Ramazanın başından beri ilk defa tamamen toplu olmasa bile buradaki Türk vatandaşlarla bir araya gelip iftar etme imkanımız oldu bugün. 4 kişilik taife olarak çok soğuk olmayan bu Linköping gününde bisikletlerle şehrin yolunu tuttuk. İranlıların işlettiği bir restorana uzandı yolculuğun sonu. Valla böyle kıtalararası macera gibi anlatıyorum çünkü bütün gün oturup 1 sayfada "What is the problem with neo-realism?" sorusunu yanıtlayacağım diye kafa patlattıktan sonra dışarı çıkmak tabi ki kıtalararası yolculuk gibi olmasa da epey mühim bir olay gibi geliyor bendenize. Neyse efendim, kaç numaralı yiyeceklerin 'halal' olduğuna dair bilgileri aldıktan sonra pizza-lahmacun karşımı bir şey ve ardından içilen kahve ile yemek serüvenimiz nihayetlenmiş oldu. Yemek kısmı hakkında ayrıntılı bilgi bekleyenleri, geçiştirici bir bilgi ile hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama tanıyanlar bilir efendim yemekle aramın hiç iyi olmaması sebebiyle ne yediğime pek aldırmam, beni ayakta ve hayatta tutması yeterlidir. (Umarım bu satırları okuyan annem tarafından, bir dahaki telefon konuşmamız sırasında ne yediğime dair yöneltilen soruların çapı genişletilmez :) Geri dönerken şehir çok hoş göründü gözüme. Pazar olmasına ve şehrin tam merkezinden geçmemize rağmen o kadar sakindi ki her yer. Tamamen bir sonbahar havası var her yerde. Çok, çok hoş... Keşke gökyüzünde daha çok yıldız olsa diye düşündüm gerçi de nankörlüğün gereği yok şimdi yani.
Bugün şarkı yok, şiir yok. Ya da daha doğrusu bugün bunlar yalnız benim için. Ama sizler için bir film ismi var aklımda; Yılmaz Erdoğan'ın 'Bana Bir Şeyhler Oluyor' unu (ya da benim deyişimle 'Duvar'ını) bulabilirseniz izleyin mutlaka. Ben kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum bile artık :) Bugün kimin şiirlerini kendime sakladığıma dair de ufak bir ip ucu olsun hadi bu. Bu arada, yukarıya bu akşamki iftar yemeğimizden bir hatıra fotoğrafı koymak isterdim ama maalesef... Fotoğraflar yalnızca zihnimde artık, ne yapalım!

0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home