi ya da nasıl yapılır?
Ön Kabuller:Bilgi eksikliğimiz. İnsan olmanın getirmiş olduğu donanım.
İşlevsiz Keşkeler: Keşke üzerlerinde amblem taşısalar, "ben senin doğrunum" ya da "ben beklenilenim" yazan...
Bazı Olası Cevaplar (1): Her ne yaparsak yapalım sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Bu yüzden tercih falan yapmayalım. Ömür boyu, doğru olup olmadığını bilmediğim bir insanla beraber olamam. Zaten her an kafamda soru işareti olunca hem ona hem bana zindan olur yaşam.
(2):Kuzum siz kafayı mı yediniz? Ne doğrusu, ne cevabı, ne araması? Dünya kurulalı beri beraber olup, evlenip duruyor işte insanlar bu soruları sormadan. İhtiyaç işte ne yaparsın! Evlen gitsin biriyle; azıcık eli yüzü düzgün, iyi yemek yapan (ya da sözkonusu olan bir bayan ise para ve makam sahibi bir karşı cins istemi), sana iyi bakacak, şu malum ihtiyacı giderecek biriyle işte...
(3): Yukarıdaki kadar geniş olmanın bir lüzumu yok da kendimizi çok zorlamanın da gereği yok yani. Az buçuk bir şeyler olsun kafanızda ve gönlünüzde, yeter. Zaten siz seçince onlar doğru kişi olurlar. Yani siz kendinize ve çevrenize böyle dersiniz. Üstelik sizi meşrulaştıracak unsurlar da bulursunuz; çok ender rastlanan bir tanışma faslı geçirmişsinizdir mesela, kesin odur o zaman gibi...
(4):Tercihin en mantıklı olanı şöyle elde edilebilir; kendi yaşadığınız dönem için uygun yaş skalasındaki, bebekler ve çok yaşlıları geçin mesela, ve tüm dünyadaki erkek ya da kadınları, diğer tüm değişkenlerin sabit olduğu bir ortamda aynı anda denemelisiniz. Yani bir deney ortamında. Çünkü hepsini kendi zaman ve şartlarında denerseniz doğru bir deney yapmış olmazsınız. O farklı değişkenlerin etkilerinden bağımsız olmaları lazım, eğer sırf kişileri seçmek istiyorsanız.
(5):Yukarıdaki çözüm, teorik olarak en uygun olanı tabi de pratikte bunu yapmak imkansız. O halde bir taraflarından budayalım bunu. Bir deney ortamı olmasın. Herkesi kendi zamanı ve mekanında deneyelim yalnızca. Ve, uygun skaladaki tüm erkek ve kadınları denememiz mümkün olmadığı için hazır internet vs. imkanı var iken olabildiğince değişik yerden kişileri deneyelim. Tabi bunların hepsinin aynı anda denk gelmesi de zor. O yüzden bir kısmı aynı anda denk gelebilir ki bazıları için deney tamamlanmıştır zaten. Yani yeniler gelir, eskiler gider...
(6):Bilgi eksikliğimiz olduğu, akıl açısından bakacak olursak yalnızca, doğru evet ama insana bunu tamamlayıcı unsurlar verilmemiş mi? Kalp mesela. Kendinizi tanımaya çalışıp yanınızda olma ve olmaya devam etme ihtimali olan insana dair belirlediğiniz -ana kaynak olarak mutlak olana döndüğünüz: doğru olanlarla beraber olun, size denk olanlarla beraber olun, birbirinizi tamamlayabileceğiniz ve ilerleyebileceğiniz insanlarla beraber olun hitapları uyarınca- bazı kriterler mesela. Fakat burada, kalp ancak kişi kendisini iyi eğitirse doğru bir rehber olabilir. İyi bir rehber olması için temiz bir kalp gerekir. Yoksa duygular bulanıklaşır. Ve, mutlak olana yani bilginin kaynağına sığınış; dua! Yani bir eksikliği diğerleri ile kapamaya çalışmak...
................................................
Aklıma tüm bunlarla beraber iktisat biliminin, bilim olarak kabul edilirse tabi, geçirmiş olduğu evrim geldi. Newton fiziğinin kesinliğinden etkilenerek yola çıkan klasik iktisat neleri öngörüyordu; tam bilgi eşliğinde tercihlerini rasyonel olarak yapan ve tercih eğrisi (onlar) ile bütçe eğrisinin (siz) kesiştiği tek bir noktada maksimum faydayı elde eden insanoğlu! Homo economicus! Ne güzel olurdu değil mi? Doğru kişiye dair tercihi de bu modele uyarlayıp yapabilse idik. Ama olmuyor işte. Olmadığının onlar da farkında ki alternatif sesler yükseliyor hep. Keynes mesela. Denge maksimumda olmayabilir diyor da silkeleyiveriyor herkesi. Eksik bilgi, asymmetric information, teorisi sonra. 'Adverse selection', 'moral hazard' problemleri... İnsanların rasyonel kararlar alıp almadığına dair çalışmalara bir ömür veren Vernon Smith ve psikolog Kahneman 2002 nobel iktisat ödülünü alıyorlar. Thanks to Kahneman for "having integrated insights from psychological research into economic science, especially concerning human judgment and decision-making under uncertainty." Ve gerçek insanla bağını koparmamış bir iktisat bilimi için ortaya çıkan "post-otistik iktisat hareketi"...
Belki de yukarıdaki cevaplar da bir nevi iktisadi bir evrim yaşıyorlardır, kim bilir... Kafam kazan gibi oldu, bu uykusuzluk iyi gelmiyor bana :) Dışarı çıksam iyi olacak sanırım...

Monday, October 09, 2006

Linköping'de gündoğumunu da görmüş oldum sonunda. Tabi dersim bu kadar erken bir saatte olmasa idi bunu görebilir miydim orası şüpheli de, özellikle sıfır uyku ile neticelenen bir geceden sonra :), oldukça güzel olduğunu söylemeliyim. Gerçi sabah vakti olması hasebiyle hava, tabiri caizse, jilet gibi idi ama yine de böyle güneş yüzüme vururken gitmek okula çok hoştu.
Benim gibi test kuşağından iseniz sık duyduğunuz kaidelerden biridir: "3 yanlış 1 doğru götürür!" Bunun niye böyle olduğuna ya da olması gerektiğine dair tartışmaları şimdi bir tarafa bırakayım da hayat için nasıl acaba? Kesin bir rakam vermek olanaksız elbette de hayatın akışı için yanlışların daha çok doğru götürdüğü kanısındayım. Kuran'ı incelerken müşahade ettiğim en yaygın çıkarımlardan biridir; yani bir önceki adımınız yanlış ise bir sonraki adımınızın da yanlış olma ihtimali artıyor, yani her yanlış bir doğrudan uzaklaştırıyor sizi. Şimdi bunlar nereden geldi aklıma? Bir süre önce Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını okudum da bana bunları ilham etti işte. Zira oradaki kahramanımız, Raskolnikov, kendince bir tez oluşturuyor ve olağanüstü insanlar için meşrulaştığına inandığı bir eyleme girişiyor ve cinayet işliyor. Kötü bir insanın hayatına son vermenin diğer insanlar için olumlu bir sonuç doğuracağına inanıyor. İşler planladığı gibi gitmiyor tabi ve çok acı çekiyor. Fakat burada bence dile getirilmesi gereken temel nokta şu; yanlış bir araçla doğru bir sonuç yaratmazsınız! Tabi burada 'yanlış' ve 'doğru' kavramlarınızı neye göre belirlediğiniz ön plana çıkıyor ki sabit ve mutlak bir referans noktası gerekliliğinin bu tarz kavramların karmaşaya yol açmaması açısından önemli olduğu kanısındayım. Zaten kahramanımız da bunun acısını duyuyor; eylemi hangi doğruya göre doğru, hangi doğruya göre yanlış vs. vs. İki nokta arasındaki en kısa ve çetrefilsiz yol, düz bir çizgi halinde olandır -doğrusal düşünce ile düşünme takıntım:)- ve zannımca bunun için de önceki adımların doğruya en yakın olan olması gerekir yoksa diğer dolambaçlı yollarda doğruyu ararken son bulabiliyor yaşamlar.

Friday, October 06, 2006

Resim: Philip Absolon
Hava çok serin gözüküyor bugün. İstanbul'da olsam kedicikleri düşünürdüm şimdi. Onları da çok özledim zaten, özellikle de mavi gözlü Su'yu... Burada kedi falan görmek zor etrafta. Gördüğüm tek tük kedi de ev kedisi olduğunu belli edercesine maşallah bakımlı ve besili. Oysa benimkiler zayıfcacık idiler.
Dışarı çıkmayı düşünmüyorum pek. Zaten penceremin boyunca, 8 adet :), makale beni bekliyor okunmak için. Gece bir arkadaşla konuşup onun için bir senaryo yazacağımı söylemiştim de ilk iş onu halledeyim dedim. Bilmiyorum ne kadar oldu da umarım hoşuna gitmiştir :). Tam cuma vakti şimdi ve iftara da yaklaşık beş buçuk saat var. İyi ki Pakistanlılar var koridorda. En azından yalnız oturmamış oluyorum sofraya. En zor şeylerden biridir ya öğrencilik hayatında, iftar sofraları kurup bir araya gelirken herkes, siz öyle uzaktan bakarsınız işte, çünkü beraber iftar edilecekler uzaktadır hep. Ve yolunuz hep yurt yemekhanesindeki tabldotlara uzanır. Arkadaşlara şey derdim "Ya, şu kapılardan birini çalıp misafir olucam! Beni de alsınlar sofraya, ne var bir tabak daha işte!".
Senaryo (1): Tabi hemen hemen her senaryoda olduğu gibi iki baş kahramanımız var. Birine Züleyha diyelim. Ki o, kendisi uğruna çabalanmanın değil de mücadele etmenin simgesi olan kadın... Diğer yanda da Yunus... Evet, bildik hikayeden farklı olarak Yusuf yerine Yunus var Züleyha'nın karşısında. Belki, ağır gelen yük yüzünden kaçıp pişmanlık ile aydınlanıp gerisin geriye dönüşünden belki de şu bilindik sabrı ile müjdeyi bekleyişi dolayısıyla... Niye bu ikisi? Bilmem... Öyle olmuş! Peki ne olmuş? Ya da ne olmuş olabilir? Belki farkına varılmamış, hissedilse bile, da bir şeyler paylaşılmış aralarında. Ama bir yol ayrımına gelinmiş işte. Biri bir tarafa, biri bir başka tarafa... Ya da sadece birinin, mesela Züleyha'nın, gitmesi gerekmiş artık. Niye? Hem dışsal hem içsel sebeplerden... Yunus zaten tepeden tırnağa 'iç' kesilmiş; düşünceye durmuş. Yani ikisine de düşünmeklikler eşlik ediyormuş artık.
Yunus daha bilinirdir bu senaryoda. Züleyha'nın ne yapacağını kestirmek zor tabi, Züleyha ne de olsa! Neyse, efendim... Yunus'un beklediği belli imiş en azından; "sizi birbirinize (eksikleri, kusurları kapayıp tamamlanasınız diye) elbise kıldık" hitabeti uyarınca beraber 'oluş' için bir yardımcı... Kimbilir belki Züleyha da hep aynı isteği duymuştur da bu yüzden baştan aşağı mücadele kesilmiştir. Belki de Yusuf'luğa alışık olan Züleyha'nın Yunus'a alışması gerekir önce. Ama yola beraber devam için önce vuslat lazımdır. Ayrılık bunun içindir işte. Ya da böyle olması istenir. Ya da Yunus böyle dua eder hep. Farkındalık için, yolun devamında daha da güçlü olabilmek için, birbirlerine hazırlanmak için yani... Son? Yunus cevaplara yakındır. Onun, o olduğu kararına yakındır ki o zaman hissedilen de sevgidir ve Züleyha'yı beklemektedir. Eğer Züleyha, hikayedeki gibi ise, kaynağı bilmediği için neyi kimi sevdiğini bilmiyorsa epey yol vardır. Ama Züleyha'nın asıl Züleyha olduğu demlerde ise, ooo... Şimdilik kesin bir son yoktur, umut edilen "mutlu son" -tıpkı her filmin sonunda olduğu gibi :)- beklenmektedir. Kim bilir belki yakındır, belki çok daha yakındır. Öğrendiğimde yazacağım inş. :)

Thursday, October 05, 2006

Hava bir ilginç bugün. Yağmur, güneş, yağmur, güneş... Dışarı çıkmak için bu ikincisinin hüküm sürdüğü vakitleri denk getirmek gerekiyor sanırım.
Teoriler, teoriler ve teoriler... Kağıtlar, sayfalar, kitaplar dolusu... Hem de insanlığın ilk demlerinden bu yana dünyayı kendince anlama çabaları neticesi oluşan düşünce yığınları... Tüm karmaşıklığına inat hayatın ve de tüm çabalara rağmen gerçek denilen noktaya varılamayacağının bilgisine rağmen insanların kendilerini alıkoyamadıkları uğraş... Akla gelebilecek her türlü alan için hem de; para politikaları, linguistic, iklim bilimi, kognitif düşünce, şiirler ve de aşk... Sanırım tüm karmaşıklığa inat zihnimizde derli toplu görüntülere ihtiyacımız var yaşananlar adına. Ki dünyanın yapısı da buna münasip, yani genel bir çıkarım ve anlama imkanınız mümkün çoğu zaman. Ya bu iş bir tutkuya dönüşürse? Kadın&Erkek ilişkilerine dair zaman, mekan, kültür, din, sosyolojik yapı, aile, çevre vs. gibi tüm değişkenlere rağmen bir 'ground theory' bulma isteğiniz varsa mesela? Çılgınca bir 'sisifos'çuluk değil midir bu? Üstelik her şeyin sonunda elinizde yalnızca basit bir teoricik kalıyorsa ve yalnızsanız? Unutun gitsin! Tezlerin canı cehenneme deyin; ateşe verin hepsini. Dışarı çıkın ve kainatı dinleyin, sevmenin ne demek olduğunu idrake ordan başlayın ve hissetmeye çalışın, yalnızca bu!

Wednesday, October 04, 2006

Bugün hava oldukça güzeldi ve bundan yararlanmak istedim kendimce. Güzel bir hava için çekici bir eylem seçeneği değil ama alış-veriş yapmak istedi canım. Ve nasıl gideceğimi bilmediğim halde haritaya ve yön duyguma, tabi bir de cahil cesaretime :), güvenip bisikletimle yollara düştüm. Tüm yol boyu işimi kolaylaştıran bazı unsurlar da olmadı değil tabi. Mesela her yerin bisikletlere açık ve güvenli oluşu, İstanbul'da buna kalkışsam ölümüm pek uzak değildi sanırım :), kaybolsam bile dönüş yolunu biliyor olmam, Ryd tabelalarını takip etmem yeterli idi :)... Ama bunlara rağmen gidişte yolu çok zor bulduğumu itiraf etmeliyim. İşi hep şu yol ayrımları bozuyor. Düz gidince iyi de bir yol ayrımı geliyor ve nereye döneceğinize iç güdülerinize güvenip, mesela bir yol daha bir sevimli gözüküyor gözünüze de 'aha bu olsa gerek' diyorsunuz irrasyonel bir şekilde:), karar veriyorsunuz da yanlış yöne gittiğinizi bilmenin tek bir yolu kalıyor; o yolun sonuna gitmek! İşte bana da öyle oldu. İnsan geçmez, araba da geçmez, gepgeniş bir arazide uçakların iniş kalkışını görünce anlayabildim yanlış bir yerde olduğumu :) Neyse, en azından artık nereye gitmemem gerektiğini biliyordum. Ve gerisin geri aynı yol ayrımına varıp öbür yola saptım bu defa. Bütün yol boyu bir kere olsa bunlar iyi de bir kaç kez yol ayrımı olunca iş daha bir karmaşıklaşıyor. Gerçi ben yalnızca ilkinde yanıldım sadece. Diğerlerinde, iç güdüm mü gelişti ne!, doğru olanı bulabildim ve mutlu son... Pek şikayetçi değilim kaybolmaktan zira bir çok yer görmüş oldum. İstanbul'da da bir çok yeri bu vesileyle öğrenmişimdir. Tek handikapım, pedal çevirmekten yorulan bacaklarım ama onlar da kas olur diye kendimi avutayım bari :)
Bazı anlarım için dinlediğim özel şarkılarım vardır. Ya da bazı şarkılar bazı anlarda dinlense daha iyi olur. Bugünümün şarkısı da Düş Sokağı Sakinleri'nden 'Zaman Siler Demiştin' olsun. Sözleri şöyle; "Birgün sen geçmiş zamandın/Bense yanında anlamların/Gezinirken uzaklarda, akşamlarım/Herşey geçer demiştin/Geçmeyen şeyler var şarkılarımda/Silinmiyor yaşananlar/Bir durak var yüreğimde/Beklerken hep geciktiğim/Sürüklerken beni sana mevsimleri/Her kaçış kendini yakalar/Kaçamadığın şeyler var şarkılarımda/Her aşk bir mavi masal, Anlatılmayan!"
Not: Yol bulma hadisesi ile hayatta ilerleme hadisesi arasında ister istemez kurduğum analoji beni bunca şey yazmaya, gevezeliğe sevk etti sanırım :)

Tuesday, October 03, 2006

Resim: Frida Kahlo, Suicide
Buraya geldiğimden beri ilk defa bu kadar fazla miktarda yağmur yağdı sanırım. Ama ardından gelen manzara bir harika... Bir vesileyle bugün Nilgün Marmara'ya ait bazı şiirleri okudum da kendimce bir şeyler derledim: "Üzerimden trenler, kamyonlar tırlar ve tüm araçlar geçiyor sana doğru yürürken bu sonsuz evcilik oyununda… Ey iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!... Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarısınız kendinizin... Tehdit: koltuğunuzun bedeninizle dolmaması, tehdit: bir merdivenin uygunsuz konumu, gözüme saldıran güneş ışınlarında yüzünüzün yok oluşu... Ağlıyordum, onu gönlümde isterdim ve sadece orada… Öylesine yoksulluk, bir sevi düşünün bu kadar yayılması günlere, hiç karşılıksız... Şimdilik, hava akımının istencine boyun eğmişim, sinekler ırzına geçerken uzantılarımın, sürdürüyorum dansımı bu dikey tabut içre, günden geceye, geceden güne, ben tümünü ezip geçinceye ve 'Bana doğru giden kim?' in yatay bilgisine ulaşıncaya dek! Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben.” Evet, Nilgün Marmara... Şu, 29'unda, üzerinde tez hazırladığı Sylvia Plath gibi intiharı seçip evinin balkonundan kendini boşluğa bırakan kadın şair... İlginçtir, Frida Kahlo'nun beni çok etkileyen "İntihar" adlı tablosundaki gibi aynı.

Monday, October 02, 2006

Hello World!