Views From Linköping

Monday, November 27, 2006

Malmö: Malmö Kalesi...
Göteborg: Botanik Park'tan hoş bir görüntü...

Kiruna: İsveç'in kuzeyinde bulunana ve oldukça da soğuk olduğu rivayet edilen bu şehirden kuzey ışıkları görüntüsü...
.............................................
Gidip görmesem de nerede ne varmış diye bakınırken İsveç'e dair hoşuma giden fotoğrafları koymak istedim. Bir de bana ilginç gelen bazı haberleri... -Hoş, kardeşimden aldığım duyumlara göre Türkiye'deki "Erke Dönergeci" ve Türk şeysi gibi muhteşem! haberler yok ama ne yapalım herkesin haberleri kendi çapına göre:)-
  • The Sweden Democrats in Malmö want to pay immigrants to leave the country. But the Social Democrats, who control the city, say that the proposal would create a 'them and us' situation. Melaen diyor ki efendim, Demokratlar Malmö'de, göçmenlerin ülkeden ayrılması için para ödenmesine dair bir öneri sunuyorlarmış. Bu gerçekten ilginç çünkü görebildiğim, duyabildiğim kadarı ile çevredeki ülkeler ile karşılaştırılınca yabancı göçmenlere en ardımcı ülkelerden biri İsveç... Özellikle de problemli -Somali, Bosna, Afrika'nın iç savaş yaşayan ülkeleri, Irak- olan yerlerden gelen göçmenlere karşı...
  • People who testify against human traffickers may be given permanent residency permits in Sweden. The new incentive is intended to help police and other authorities destroy trafficking networks. (gammazcılık?) Parazntez içindeki kısım bana ait çünkü habere göre, kaçak kişileri polise bildirenlere, İsveç'te kalıcı yaşam hakkı sunulacağı bildiriliyor. Bir tür gammazcılığa teşvik gibi belki...

Tabi bunların dışında gayet alışıldık olan fatura ödemeyen, evinde kaçak işçi çalıştıran, alkollü araç kullanan, devletin aracını gerektiğinden fazla kullanan vs. bakanların görevlerinden oluşuna dair haberler gündemin birinci maddesi... Bir de tıpkı Türkiye'deki 3. sayfa haberleri gibi, kim kimi öldürmüş, kim nereyi soymuş vs. haberleri...

Wednesday, November 22, 2006

Koridordaki kapılar bir sağdan bir soldan, bir önceki otobüs 37 dk. sonra bir sonraki 53 dk... 40 derecede çamaşırlar 45 dk. yıkanıyor 15 dakikada kurutuluyor. Bekleme yok, sıra yok...
Ne zaman geleceği tam olarak hiç bir zaman kestirilemeyen otobüsün üzerindeki Bahce- yazılı kısmını görünce elde edilen tarif edilemez mutluluk, 250 nüfuslu Avcılar Kız Yurdu çamaşırhanesi 4 makine, 2 devir, 8 şanslı kişi... İlgili kişi sabah 7'de geliyor, şanslı kişilerden olmak için yürütülen amansız mücadele neticesi her defasında bekleme saati biraz daha geri çekiliyor, ben bıraktığımda en son 5 civarında başlanıyordu beklenmeye ki bu durumun sonunun olmadığını, oyun teorisini düşünecek olursak, bir anlaşmaya varmazsak bu saatin gece 1'e kadar gerileyebileceğini anlatmaya çalıştıydım ama... Ey yurdum insanı, niye hastane vs. kuyrukları oluyor, bu mantıktan işte. Herkes, bir diğerinin 'gel' denilen saatten önce gelme ihtimalini düşünüp ona göre davranıyor ki bunun sonu gelmiyor da ben nasıl anlatayım şimdi bak Nash amcam böyle diyor, gelin anlaşalım bir saatte ve herkes birbirine güvensin, o saatte gelinsin diye. Bir tarafları ile gülerler valla :)
...................................................................................
Merak etmeyin, depresyona falan girmedim, kafam bozuk falan da değil. Yalnızca hayatımın bir önceki durağı ile şimdikinin ufak bir teknik karşılaştırması o kadar... Teknik durumlar farklı gözükse de 'insan' her yerde insan diye klasik bir cümle kurayım hadi. Burada kastettiğim farklılık, öz ve yalın haldeki farklılık... Yani insan olarak yola çıkış için verilen başlangıç donanımları açısından ortaklık... Sonrası? Bir önceki yazıdaki gibi, Türk milletinin ekseriyeti tarafından bu donanımın bir tarafının hep eksik bırakılmaya çalışılması, ya da artık gayri tabi bir halde bunun yapılıyor oluşu. Daha önce koyduğum yazılar neticesi neler ortaya çıktı gibi görünüyor?
  • 'Akıl' kutsal bir inek değildir!
  • Merak etmeyin, duygusuz değilsiniz, her şeyiniz yerli yerinde Allah'a şükür de kullanmayı bilmek bunları yerinde. Neye, ne zaman, ne kadar üzülmek ve de sevinmek vs. sorularını sorabilmek ve cevaplayabilmek lazım bir de.
  • Bir taraf eksik kalınca diğerinin, burada akıl oluyor, yarım çalışması söz konusu sanırım. Ve neticede hatalı rasyonellikler... Ne mesela? Deterministik çıkarımlar tutkusu...

Özellikle şu sonuncusuna bir yerlerinden bağlandığını düşündüğüm çok çok yaygın bir davranış kodu: ümitsizlik! Yanlış kader inancımızın da her şeye tuz-biber olduğunu düşünüyorum. Nasıl yani? Eğer her şeyin benim fiilerim ve tercihlerim dışında neyi neden yaptığı bilinmez bir yaratıcı tarafından öylece gelişi güzel yazılıp bittiğine inansam 1 sn. bile yaşayamazdım, yaşamak istemezdi canım. Bu konu çetrefilli şimdi ama daha önce bir yerlerde yazdığım gibi, güzel bir Tanrı&insan uyumu olduğunu düşünüyorum bu konuda. Ve beni bunları düşünmeye işte bunlar itiyor. Tüm bunları düşürkene, beni müthiş keyiflendiren bir yazısını buldum Metin Karabşoğlu'nun. Yine sanki benim içimden, zihnimden çıkmış gibi geldi. Benim içten attığım çığlıklara o yazı ile eşlik etmiş gibi geldi, sağolsun :)

Gizli Determinizm Karşısında Ümide Çağrı
KENDİNİ, hayatı ve kâinatı anlamayı kendine dert edinen her insan, içinde yaşadığı evrene dikkatle baktığında, iki ayrı yaratma biçimiyle karşılaşır. En başta keşfettiği, yaratılışın adım adım, aşama aşama gerçekleşen biçimidir. Bir tohum önce nemlenir, sonra çatlar, sonra köklenip boy vermeye başlar. Bir ağacın dalı önce tomurcuklanır, sonra çiçeklenir, sonra meyveye durur; meyve de, hamlıktan olgunluğa doğru bir süreçten sonra kıvamını bulur. Bir bebeğin dünyaya gelişi, bir civcivin yumurtadan çıkışı, bir tırtılın kelebeğe dönüşümü adım adım olur. Aynı şekilde, bir kelebeğin ölmesi, bir meyvenin çürümesi, bir çiçeğin solması, bir ağacın kuruması.. bir süreç içerisinde gerçekleşir. Biraz daha derinlemesine baktığında ise, insan, bu ‘adım adım yaratma’nın ardında, ‘yoktan yaratma’ gerçeğiyle tanışır. Madde ezelî değildir çünkü. Yaşadığımız çağa kadar, düşünen pek çok dimağ, mantık ve düşünce planında ortaya konulan delillerle maddenin ezelî olmadığına şahitlik edegelmiştir. Yaşadığımız yüzyılda ise, Big Bang’den entropiye uzanan bir dizi bilimsel keşif, maddenin ezelî olmadığını, kâinatın bir başlangıcı olduğunu, bir ex nihilo (hiçten, yoktan varoluş) faslının muhakkak olduğunu haykırmaktadır. Öte yandan, adı üstünde ‘bölünemez’ sanılan atomun da sabit ve yekpare olmadığı anlaşıldıktan sonra, yani atomaltı âlemlerin keşfinden, özellikle de kuantum fiziğinde yaşanan gelişmelerden sonra, ‘yoktan yaratılış’a dair bir başka gerçek de net biçimde ortaya çıkmış durumdadır: daimî yaratılış. Buna göre, kâinat bir kere, yalnızca en başta ‘yoktan’ yaratılmış değildir; kâinat sürekli yoktan yaratılmaktadır! Bu iki yaratma biçimi, İslâmî tefekkürde, ‘ibda’ ve ‘inşa’ kavramlarında karşılığını bulur. İbda, hiçten ve bir anda yaratmayı ifade eder. İnşa ise, isminin hemen çağrıştırdığı üzere, bir ‘inşaat’ misali adım adım, aşama aşama yaratmanın ifadesidir. İbdada bir ‘def’îlik,’ yani anidenlik, birdenbirelik sözkonusudur; inşada ise, bir süreç... Kendimizi en az iki katlı bir bina karşısında düşünürsek, ibda sıçrayarak üst kata çıkmayı andırır; inşa ise, merdivenlerden çıkmayı... İbdadaki ani sıçramalara karşılık, inşada bir aşamayı bir diğer aşama izler, bir parçaya bir başka parça eklenir, bir olayın ardından bir diğeri gelir ve sonuç öylece gerçekleşir. Kâinata bakıldığında yaşanan en ciddi düşünce zaafı, her iki yaratma biçimini de ‘yaratma’ olarak görmeyip, madde planında kendi kendine veya tesadüfî ‘oluşum’lar gibi algılayıp bir Yaratıcının varlığını görmezden gelmektir muhakkak... Buna karşılık, insanın ‘yaratma’yı ‘yaratma’ olarak gördüğü halde düşmesi muhtemel bazı düşünce zaafları da vardır. İbdayı kâinatın ilk yaratılışına mahsus kılıp ondan sonrasını yalnızca inşa suretinde algılamak, bu zaafların belki de en önemlisidir. Nitekim, bu yaklaşım, gözümüz önünde sürekli sergilenen ‘yaratılış’ gerçeğine eksik bir bakışı temsil ediyor olduğu halde, birçok zihne hakim durumdadır. Bu eksik bakışla, kâinatın ‘yapıtaşları’nı, yani atom adlı ‘tuğla’larını en başta yoktan yaratan Kadîr-i Zülcelâl’in, o ilk birkaç dakikadan bugüne yalnızca bu sabit tuğlalardan farklı binalar yapıyor olduğu düşünülmektedir. Bu tuğlalardan yapılan her bir şey gibi, tuğlaların kendisinin de an be an yeniden yeniye yaratıldığı değil! Oysa, Allah kâinatı yalnızca bir kere ibda ile, yani yoktan yaratmış da ondan sonra yalnızca inşa suretinde yaratıyor değildir. İbda suretinde yaratma da, inşa gibi, şu an devam etmektedir. Yani, kâinat, sürekli yeniden yeniye yaratılmakta; her daim yoktan var kılınmaktadır. Diğer bir deyişle, her an bir kâinat varlık sahnesinden alınıp yerine yeni bir kâinat konmakta; ve bu işlem, kâinatın ilk yaratılış anından beri, sürekli tekrarlanmaktadır. Bir örnekle açmamız gerekirse; insanın kâinat karşısında yaşadığı, bir sinema salonunda bir film seyrederken yaşadığından çok farklı değildir. Sinemada gözümüz beyaz perdeye takılıp kaldığı sürece, bir ‘süreç’ görürüz yalnızca; bir konunun sürekli ve kesintisiz bir surette akıp gidişini görür, bir olayın sonucunda bir başka olayın gerçekleştiğini, bu olayın ise bir başka olaya sebep olduğunu görürüz. Gerçekte ise, izlenen filmin esası, ‘kesintisiz’ bir olaylar zinciri değildir. Tam aksine, bütün bir film, kesik kesik karelerden ibarettir. Aslolan bu kesik, birbirinden kopuk karelerdir; kesintisiz bir biçimde seyrettiğimiz filmdeki sürekliliğin temelinde bu kesik kareler vardır. Ama, bu karelerin ekrana yansıma hızı ve aralarındaki süreklilikten dolayı, işin aslını araştırmadığımız müddetçe, bunun farkına varmamız imkânsızdır. Aynı şekilde, kâinatta da, aslolan ibdadır. Kâinat, her an yoktan, hiçten, yeniden yeniye yaratılır. Atomaltı âlemlerde sürekli var-yok arası dalgalanmalar cereyan eder. Ancak, bu yaratma kesintisiz biçimde devam edegeldiği için, bizim öncelikle gördüğümüz bu yaratılışın ‘inşa’ boyutu olur. Bu bakımdan, öncelikle ‘inşa’yı görmek değildir problem; yalnızca inşayı görmektir. İnşada takılıp, onun da aslı olan ibdayı gözden kaçırmaktır. Maamafih, özellikle kuantum dünyasındaki keşiflerden sonra, kâinatın her an hiçten ve yoktan yaratıldığını; her an bir kâinatın varlık sahnesinden alınıp yerine yeni bir kâinatın konulduğunu anlamak giderek kolaylaşmaktadır. Yoktan yaratmayı yalnızca ilk yaratılış anına izafe edip ondan sonrasını yalnızca ‘inşa’ suretinde gören eksik bir bakışın içerdiği en büyük risk ise, determinizmdir. Gözlemlediği süreçlere bakıp o süreçlerde bir ortak yön, bir süreklilik, bir düzen gördüğünde, insanın buradan bazı ‘genellemeler’e ulaşması doğrudur ve doğaldır. Ancak bunda, dikkat edilmezse genellemeleri mutlaklaştırıp, herşeyi ‘determine’ etmek, yani belli tariflere ve kalıplara hapsetmek gibi bir tehlike ihtimali de vardır. Güneşin doğuşundan ayın hallerine, baharın gelişinden ağacın meyve verişine her bir oluşa yalnızca inşaya kilitlenerek bakan bir nazar, ‘geçmişe dönük’ bu gözlemlerden hareketle, ‘geleceğe dönük’ biçimde “Şu şu zamanda olur, şunun ardından bu gelir” gibi ‘kesinlik’ içeren hükümlere ulaşır. Oysa, en basit haliyle gözümüzü ibdaya karşı körleştiren bu yaklaşımda, Allah’ın gelecekte iradesini nasıl tecelli ettireceğini kulun önceden belirlemesi gibi, Allah’ı kendi iradesinin eseri olan süreçlerin ve düzenin esiri görmek gibi, hatta yalnızca süreçleri ve düzeni görüp Allah’ın kudret ve iradesini hiç görememek gibi ciddi tehlikeler vardır. Sözün özü, yalnızca inşaya odaklanmış bir yaklaşım, insanı ‘belli sebeplerin muhakkak belli sonuçları doğuracağı, zira şimdiye kadar doğurmuş olduğu’ gibi bir determinist şartlanmaya rahatlıkla götürür. Çünkü inşada ‘tedricîlik,’ yani aşama aşama belli bir süreçten geçerek varoluş sözkonusudur. İbdada görülen ise, ‘tedricîlik’ değil, def’îliktir. İbda hiçtendir, yoktandır, aniden ve birdenbiredir. (Nitekim, ‘inşa-eksenli’ bilim dallarına, meselâ kimyaya bakıldığında, herşeyin ‘belirlendiği’ni görürüz. Meselâ: “İki hidrojen atomu bir oksijen atomuyla birleşince su meydana gelir.” Buna karşılık, ‘belirlenemezlik,’ ‘ibda-eksenli’ bir bilim dalı olarak kuantum fiziğinin en önemli prensiplerinden biridir!) Gerçekte ise, kâinatta inşa ve ibda beraberce vardır. Kâinat, aynı anda bir açıdan ibda, bir diğer açıdan inşa olunmaktadır. Dolayısıyla, aslolan, kâinatta inşa ile ibdayı beraberce görebilmek;. kâinata bakışta, inşa-ibda dengesini kurabilmektir. Bu ise, kâinata baktığımızda gözümüze ilk çarpan ‘inşa’ gerçeği olduğuna göre, ibdaya karşı körleşmemek için özel bir dikkati gerektirmektedir. Dahası, bu ibda-inşa dengesini yalnızca kâinata bakışta değil, kâinat ağacının en seçkin meyvesi olarak insanlık âlemine bakışta da kurmak ve korumak gerekmektedir. Çünkü, insanlık tarihinde de, bütün bir kâinat gibi, ‘inşa’ ve ‘ibda’ beraberce gerçekleşir. Meselâ, insanlık âleminde de ‘süreç’ler vardır; olaylar belli bir akış içinde seyrettiğinde belli sonuçlar görülür. Ama öte yandan, önceden kestirilemeyen ‘sıçramalar’ vardır. Yani, geçmişte belli sebeplerin akabinde ortaya çıkan ‘sonuçlar’ın gelecekte de zuhuru kesin ve muhakkak değildir, zira umulmadık bir ‘sıçrama’ ile, meselâ yeni bir değişkenin devreye girmesi ile olayların akışı büsbütün değişmektedir. Kısacası, insanlık tarihi yalnızca ‘süreç’lerin tarihi değil, aynı zamanda ‘sıçrama’ların tarihidir. Dahası, toplumların tarihine, hatta bilim tarihine bakıldığında, ‘sıçramalar’ın ‘gidişat’a yön verme noktasında süreçlerden daha önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Bu çerçevede, ‘süreçler’i ve ‘sıçramalar’ı beraberce düşünür, bir inşa-ibda dengesi içinde insanlık tarihine bakmaya çalışırsak; bir kere, geçmişte varolmuş, sonra çöküp gitmiş devletlerin veya toplumların çöküş sürecini inceleyerek, bir devletin veya toplumun nasıl çökeceğine dair belli hükümlere ulaşmak, bu arada bugün varolan devletler veya toplumlardan hangisinin çökmeye aday olduğuna dair bir öngörüde bulunmak mümkündür. Ama, adı üzerinde, ‘mümkün’dür; mutlak ve muhakkak değil. Geçmişe dönük bu gözlemlerden geleceğe dair öngörüler üretmemiz mümkün de olsa, geleceğe dair mutlak ve kesin hükümler imkânsızdır. Çünkü, aynı insanlık tarihi, ibda suretinde ani sıçramaların da tarihidir. Umulmadık anda gerçekleşen umulmadık bir olay tarihin akışını ‘öngörülen’in tamamen tersine çevirebilmiştir. Nitekim, peygamberler, tabir yerindeyse, insanlık tarihinde birer ‘ibda’ örneğidirler. Çünkü, salt inşa-eksenli bir nazarla o sıralar toplumda görülen gidişata ve ortada gözüken ‘insan ve toplum’ malzemesine bakıp, bu gidişat içinde bu malzemeden böyle bir sonucun çıkacağını ummak mümkün değildir. Meselâ, yalnızca gidişata ve eldeki verilere gözünü dikmiş bir nazar, Nemrud’un ülkesine gittiğinde, olsa olsa, put yapıcı Azer’in çocuklarının putperest olacağını öngörürdü muhakkak. Put yapıcı Azer’in evinden tevhid bayraktarı İbrahim’in (a.s.) çıkacağını ise asla düşünemezdi. Ama, Azer’in evinde büyüyen çocuk putperest olmadı; bilakis, bizatihî Kur’ân’ın ifadesiyle, mü’minler için, ‘asla müşriklerden olmayan’ bir ‘güzel örnek’ oldu. ‘Tek başına bir ümmet’ oldu. Aynı şekilde, Firavun’un sarayından Musa çıkacağını kim düşünebilirdi? Ama, “Ben sizin en yüksek rabbinizim” diyen Firavun’un dizi dibinde büyüyen çocuk, Firavun’a da Rabbini hatırlatan bir kudsî peygamber oldu. Yine, ‘süreç’lere kilitlenmiş bir nazar Cahiliye döneminin şartlarında her çocuğun müstakbel bir Ebu Cehil olmasını umabilirdi ancak. Ama, o şartların meyvesi, ‘Habibullah’ olan ve Fahr-ı Kâinat ünvanıyla anılan Hz. Peygamber (a.s.m.) oldu. Öte yandan, Ebu Cehil’in elinde ve evinde büyüyen oğlu ve kızı, gün geldi, babalarının yolunun değil, babalarının ‘asla uymam’ dediği İslâm’ın yolunun yolcusu oldu. Keza, Hz. Peygamberi öldürmek üzere yola çıkan Ömer, birkaç saat sonra, Hz. Peygamberi öldürerek tam anlamıyla yoldan çıkmış biri olmadı. Bilakis, kimsenin ummadığı şekilde, hak yola girmiş ve bu yolda en zirvelere tırmanmış bir insan oldu. Hem yalnız Ömer, yalnız Ebu Cehil’in oğlu İkrime ve kızı Cemile değil; bütün bir Arabistan, kız çocuklarını diri diri gömer, putperestlikle sınır tanımaz bir vaziyetten çıkıp, ‘öngörülemez’ biçimde, az bir zaman içerisinde bütün dünya için tevhid, adalet, merhamet ve medeniyet timsali haline geldi. Kaldı ki, ‘umulmadık’ sonuçların, tarihin akışını değiştiren ‘sıçramalar’ın yaşandığı zamanlar, yalnızca, içinde bir peygamberin yaşadığı zamanlar da değildir. Tarih, ‘süreçler’e kilitlenmiş bir nazarın ummadığı, ama fiilen gerçekleşmiş nice olay, nice olguyu önümüze sermektedir. En zayıf zamanında bile İslâm’a direnen Avrupa’nın en güçlü zamanında milyonlarca evladını din olarak İslâm’ı seçer halde görmesi, meselâ, çok uzakların değil, bugünün gerçeğidir. ‘Zamanın eşsizi’ ünvanıyla anılan benzersiz bir alim, İslâm âleminin en şaşaalı zamanında müthiş ortamlar içerisinden değil; yıkılmış Osmanlının çökmüş medreseleri arasından, hem ücra bir köyün fakir bir evinden çıkmıştır. Öte yandan, neredeyse bütün dünya için yozlaşma ve suç timsali haline gelmiş Harlem’in sokakları arasından çıkan bir Malcolm X de zamanımızın bir gerçeğidir. O ki, kendisi de suça batmış bir hayatın içinde olduğu halde, umulmadık bir sıçrama, bir yükselme sergileyip İslâm’ı seçmesiyle, milyonların İslâm’a yönelişine rehberlik ve örneklik etmiştir. Kısacası, kâinat gibi, insanlık tarihi de, belli süreçleri gösterir ve belli sonuçların belli sebepleri takiben geldiğini öğretirken, bizi ‘muhakkak bu böyle olur’ demekten kesinlikle alıkoyması gereken ‘ani sıçramalar’ da içermektedir.
Buna rağmen, bugün, sözlere, hallere, halet-i ruhiyelere kök salmış, her biri bir ‘gizli determinizm’i ele veren ümitsizlikler ve de ümitsizlik üreten gizli determinizmler kol geziyor ortalıkta... ‘Gidişat’a dönük nice nazar, velev ki bu nazarın sahibi bir mü’min olsun, geleceği hiç ama hiç iyi görmüyor. Ekonomi kötü; ‘bu gidişle düzeleceği de yok.’ Siyaset âlemi çepeçevre kuşatılmış halde; ‘bu memleket adam olmaz.’ Egemen güçler bütün dünyayı kuşatmış durumda; ‘her gelen gün, geçen günleri aratır hale gelecek.’ Eğitim berbat; ‘bu eğitimden düzgün çocuk yetişmesi imkânsız.’ Toplum çok yozlaşmış; ‘yetişen çocuklardan kimse boşuna hayır beklemesin.’ Televizyonların hali ortada; ‘bu insanların uyanması mümkün değil.’ Ailelerin durumu besbelli; ‘böyle bir aileden düzgün insan çıkmaz.’ Bu gibi analizlerin onlarcası, yüzlercesi duyuluyor her gün. Duyuluyor; çünkü konuşuluyor ve yazılıyor. Kâinatın esası ve temeli olan ibdadan da, insanlık tarihinde gerçekleşen ibda cinsinden sıçramalardan da bihaber bir ontolojik fukaralık içinde sarfedilen böylesi dikkatsiz sözler, yazık ki, imanlı ağızlardan bile kolaylıkla dökülüyor. Gerçekte determinizme tavır koymuş nice insan bile, bu sözlerin ardında örtülü, gizli bir determinizm sergiliyor ne yazık ki. Sonuçta, maddî manevî hemen her meselede “Herşey bitti” türünden bir karamsarlık kol geziyor. Birileri, gelecek O’nun kudret elinde olan Allah’ın geleceği nasıl getireceğini şimdiden açıklıyorlar: Herşey daha kötü olacak! Oysa, kâinatı ibda ve inşa ile yaratan O olduğu gibi, Kelamıyla ‘min haysu lâ yehtesib’ (ummadığınız, hesap etmediğiniz yerden) sizi nimetlendiririm diye bildiren ve bunun böyle olduğunu insanlık tarihi boyu sayısız örnekle belgeleyen de O’dur. Bütün sonuçlar O’nun elindedir, ne olacağını O bilir, kararı O verir, sonucu önceden belirlemek O’na mahsustur. Bizlerin Allah bu sonucu yaratacak diye O’nun adına hüküm vermesi ise, böyle yaparak “Nasıl olsa sonuç bu, boşuna çırpınma” halet-i ruhiyesi üreterek esasında bu olumsuz sonuç için ‘kaşınmak’tan öte birşey değildir. Halbuki, yoktan, hiçten ve def’aten yaratmanın, yenilenme ve tazelenmenin süregittiği bir kâinatta ve tek bir değişkenin değişmesiyle bütün bir gidişatın değişebildiği bir insanlık âleminde, ümitsizlik üretmeye gerek de, hakkımız da yoktur. Aslolan, ümittir. Aslolan, açık veya gizli bir determinizme düşüp, ‘olanlardan hareketle olacağı kestirmeye çalışmak’ değildir. Aslolan, ‘olması mümkün’ olana karşı dikkatli olmak, ama aynı zamanda, ‘mümkün’ olanı ‘muhakkak olacak’ diye algılama yanlışından uzak bir dikkat ve ümitle donanmaktır.
Yaşasın ümit!
..................................................................................
İşte daha önce uzunca fizik teorilerinden dem vurup bazı yazılar koyuşumla anlatmak istediğim şeyler bunlar, şu son cümle özellikle... Bunun üzerine bir şey söylemek istemezdim ama neylersiniz :) Kendisini değiştirilimez ve çözülemez düğümler arasında, bir adım öteye dahi geçemeyecek noktalarda, uçurum kenarında hisseden herkese olsun, başta kendime tabi çünkü bazen tüm bunları bilmek yetmiyor!

Monday, November 20, 2006

Resim: Blake, Song of Los
ben, İNSAN (lar), duygular, başarı, aşk, karar mekanizmaları vs. diye giden düşünce zincirinin ilk halkaları için koyduğum yazılara devam edeceğim bugün. Merak etmeyin, burası hakkında bahsedilecek pek bir şey yok. Günler bir avuç kaldı ki bilimsel araştırmacıların sevinerek üstüne atlayacakları "bu kısa gün/uzun geceler durumunun insanlar üzerindeki depresif etkileri" konulu incelemeler için ortam gayet müsait yani :)
...........................................................................
Şöyle başlamak istiyorum bugün; "Sen insana ulaşmadan Allah’ı nasıl arıyorsun?"M. İkbal
Duygularla Nasıl Başedilir? (C. Ülsever)
Anlayacağınız beni önce duygularım alt üst ediyor, bir de duyguların yarattığı girdabın tepesine ‘endişe’ eklenince; hem denetleyemediğim, hem de varlıkları ile beni üstüne üstelik korkutan, ürküten duygu sarmalı beni sarıyor, sıkıştırıyor. Duygularımdan çok ama çok korkuyorum! Duygularım ile baş edemiyorum! Duygularımdan hem korkuyor, hem de onların peşi sıra sürüklenip gidiyorum! Onlardan ne kaçabiliyorum, ne de onların beni korkutmasına engel olabiliyorum. Şu yukarıdaki cümleler kadar Türk insanını doğru anlatan başka cümleler bulunabilir mi?
İlkokulda bir kıza sırılsıklam aşık oldum, ödüm koptu! Ya anlarsa, ya başkaları anlarsa; ya hep birlikte benimle alay ederlerse! Duygularımı ne o kıza açabildiğim, ne de bir başkasına! Ortaokulda değişen vücudumdan korktum, ‘erkek’ olmanın ne demek olduğunu ne doğru dürüst anlayabildim, ne de birine sorabildim...
Lisede yine kızlara döndü fikrimin ince gülü. Bu sefer de erkek okulunda aşık olunacak kız çocuğu yoktu. Kızları dışarıda bulup, ‘tavlamak’ gerekiyordu. Nerede bende bunu becerecek yürek! Sonunda bana yüz veren tek kıza lise 2’de aşık oldum, üniversite biter bitmez onunla evlendim. ‘Aşık olduğun kızla illa ki evlenmen gerekir!’, diye düşünüyordum. Sorgulamadan yapacağın evliliğin sonu olmayacağını ise o tarihte bilmiyordum. Sonradan öğrendim!
Üniversitede tek başıma ifade etmekten korktuğum ne kadar duygum varsa onları ifade etmenin çaresini bu kez buldum! Madem ben duygularımı tek başıma ifade edecek bireysel yüreğe sahip değildim, o halde benim gibilerden oluşan bir güruha katılır, duygularımı onlar arasında kaybolarak ifade edebilirdim. Ben de öyle yaptım. Hep beraber yeşil parkaları giyip, asker postallarını takınca kalabalık arasında iyice kayıp oluyor, iyice yok oluyor; yok olunca da içimde biriken öfkeyi daha rahat boşaltıyordum. Üniversitede ‘komünist’ oldum! Tıpkı aynı nedenlerle bir sürü gencin ülkücü, İslamcı, bilmemneci olması gibi! Onların nasibine başkaları düşmüştü, benim nasibime komünistlik!
Sonra ABD’ye gittim, bu sefer ‘solculuk’ gözümden düşmeye başladı. Solculuktan vazgeçince ‘dönek’ oldum, yine duygularımdan utandım. ‘Ben sağcı oldum!’ demek çok ama çok zor geldi. Yine duygularım ile baş edemiyordum.
İş hayatında da hem yükselmek istedim, hem yükselmekten korktum, hem para kazanmak istedim, hem paradan korktum. Sonunda bir gün korkmamaya başladım! Neyse, ‘o’ olduğumu, herkesin benim kadar korkak ve ürkek olduğumu fark ettim. Birey mi oluyordum, ne! Ancak, bu sefer de yaşlanıyordum. Yine korktum: Yaşlanınca da bir adet insan olarak duygularımı yaşayacak heyecanı mı kaybediyordum? Ben hem doyasıya hissedip, hem de hislerimi doyasıya hiç yaşayamayacak mıyım? Sizin de baş edemediğiniz benzer duygularınız var mı?
................................................................................................
Yazar, bir önceki yazıda ortaya koyduğu duygu tıkanıklığı tespitinden genelde Türk milleti ve özelde gayet içten bir şekilde kendi şahsı adına yaptığı tespitlere geçiyor burada. Türk milletine dair yapılan tespite genel olarak katılmamak elde değil yani. Neden mi? Sokak asfaltlarından tutun da cami duvarlarına, banklara ve hatta kültürel eserlere kadar her şeyin üzerine duygularını açık bir şekilde yazarken iş bunu, ilgili kişiye söylemeye gelince çuvallayan bir sürü örnek görüyorum çünkü. Ayşe'yi mi Ali'yi mi kimi seviyorsan işte ya da kimi özlüyorsan delice ya da kime delice kızdıysan bundan asfaltlara, banka vs. ne? Git ona söyle, de mi? Yok ama, ya raconlara terstir, erkekliğe aykırıdır, acizliktir, ipleri karşıdakine vermedir, reddedilme çekingenliğidir vs. vs. En nihayetinde, yazarın da vurguladığı gibi, bir 'korku'dur işte! Sonra ne oluyor ama? Sanki bir arada yaşamayı becerebiliyorlarmış gibi 13 milyon bir araya geliyorlar ve duyguların yerli yerince dile getirilmediği her duruma bir tepki olarak ani tepkimeler ortaya çıkıyor. Mesela? Otobüste karşılıklı duran iki adamdan biri diğerine durup dururken "ne bakıp duruyon öyle? Ya bir şey söyle ya bakma!" diyebiliyor ya da henüz doğruluğu belirlenmediği halde bilinç! seviyesini bu alanda ısrarla vurgulamaya çalışan bazı vatandaşlarımız, diğer bazılarına cep telefonlarını kapatmalarını, rica değil!, emrediyorlar. Sonra al bakalım kavga... İstanbul'un en işlek caddelerinden birinde güpegündüz şimdi hatırlayamadığım bir sebepten, eminim çok önemli bir gerekçesi vardı!, genç bir delikanlı elinde levyeyle bir diğerinin üzerine yürüyor. Ya da tinercilerin yoğun olduğu bir bölgede yine güpegündüz ben telefonda anneme şöyle demek zorunda kalıyorum "şu an tinerci çocuğun biri, yoldan geçen birine bıçak çekiyor!" Ya da bilmem kimle bilmem kimin maçı sonrası birileri birilerinin ağzını burnunu kırıyor. Ve bunun gibi daha bir sürü olay... Bu insanlar nasıl birilerine 'seni seviyorum' derler ya da deseler bile ne kadar içten olur gerçekten bilmiyorum. 'Ama'lar geliyor değil mi hemen ardından; çok çalışıyorlar, ekmek aslanın ağzında, çok kalabalık bir şehir burası vs. vs. Kabul etmiyorum! Ben değil, insanlığım kabul etmiyor. İnsanlığından oluyorsan ev sahibi olmayıver!
Gelelim can alıcı noktaya. Peki ama neden böyle? İşte altından kalkamayacağım bir soru bu. Ancak aklıma gelen bir kaç sebep sayabilirim o kadar. Aileden başlayıp okul ve çevre ekseninde 4 bir yandan dönen "aslında çoğu duygu üzre hareket edip bundan utanma ve hatta bunu örtmek için bunları reddetmeye kalkışma" operasyonlarının yansıması belki. Ne çok duymuşsunuzdur şu cümleleri; "Erkekler ağlamaz, her Türk (erkeği tabi) asker doğar, kadınlar duygusaldır ve de erkekler rasyonel, o halde karar mekanizmaları ikinciye devredilmelidir vs. vs." Özellikle şu son cümlenin provakasyonu yüzünden ne çok değişti yaşantımın yönü. Gerçekten sayısal alana yatkın mıyız diye merak edip ilgilendiğim edebiyat alanını terkettim; sayısal bölümden hazırlandım üniversite sınavına. Ve neredeyse, teknik aksaklıklar olmasa, fizik mühendisliği bölümüne giriyordum. Hoş, ekonomi bölümü bile kimilerince, bir bayanın ilgilenmemesi gerektiği kadar erkeksi! bir bilimdi ama ilkine rağmen daha 'soft'tu işte. Velhasıl-ı kelam ne öğrendim en nihayetinde? Şiir de yazabiliyordum, çok bilinmeyenli matematik denklemi de çözebiliyordum yani hem duygular (kalp) kısmım hem de rasyonel düşünebilme kapasitem (akıl) vardı çünkü 'insan'dım. Kabul, insanların bunları kullanma ya da kullanabilme dereceleri değişiyor ama birinden biri ağır bassa bile bu hiç bir zaman birini iyice baskı altına alma, minimuma indirme boyutunda olmamalı sanırım. Çünkü hayatta karşılaşılan durumlar karşısında problem yaratıyor bu. Ya katılaşıyorsunuz, ya mantıklı düşünemiyorsunuz. Ve de rasyonellik iddiasındaki bir sürü insanın bunu, verdikleri duygusal kararları örtmek için bir maske olarak kullandığını düşünüyorum. Ama neden? Neden utanıyoruz duygusallıktan? Belki de ileride olduğunu düşündüğümüz medeniyetlerin rasyonel taraflarının ağırlığını hissetmemizden belki daha başka sebeplerden, bilmiyorum. Üstelik bu, her iki yetiyi birden gerektiği gibi kullanmayı da engellemeye başlıyor belki. Çünkü birini baskı altına alıp bunun rasyonel olduğuna kendinizi inandırmaya devam etmeye çalışmanız tansiyonu yükseltiyor.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, hüzün, acı, sevinç, mutluluk, sevgi, keder, akıl, bilinç, mantık vs. hepsi var içimizde. Bize kalan bunları yerli yerince kullanmak ki zaten bunu yapınca o verilenlerin şükrünü eda etmiş oluyorsunuz. Ancak bunları yerli yerinde kullanmanız ki bu verilenlere esas anlamını kazandırıyor. Bir bıçağı, birini öldürmek için de kullanabilirsiniz, bir şey kesmek için de. İki işlevi de görür ama ancak ikincisinde esaslı ve güzel bir işlev görmüş olur. Bunun gibi, kalbinizi de bir ulusa tutkuyla bağlanıp onların dşındakileri öldürmek için de yönlendirebilirsiniz, O'nun nazarında değerli olduğuna inandığınız bir kişiye hürmetle bağlanmak için de... Belki de okullarda, insanların uzuvlarını resmeden figürlerde işte bu el, işte bu ayak vs. yerine işte bu kalp ve bu işe yarar, bu akıl ki bu da bu işe yarar diye öğretmeye başlamamız gerekiyor. Şimdilik bu kadar olsun efendim...

Saturday, November 18, 2006

Resim: Venosa, Celestial Tree -abi, ağaçlara takmış :)-
Dün yazdıklarım baya bir hüzünlü gözüktü gözüme -ya böyle günlerde daha bir hassaslaşıyorum sanırım, ee bir de yaşlandığımı hissediyorum tabi :)- de aslında o kadar da vahim değil belki durum. Evet, onca şeyi hatırlamıyorum (ya da hatırlamıyoruz) ama bu, hafızaların yetersizliğinden tut da bir sürü şeyle ilgili sanırım. Ve yine evet, bir sürü öylesine geçen vaktim oldu ama hayatımın genel gidişatına bakınca umutsuz bir tablo da görüyor değilim. En azından bir kalkış noktam olduğunu düşünüyorum; "anlamlı bir yaşam" gibi... Ne demek bu? Bir ağaç, ağaç olmaktan gayrı bir yapıya sahip değildir; mevsimler gelir geçer ve o hep bir ağaç olarak kalır -birileri kendisini kesinceye ya da yok oluncaya değin-. Oysa İNSAN başka... Yaratılış gayesi ve potansiyeli bakımından "kamil" ya da "O'nun halifesi" olma ihtimali de vardır -ki sanırım efdal olan ve bizden beklenilen budur- tabiri caizse hayvanlardan aşağı bir seviyede olma ihtimali de... Tabi çan eğrisinde olduğu gibi sanırım ki insanların yığılma yaptığı yer orta konumlar -bu orta da her çağa ve mekana göre değişiyor belki de- ama benim "anlamlı bir yaşam" dediğim şey ilkine olabildiğince yakın olma durumu. İşte yine sanırım ki geçen senelerimin değerlendirilmesi gereken referans noktası da bu. Ve bu noktaya göre nerede olduğum da, her şeyin satırı satırına kayıt altına alındığı, O'nun bilgisinde. Ben ise anca kendi kapasitem kadar bir değerlendirme yapabiliyorum. Yani iyileri, kötüleri, eksiklikleri, hataları, olumlu, olumsuzları vs. düşünüp hissetmeye çalışıyorum o kadar.
İşte özelde kendimden başlayıp genelde insana varan bu düşünmelerimle meşgul iken benzer düşünmeler içerisine giren ve bunu nacizane yazıya döken bazı şahsiyetlerin varlığından haberdar olmak mutlu ediyor beni. Onlardan ikisinin yazısını koymak istedim buraya. Ya uzun olacak iki yazı ama böyle daha hoş sanırım. Merak etmeyin yazılar havada kalmayacak tabi, devamı gelecek (inş.) ve bir yerlere mutlaka bağlanacak :)
...........................................................................
21’inci Yüzyıl’da duygulardan ne haber? (Cüneyt Ülsever)
Uzun süredir, ‘insana dair her şeyi’ bu köşeye taşıyorum. İnsanı tanımak üzere kafa yoruyorum. Katiyen cevap bulduğum iddiasında değilim ama okurların da benzer konularda akıl yorduklarını biliyorum. Zira, ‘insana dair yazılar’ büyük ilgi topluyor. Hele hele, iş ‘duygulara’ gelince ilgi misli ile artıyor. Görüyorum ki, insanlar en fazla duygular ile ilgileniyor. Neden? Duyguları ile baş edemiyorlar da ondan! Önemle, 21’inci Yüzyıl’ın getirdiği akıl almaz teknolojik devrim insanı ‘üretim daha çok üretim’ şiarında verimlilik kavramına kitledi. En kısa zamanda, kıt kaynakları en doğru şekilde kullanarak mümkün olduğu kadar çok üretim yapma şiarı muhakkak ki, henüz Türkler durumu tam olarak kavramış olmasalar dahi, 21’inci Yüzyıl’ın en büyük hedefi. Teknolojinin güdümünde üretim kaygısı çerçevesinde; ister istemez hız, sürat, tepki, hareket, zorla(n)ma vb. gibi kinetik (hareket halinde) enerjiye ait kelimeler bu yüzyılı daha doğru tarif ediyor. Buna karşılık; sevinmek,üzülmek, gülmek, ağlamak, özlemek vb. gibi kendileri birer fiil (hareketi tarif eden kelimeler) olsalar dahi, potansiyel (durağan) enerjiye ait kelimeler ise 21’inci Yüzyıl’da fazla itibar görmüyor. Bu açıdan durağan (üretim dışı) aklı öne çıkaran felsefe de bu yüzyılda geriliyor. Üretime doğrudan katkıda bulunduğu kabul edilmediği için estetik gibi ‘güzelliğe’ ait kaygılar da arka plana itiliyor. TV’de, sinemalarda insanı öne çıkaran yapımların sayısı giderek azalıyor. Tiyatro yavaş bulunuyor. Sahnede dahi içine müzik ve dans (hareket), hem de baş döndüren dans giren ‘müzikaller’ öne çıkıyor. Sinemada teknolojinin sonsuz kullanıldığı, insanların ‘insan üstü özellikler’ kazandığı, başladığı andan itibaren muazzam bir dinginliğin öne çıktığı flmler gişe yapıyor. Spora bakalım! Çeşitli kimyasal ilaçların sporcunun kapasitesini tayin ettiği, basketboldan futbola dek süratin (kondisyon) ağır bastığı, taktiğin ön plana çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Güreşte bile, bileği güçlü babayiğitleri uyguladıkları teknikler ve üstün kondisyonları ile yerden yere vuran güreşçilerin yetiştiği bir çağdayız. Teknolojinin insan hayatına getirdiği kalite üstünlüğünü ‘hatta ortalama yaşam uzadığına göre kantite üstünlüğünü’ inkar etmek mümkün değil. Ancak, hayatta her şeyin bir bedeli var! 21’inci Yüzyıl’ın nimetleri, insan olmanın ayrılmaz parçası olan duygu dünyamıza ait hemen herşeyi ya yok saydığı, ya da iplemediği nimetler! 21’inci Yüzyıl; her derde deva olmaya çalışıyor ama ‘duygularımızı’ dert dahi etmiyor. 21’inci Yüzyıl’ın ajandasında/programında duygulara yer yok! 21’inci Yüzyıl; programından duyguları çıkarınca duygular yok mu oluyor? Haşa! Bastırılıyor, inkar ediliyor, yok sayılıyor, aşağılanıyor, hakarete uğruyor, alay konusu oluyor, defterden silinmeye çalışılıyor ama onlar insan fıtratının kopmaz, ayrılmaz, yok edilemez parçaları oldukları için oldukları yerde duruyorlar. Üstelik... Tıpkı düdüklü tencerede pişen yemek misali zamanında subapları açılmayınca da patlıyor ve çevrelerine zarar, büyük zarar veriyorlar! Basit bir yemeğin bir evi patlayan düdüklü tencere vasıtası ile tarumar etmesi gibi, basit, çok basit duygular da inkar edildikleri, yok sayıldıkları için kendilerini ifade edecek ortam bulamadıklarında, kendilerine bir delik yaratıp, oradan fırlayarak etrafa zarar veriyorlar. Duygular orada ama onların akıp gideceği kanallar tıkalı.
Şimdi burada yazılanlara dair de bir sendrom bulmadan olmaz ki buna "duygu tıkanıklığı" diyeyim. Ama burda daha önce bahsettiğim bir hatadan da korunmak istiyorum ki o da doğrusal bakış hatası. Yani evet bu bir sonuç gibi görünüyor ama buna yol açan basit bir 21. yüzyıl teknikleşmesi değil sanırım ki. Sebepler karmaşık ve komplike ki diğer yazılarında kendisi buna da değiniyor ve ben de bazılarını koyacağım buraya inş. Ama yukarıda mavi ve kalın puntolu kısım oldukça keskin bir çıkarım sanırım. Gelelim ikinci yazıya... Bu da benzer bir konuya dair ve ara ara beni yoklayan ve bir süredir yine benimle beraber olan bazı duygulanımları o kadar güzel ifade etmiş ki...
Mendil (Mustafa Ulusoy)
AĞLIYORSUN. ÇÜNKÜ HÜZÜNLÜSÜN ve güçsüzsün. Ağlıyorsun. İşte sen busun. Kırılgansın. İncinmişsin. İncitmişsin. Terk etmişsin. Terk edilmişsin. Varsın. Yoksun. Ayrısın. Birleşmişsin. Gitmişsin. Gelmişsin. Hayat ayaklarının altından kayıyor. Yalpalıyorsun. Başın dönüyor. Zemin un ufak oluyor. Gökyüzündeki güneşe ve göğün maviliğine karşın duyguların griye dönmüş. Kalbine bulutlar toplanıyor. Boğazın sıkışıyor. Daralıyorsun. Çatlayacak kadar sıkışıyorsun. Boşalman gerek. Bir şekilde insanın içindeki basınç düşmeli. Dayanamıyorsun. Ağlıyorsun. Kalbindeki bulutlar gözyaşı sağıyor. Ağlıyorsun. Ağlayabiliyorsun. Farkettin mi? Ruhundaki acılar kristalize oluyor. Gözyaşı oluyor. Hava kitlesinin soğuğa maruz kaldığında yağmura dönüşmesi gibi. Ruhun üşüyor. Titriyorsun. Çıplaksın. Korunmasızsın. Kendini koruyamıyorsun. Ruhun yardım edemiyor sana. Kalbin yardım edemiyor sana. Hep birlikte ağlıyorsunuz. Kalbin için de kendin için de ağlıyorsun. Aç bir kedi görüyorsun. Aç bir çocuk dikkatini çekiyor. Yetim bir çocuk kalbine dokunuyor. Sararan yapraklar kalbini delip geçiyor. Özlüyorsun. Buram buram özlüyorsun. Ağlıyorsun. Ağladıkça... Kalbin delik deşik. Herşey seni yaralayabiliyor. Ne kadar naziksin. Ne kadar kırılgansın. Çünkü insansın. Ağlıyorsun. Yorgunsun. Yaşamaktan yorgunsun. En çok gönül yorgunusun... Yaşadıkların kalbinin tabanına birikti. Belki çok şey yaşamadın. Ama çok ağır şeyler yaşadın. Kalbini deliyor sanki yaşadıkların. Ağlıyorsun. Kalbini yıkıyorsun. Biraz da olsa gevşiyorsun. Ölüm meleği şu an gelse itiraz etmeyeceksin. Dünyanın içindesin. Ama dünyadan soğumuşsun. Gitmek istiyorsun. Öteye geçmek istiyorsun. Ağlıyorsun. Neye mi? Herşeye. Herşey üstüne üstüne geliyor sanki. Çaresizsin. Boşluktasın. Hayattasın ama hayatta olduğunu hissedemiyorsun. Dur. Ağladığın için zayıf olduğunu mu söylüyorsun? Sakın söyleme bunu. Lütfen söyleme. Hadi geri al sözünü. Çünkü insansın. İşte bu yüzden meleklerden üstünsün. Çünkü melekler gözyaşı dökemez. Çünkü meleklerin kalbi delik deşik olamaz. Çünkü melekler gönül yorgunluğu nedir bilemezler. Ağlayan insanlara üzülmüyorum biliyor musun? Ağlayan bir insan gördüğümde “neden ağlıyorsun, ağlama, güçlü olmalısın” demeyi çok uzun yıllar önce terkettim. Ağlayan bir insan görsem gözyaşlarını silmek için bir mendil uzatmak geçer içimden. Bu bana dünyanın en kutsal davranışlarından biri gibi gelir. Çok yıllar önce ruhumun keskin bir acıyla üşüdüğü bir anda en sevgili arkadaşımın bana sarılıp cebindeki mendili gözyaşlarımı silmek için verdiği gibi. O mendil kağıttan değil bezden gri renkli bir mendildi. Hayatta en sevdiğim şeylerden biri nedir biliyor musun? Ağlayan bir insana mendil uzatmak. Eğer sen ağlarken sana mendil uzatacak biri yoksa, bu sen olmalısın. Ağlayabiliyorsun. Ne kadar güçlüsün. Meleklerden bile üstünsün.
Sanırım ki ilk yazı aksak olanı ve de problemi ortaya koyuyorken ikincisi olması gerekene dair içten bir duruş sunuyor.
.......................................................................
Aklıma, topluca oturulan bir mekanda yan masamızda gerçekleşen bir sahne geldi. Bir kaç bayan ile 8-9 yaşlarında bir oğlan çocuğu beraberce oturuyorlardı ve de çocuk çok içten bir şekilde ağlıyorken bir yandan da beni çok şaşırtan bir şekilde, yaşadıkları durum her ne ise, kendisini üzen şeyi gayet açık bir şekilde anlatmaya çalışıyordu. Oysa dinlemiyorlardı onu işte, hatta etkilenmiyorlardı bile. Hayatımda çok ender gördüğüm harika masmavi gözlerinden akan gözyaşlarının karşısında öylece yarım saat kadar oturdum herhalde. Çantamdan bir tane mendil çıkardım ama elimde sıkılı aldı, veremedim. Aslında ona sarılıp "sen hepimizden büyük, koskocaman bir insansın" demek geçerken içimden, öylece ayrıldık işte ve ben elimde sıkılı kalan mendille geçip giderken yanından, insanlığımdan utandım.
.......................................................................
Ve de bir şarkı yine... Sezen Aksu'nun söylediği 'Ağlamak Güzeldir' şarkısı... "Ağlamak güzeldir/Süzülürken yaşlar gözünden/Sakın utanma/Ağlamak öfke/Delice nefret/Doruklarda aşk/Doyumsuz sevinç/Kahreden keder/Kısaca hayat ve nefesindir/Ve nefesindir/Ağlamak/Şu gelip geçici dünyada/Her şeye rağmen var olmak demek/Ağlamak/Yaşayan binlerce duygu/İnsanca ve coşkulu/Güzel bir şeydir/Ağlamak senin kara dünyada/Hâlâ sevdiğin ve hissettiğin/Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle/Var olduğundur var olduğundur"
Elinize, dilinize ve yüreklerinize sağlık güzel insanlar...

Friday, November 17, 2006

Resim:Venosa, Crystal Tree
“Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlar'a –şükür, bizi düşünen birileri de çıktı :)-, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Ç´e’ Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya…”
Sanırım bunlar, Kazım Koyuncu’nun hayata/hayatına bakışına dair genel bir muhasebe özelliği taşıyor. Ben kendi adıma böyle bir şey yazacak olsam neler çıkardı ortaya, bir deneyeyim bakim;
“Senin varlığına beni daha yakın kılan nice gündoğumları nice günbatımları gördü gözlerim ve gönlüm – tıpkı Teoman’ın şarkısındaki gibi yani; ‘Hani o güneşin batışı, bizi Tanrı’ya inandırışı…-, ve nice mevsimler geldi geçti çeşit çeşit renkleri ile, kaç kere yollara dökülmeklik icap etti kimi istenen kimi isteksizce olan, gelişi büyük bir umutla beklenen yeni doğmuş bebek yüzleri de gördüm, her günü son gün olabileceği ihtimali ile karşılayan yaşlılarınkini de… Bir şey söylemem gerektiğini bildiğim halde acıları karşısında lâl olduğum nice insan sesi duydum ve bir o kadarının sevinçlerine ortak oldum, nice gözyaşı için yataklık etti aciz bedenim ve de kendiminkileri nice aciz bedenlere bıraktım, bulunduğum noktanın bir adım ötesini dahi tahayyül edemeyeceğim nihai noktalarda hissettim kendimi kaç kere ve de ardından hiç ummadığım şekilde onların nihai olmadıklarını idrak ettim, umutlandım hem de en ufağından en büyüğüne her şey için -güzel bir dünya ve güzel insanlar için, sevilenlerin yüzünü görüp sesini duymak için vs. vs.- dostlar arkadaşlar eşlik etti kimi zaman yaşantıma kimi zaman yalnızlık…”
………………………………………………………….
Nereden çıktı şimdi bunlar? Bugün, benim hayat üzerindeki 24. yılı dolduruşumun resmiyet kazandığı gün yani doğumgünüm. Özellikle bu günlerde yapılması daha anlamlı olacak olan garip bir fikir var aklımda; o güne kadar yaşananlar arasından isim, olay, söz vs. düzensiz de olsa hiç ara vermeden aklına gelen her şeyi söyle dense birine ne kadar sürer anlatması acaba? Sanmam ki 1 günü geçsin anlatılanlar. Yani ardımdaki 24 yıla karşılık 1 günlük anlatım hı? Başından sonuna hatırladığım tek bir günüm bile yok! Okuduğum kitapları daha fazla hatırlıyorum belki de ve onlardan konuşmak icap etse daha fazla konuşurum belki de. Peki ya gerisi? Nerede 24 yılın anlatamadığım diğer kısımları? Şu gün de geçse diye öylesine geçirilen saatlerde, hatırlamadığıma göre boş işlerle geçen vakitlerde yitip gitti belki. Biliyorum, her anı doldurmak öyle zor ki ama elimden gelenin en iyisi bu mu onu da bilmiyorum.
Neler var şimdilik elde onca şeyin ardından? 3 ayrı şehirde yaşamaklık –Manisa, İstanbul Linköping, bakalım daha nerelere uzanacak yolumuz?-, vakitleri ve mekanları beraber paylaştığımız ama şimdi irtibatım olmayan ve bu yüzden hayatımın o kısmına dair hatıralarını bir şekilde çaldıklarını hissettiğim arkadaşlıklar da dahil olmak üzere onca emekle şimdilere taşınan arkadaşlıklar, bir avuç dost, kimilerinin farkında olduğum farkında olmadıklarım için ise farkındalık dilediğim hatalarım, cevaplarına kıyısından köşesinden sahip olduğunu düşündüğüm bir yığın soru ve bir o kadar da cevapsız kalmış soru, beklenenlerin onlar olduğu düşünce ve hissiyatı ile aşık olmaklıklar, hayal kırıklıkları ve yine yeniden umutlanmaklıklar, öğrendiğim onca şeye karşın öğrenemediğim ve hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi bildiğim şeylerin farkındalığı, bana ve benim gibi ufacık varlıklara verdiği değer sebebi ile dünyayı var eden ‘O’ndan geldiğim ve O’na döneceğimin inancı… Bunlar ve daha bir sürü şey bana kalan da acaba her şeyin sonunda benden ne kalacak?
…………………………………………………………..
17 kasım 2006… 24 yıl önce hayat yolculuğuna başlayan bu kız çocuğunun doğumgünü iken Afganistan’da açlık riski, İsveç’te bilmem ne faturasını ödemedi diye ya da ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ demeyi henüz öğrenemediği için alkollü araç kullanmaktan bakanlığından olan milletvekillerinin varlığı, Türkiye’de her zamanki gibi irtica tartışmaları, şu geçen gün yazdığım “there is nothing as a free lunch” diyen meşhur iktisatçı Milton Friedman’ın ölümü –bak ondan da bu kaldı herhalde en nihayetinde- gündeme yansıyanlar...
…………………………………………………………….
Ah be kardeşcağızım, onca şeyin üstüne doğumgünü hediyesi olarak Damon&Naomi’den 'Ueno Station' gönderilir mi heç? :)

Monday, November 13, 2006

Güne, İsveç ruhuna aykırı bir başlangıç yapmak -dersin hocası, herhangi bir mazeret belirtmeksizin derse gelmedi ve biz İsveç ruhunu söndürmemek adına 1 saat onu bekledik ama nafile- ve gayet klasik bir İsveç bitirişi -bu saatte, her yer sakinken ve ince bir yağmur altında şehirden dönmek güzel olur diye düşünürken kar yağmaya başladı ki bunda da herhangi bir terslik mevzu bahis değil; eğer görüş alanınızı sıfıra indiren bir gözlüğünüz ve de çalışma zamanlarında herhangi bir düzenlilik göstermeyen bisiklet ön ışığınız dolayısı ile ceza yeme korkunuz yoksa-... Demek ki bugün, kaosun bizi zor durumda bıraktığı durumları müşahede etmiş olduk :)
.....................................................................
Yaşamak nasıl gidiyor burada? Mesela;
Koridorumda: Koridorumuzun abisi -yaşı konusunda çeşitli rivayetler dolaşıyor ama iddia edildiği gibi 30 falan gibi durmuyor kesinlikle- Burundili Yves, hayata dair pratik bilgiler öğretmekle meşgul; "bu yemeğe bu kadar yağ kullanmasan daha iyi, bunları burada bekletsen daha iyi kızarırlar vs. vs.". Koridorun şu soyu karışık olduğunu düşündüğüm İsveçlisi Andreas bize her hafta harika paylar yapmaya, Pakistanlılar yapışık ikiz gibi dolaşmaya ve bana çok ilginç gelen Urduca atışmalarda bulunmaya, mutfağımzın düzeni açısından karar verdiğimiz kurallar acıcık sapmayla da olsa uygulanmaya -hangi gün benim çöp dökme günümdü ya? :)- devam ediyor. Koridorum tam bana göre denk gelmiş sanırım; genelde yaşları oldukça ufak ve ders çalışırken görüyorum onları ve de oldukça sakiniz, yani partiydi martiydi pek bulaşmıyoruz. İneğiz yani koridorca, sizin anlayacağınız :)
Okulumda: 3. dersimiz olan IPE (International Political Economy) sınıfta sıkıcı ve çekilmez, odamda ve makaleler ile kitaplar arasında kaybolduğumda ise oldukça zevkli... Sınıftaki kamplaşmamız ise kes(k)inleşmiş durumda. Alman-Fransızlar bir yanda, Ukrayna ve azınlıklar diğer yanda, Afrikalılar 'free' takılmakta... Üniversitede de aynı şey olmuştu. Yani belirli hiziplere bölünmüşlük... İnsanoğlu işte, ne çok seviyor ayrımlanmayı. Ben? Tarafsız bir bölge varsa ordayım sanırım ama Alman-Fransız ittifakından uzak olduğum açık. Hay ya Rabbim ya, insanlarla ilişkilerin böyle stratejik ilişkilere dönmesinden hiç hoşlanmıyorum. 'Game Theoretical' saptamalar mı lazım illa?
Etrafıma Dair: Sonbaharın harika manzarası gittikçe ortadan kayboluyor ama yine de güzel bir hava var etrafta. Özellikle İstanbul'da bazen nasıl bir şey olduğunu unuttuğum ağaç kokusunu duymak çok hoş. Kilometrekareye azıcık insan düşüyor ve de otobüslere... Yani ey yurdum insanı, gecekonduluk bol alan mevcut, haberiniz ola! Genelde herkes İngilizce konuşuyor ama etrafta İngilizce tek bir tabela vs. yok nerdeyse. İnş. İsveççe kursunun semerelerini bu alana tatbik edeceğiz vakit geçtikçe. Yani yine yurdum insanına -özellikle de tek kelime İngilizce bilmiyorken her yeri İngilizce kelimelerle donatan- ikinci bir duyuru olsun.
Genel olarak hayatım koridor ve okul ve bunların arasında kalan "etraf" alanlarında geçip gittiği için ana hatları ile böyle sanırım. Yani neticede, belki de her yerde olduğu gibi, Быть красив, хотя это трудно! (Var olmak, zor olsa da güzel!)
.................................................................................
"Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası sen bir İNSAN olursun oğlum..."
Nobel ödüllü edebiyatçı Rudyard Kipling'in bu şiirini çok severim, bana umut verir ve de insan olmanın -gerçek manada bir insan olma- ne derece zor bir zanaat olduğunu hatırlatır.

Wednesday, November 08, 2006

Resim: Frida Kahlo
Faturalar otomatik olarak ödenmeye, öğrenciler ve hocalar 13 yazan ama aslında 13:15 demek olan ders saatlerinin vaktine riayet etmeye -Afrikalı olmayanlar en azından-, birileri canla başla bir şeyler organize etmeye, fotokopi makineleri nedenini bilemediğim bir şekilde beleş dönmeye, penceremin önündeki çimler düzenli bir şekilde kesilmeye devam ediyor burada. Peki ya insani münasebetler? Sanırım bunları anlamakta her zaman yetersiz kalacağım. Ve şu soruları ahirete intikal etmediğim müddetçe cevaplayamayacağım belki de; niye birileri birilerinin yüzüne ve arkasına farklı cümleler kurar, niye "there is nothing as a free lunch" diyen iktisadi prensibe inanan insanlar aksi bir durumla karşılaşınca bit yenikleri aramaya başlarlar, niye kimseciklere güvenilmemelidir, niye birileri için çabalamak ve insanlığın geneli için umut beslemek aptalca görünür vs. vs. Ya herkes pure kapitalist oldu da benim mi haberim yok? Yoksa henüz çok mu gencim ve de fazlaca aptal?
............................................................
Aklıma takılan bu sorularla bağlantılı olarak paylaşmak istediğim başka bir yazıyı koyacağım aşağıya. Genel olarak bir önceki yazıda vurguladığım "Newton sendromu" diyebileceğim bir rahatsızlığın içinde bir alt grup olarak bir başka rahatsızlık -daha doğrusu eğer olumsuz yönde sonuçlanırlarsa yani başarı tutkusu ya da vazgeçme isteğine dönüşürlerse rahatsızlık olabilecek-işte; "Don Kişot sendromu ya da Mona Lisa sendromu"... Tabi bütün bu isimlendirmeler benim uydurmam :) Neden böyle dediğimi yazının sonuna saklayayım, olur mu?
Başarmaya Mecbur Muyuz? (Metin Karabaşoğlu)
Geçen gün uyku ihtiyacı ile uykusuzluk hali arasında gidip geldiğim bir vakitte, bir film seyrettim. Sinema dili açısından filme kaç puan verilir bilmiyorum, muhtemelen ‘vasat bir film’ sayılır. Ama, seyredene kazandırdığı açısından, vasatın üstünde sayılmayı sanırım hak ediyordur. Film, yanılmıyorsam 60’lı yıllar Amerikası’nın bir küçük şehrinde yaşanan son derece insanî bir olayı anlatıyordu. Aynı zamanda okulun Amerikan futbolu koçluğunu da yapan bir lise öğretmeni, bir parça okuyabilen, ama yazamayan, zaten zar-zor konuşan, bugün dilimizde ‘zeka özürlü’ diye anılan toplumdan yalıtılmış bir delikanlıyla birebir ilgileniyor; ve bu ilgiden herkesi ilgilendiren son derece sıcak insanî mesajlar çıkıyordu. O güne dek horlanan o delikanlının da bir duygu âlemi olduğu, bu duygu âleminde küçük çocuklar kadar korumasız ama bir o kadar da tertemiz olduğu, ona yardım edilirken gerçekte horlanan bir kişideki insanî değerleri dışa vurarak onun kendisine yardım edenlere yaptığı insanî yardım filmin kareleri bir bir aktıkça biraz daha berraklıkla ortaya çıkıyordu izleyenin iç âleminde. Duygu yüklü, düşündürücü, sımsıcak bir filmdi kısacası... Ve filmin bitiminde, böylesi filmlerde alışık olduğumuz üzere, otuz yıl, kırk yıl sonrasına dair birkaç kare ve bir bilgi notu düşüyordu ekrana... ‘Başarı’ kareleri ve ‘başarı’ya dair notlar... Filmin kahramanı zeka özürlü çocuğa yardım eden öğretmen, sonraki kırk yılında şöyle bir başarının altına imza atmış, o zeka özürlü delikanlı da bu desteğin eşliğinde bir noktada, Amerikan futbolunda öylesine derinleşmiş ki, o şehrin gelmiş geçmiş en iyi Amerikan futbolu koçu olarak ün salmış. Filmin sonundaki bu notu izlerken, kendi kendime, “İşte azmin zaferi! İşte insanîliğin getirdiği sonuç!” filan diye zıplamadım. Bilakis, enfes bir yemeğe tam kaşığımı daldırırken içine sinek düştüğünde nasıl bir duygu yaşarsam, öyle bir duygu içimi sardı. Bu notlar, benim dünyamda, filmin taşıdığı bütün o güzelim mesajları, hatıra getirdiği bütün o insanî değerleri sildi süpürdü sanki. İçimden, “Bütün bunlar” dedim, “bunun için miydi yani?” Başarı için... Bakın, siz de başarılı olmak istiyorsanız insanlara yardım edin. Siz insanların içindeki cevheri çıkarmaya çalışın ki sizin de içinizdeki cevher açığa çıksın. Bakın, sıcak bir ilgi zeka özürlü bir çocuktan da başarılı bir insan çıkarabilir. Bu mu olmalıydı filmin mesajı? Kendi kendime, filmi bir de şu notlarla bitirmeyi denedim: Aynı zamanda futbol koçu da olan öğretmen, bu delikanlıya gösterdiği özel ilgi yüzünden, onun ‘özürlüler’ okulunda değil normal bir lisede eğitime devam etmesi yönündeki gayretleri yüzünden önce okul idaresiyle, sonra şehrin eğitim departmanıyla takışır ve okulu bırakmak zorunda kalır. Ama delikanlıyı yüzüstü bırakmaz. Delikanlı da zekavet olarak zerre miskal bir ilerleme göstermez. Ama yaşadığı süre boyunca sevildiğini bilerek, Rabbinin kullarının kalbine koyduğu bir merhametten hissedar olarak yaşar. Kendi namıma, sonunda ‘başarı’ mesajı üretilen ve ‘başarı’yla meşrulaştırılan bir insanîlik talimi yerine, böylesi bir tablo daha ‘gerçekçi’ göründü bana. Filmin kahramanı öğretmeni, bu çabasında bir sonuç alamasa, yani ‘başarılı’ olamasa bile ‘başarılı’ buldum. Başarılıydı; çünkü, kendini düşünmeyi aşmış, feragat yeteneğini göstermiş, bir başkasının iç dünyasına nüfuz edebilmeyi, onun da bir insan olduğu gerçeğinden hareketle onunla insan-insan ilişkisi kurabilmeyi başarmış; ve o insana sevildiğini, horlanmadığını hissettirmiş; horlanmasının değişmez bir yazı değil, kalitesiz insanların zaafiyeti olduğunu göstermişti... Başarı olarak, bu kadarı yetmez miydi? Bunun üstüne, absürd bir kırk yıl sonra en iyi koçlardan biri olma vasfı eklenmesine ne gerek vardı? Gelin görün ki, ‘Amerikan rüyası’nın herkesi meşgul ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada, başardığınız, bu dünyada bir yere gelmenizden anlaşılıyor. Başarınız, dünyevîlik ölçütleri içinde bir sonuca ulaşmanızla ölçülüyor. Oysa bizim ruh iklimimiz, ‘Kâbe yollarına düşmüş karınca’ meseliyle örülmüştür asırlar boyu. Yahut, Nemrut’un hazırladığı külhanları haber alıp ağzına aldığı suyla İbrahim aleyhisselamın yardımına koşan karınca timsaliyle... Başarının kendi elinde olmadığını bilen, ama beyhude bir iş peşinde olduğunu bildirenlere “Bende bu niyet, Rabbimde bu kudret olduktan sonra...” cevabını verip, “tevfik Allah’tan” diyerek başarıyı O’ndan bilip O’na atfeden karınca misaliyle... Ne dersiniz? “Gayret bizden, tevfik Allah’tan” sözünü, ezbere söylemeden, iki kere daha mı düşünmeli? Biz başarmaya mecbur değiliz. Gayret göstermeye mecburuz biz. Başarı yüceltmez bizi, o Allah’tandır çünkü. Bizi gayretimiz yüceltir, başaramasak bile...
.................................................................
Basit görünüyor değil mi? Başarmaya değil de çabalamaya mecburuz... Değil işte, en azından içselleştiremezsiniz, eğer "başarı ama neye göre" sorusunu soramazsanız... Ve eğer bunlar olmazsa -tıpkı o uzuncana yazıda değinildiği gibi- basit girdi çıktı mantığı üzre düşünmeye alışmış zihniniz niye çabalar varken başarılar olmadığını kavrayamaz bir türlü. İşte bu yüzden Don Kişot sendromu, yani dışarıdan salakça görülse, somut bir sonuç olmasa bile çabalama gayreti ve işte bu yüzden Mona Lisa sendromu -Mona Lisa Smile filmindeki deli gibi çabalayıp da sonuca gidemeyen ama bunun niye böyle olduğunu anlamaya çalışan kadın karakterin yaşadıkları gibi-... Biliyorum, Sanço Panza'sız olduğu halde Don Kişot'luk bu belki ve de yorgunluk verici ama ben mucizelere, insanlara inanmak istiyorum. Çünkü hayat kaos taşıyor, çünkü O var, ne olur ümidimi çalmayın!
..................................................................
"Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın/Benliğim bir kazan ve aklım kepçe/Deliler köyünden bir menzil aşkın/Her fikir içimde bir çift kelepçe... Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş/Mevsimden mevsime girdim böylece/Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş/Fikir çilesinden büyük işkence... Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa/Arzı boynuzunda taşıyan öküz?/Belâ mimarının seçtiği arsa/Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?/Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim/Minicik gövdeme yüklü Kafdağı/Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim/Dev sancılarımın budur kaynağı!... Ne yalanlarda var, ne hakikatta/Gözümü yumdukça gördüğüm nakış/Boşuna gezmişim, yok tabiatta/İçimdeki kadar iniş ve çıkış..." Necip Fazıl'ın Çile şiirinin bazı kısımlarından alıntı, içimden bunu koymak geldi işte.
Bir de bir kaç şarkı ismi yazayım aklıma gelmişken şu sıra en çok dinlediklerimden;

Sunday, November 05, 2006

Fotoğraf: Karın İlk Yağdığı Vakit Duraktan Dolunaylı Bir Manzara
"Film haftasonu" gibi bir şey oldu şu geçen günler. Önce, kardeşimin Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü 'İklimler'i hakkındaki ayrıntılı yorumları ile izlemiş kadar olduğum film... Valla ben zaten n.b.c hakkında Uzak filmi ile boyumun ölçüsünü aldıydım, bir daha izlemeye pek niyetim yok yani ki bu film de isabet buyuruşumu perçinlemiş gibi görünüyor. Ve sonrasında ise dün gece arkadaşlarla art arda seyredilen iki film... Birbirine oldukça zıt oldular ve bünyeler kaldırmakta zorlandı ama sanırım ikisi de seyredilmeye değer -özellikle de ilki-; Something is Gotta Give ve Hotel Rwanda...
..........................................................................
Evet, yazı bittiğine göre bu niye önemli kısmına geçebilirim sanırım :)
Tüm bu yazılanlar, karmaşanın içinde deterministik, basit girdi-çıktı analizleri ve doğrusal sistemler kurarak hayata dair tespitler yapmanın eksikliğini göstermesi açısından önemli sanırım, en azından benim açımdan öyle. Örnekler? En ufağından büyüğüne o kadar çok ki… “terli terli su içme evladım hasta olursun”, “bütün gün kahve içersen uyuyamazsın tabi”, “olumsuz baba-kız ilişkisi, ileriki yaşlarda güvensiz bir kişilik yaratır”, “çalışırsan başarırsın”, "Amerika'nın Irak'a girmesi petrol yüzündendir" vs. vs.
Nitekim bilimin tarihi de bunu yansıtıyor baştan sona. Laplace ne diyor mesela; “bana dünyanın başlangıç koordinatlarını verin, size ne olacağını söyleyeyim”. Yuh diyesim geliyor yani :) Yine deterministik olmayan süreçler sonucu başladığım ekonomi eğitimim süresince fark etmedim belki ama bu bilim de özellikle bu bakış açısı dolayısı ile en az benim zihnim kadar sorunla dolu idi ve beraber gitmemiz gerekiyordu belki psikoloğa :) Çünkü, yazıda da belirtildiği gibi, geleneksel ekonomi, fiyatların hep arz ve talebin eşitlendiği noktada kararlı hale geleceği ileri sürer. Buna göre, bir metanın ilk arz edildiğindeki birim başına getirisi, arz talep eşitliği kurulana dek sürekli azalır. Arz talep eşitliğinde oluşan fiyattan her sapma, buna zıt, denk bir tepkiyle karşılanır. Dengeleyici geribesleme döngüsüdür bu. Bize hep doğrusal denklemler veriliyordu sınavlarda ve Langrange’ı kurup kısıt altında faydayı tek bir noktada maksimize eden değeri buluyorduk ve sevindirik oluyorduk. Üstelik iki artı iki dört eder yani bütün parçalardan ibarettir diyen ikinci bir düşünce eksikliği daha içeriyordu. Atomistik, rasyonel bireyleri toplayıp Aggragate Demand’e ulaşıyorduk bir güzel. Ama işte ne benim ne de ekonominin içi rahattı ki bakış açısı değiştirme çabaları gündeme geldi. Yazıdaki gibi fiziğin bu konudaki katkıları, cognitive economics çalışmaları vs. vs.
Nasıl da fark edilmiyordu ki bu küçük gibi görülen şey? Oysa insan en çok beklenmedik bir anda çıkıp gelenden memnuniyet duyuyordu. En güzel gün doğumları, sıkıntılı bir havanın ardından beklenmedik şekilde olandı, bu yüzden gökkuşağı müthiş zevk veriyordu. İsveçlilerin bu açıdan şanslı olduğunu düşünüyorum çünkü o kadar çabuk ve beklenmedik hava değişimleri var ki burda. Ya da bir sürü ihtimal arasından gerçekleşen, o an yolun o kısmında beklenmedik bir şekilde karşılaşmak bir tanıdıkla. Hatta tuttuğunuz takım için bile bu geçerli. Nasıl yani? Tek başlarına düşününce becereksiz saydığınız bazı oyuncular da dahil olmak üzere 11 kişi bir araya geliyordu ve yapılamaz, zor denilen bir şeyleri gerçekleştirdiğinde seviniliyordu en çok. Barcelona’nın UEFA kupasını alması kimi enterese ediyor Allah aşkına, Galatasaray’ın almış olması yanında. Sanırım takımımı da en çok bu yüzden seviyorum :) Ve evet Kuran’a döndüğümde de, yine yazının tespit ettiği beklentilerimiz şu ya da bu ölçüde tatmin edici gerçekleştikçe sorgulamayı bırakır, sonunda başlangıç noktamızı unuturuz. Her şeyin aynen süreceğini eskiden de öyle olduğunu düşünme, bize bir anlam ifade etmeyenden, değişik gelenden veya denetleyemeyeceğimizden uzaklaşma eğilimindeyizdir bakış açısına dair sarsıcı ifadeler buluyordum; İsa, babasız doğuyordu mesela, çok yaşlı bir babadan ve kısır bir anneden bir çocuk meydana gelebiliyordu ya da bir avuçluk ordular dev büyüklükteki ordulara galip gelebiliyordu…
Ve de işte illa da olan bitene değil de belkilere, olasılıklara, ihtimallere tutunuyordunuz çoğu zaman tıpkı Yılmaz Erdoğan dizelerindeki gibi;
"...Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda/Ben seninle sadece bilmek zorunda kalanların bildiği bir yol üstü lokantasında/Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında/Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim/Ben senin, beni sevebilme ihtimalini sevdim!"
.............................................................
Tüm bunlardan hareketle bazı mevzulara dair dosyama kaydettiğim ve paylaşmak istediğimi belirttiğim bazı yazıları koyabilirm artık. İlk yazı, Feride Cihan Göktan'ın Radikal 2'de Babalar Günü münasebeti ile yayınlanan yazısı...
Babalar ve Kızları
Elektra, Yunan trajedyasında babasına olan tutkulu aşkı nedeni ile annesini öldüren mitolojik kahraman. Aslında bütün kızlar babalarına aşıktırlar. İşte mitoloji ile gerçeklerin nasıl sessiz sedasız birbirlerinin içinden geçtiklerini görüyoruz. Akıl almaz, hayal ötesi gibi görünen mitolojik olayların fantastik kahramanları bilemediğimiz bir zaman ötesinden bize ayna tutuyor. Uzay çağına da gelsek taş devrinden kalma, insana özgü her şey hep aynı hiç ama hiç değişmiyor. Bunun için seviyoruz mitolojiyi. Freud ve Jung gibi ünlü bilim adamları da insan özellikleri ve davranışları üzerine geliştirdikleri kuramlarına bu nedenle bazı mitolojik kahramanların isimlerini vermişler. Mesela Ödip kompleksi, Elektra kompleksi gibi. Bu kuramlara teorilere göre insanoğlu ilk psikoseksüel farkındalığını bebeklik ve ilk çocukluk yıllarında karşı cinsten ebeveyni ile yaşıyor ve tüm erişkin hayatındaki gelişmeler kişinin pek de bilinçli olarak hatırlamadığı ve belki de tümüyle bilinçaltına yerleştirdiği bu döneme ait deneyimleri tarafından şekilleniyor. İşte bilincimiz gelişmeden bilinçaltına yerleşen ve sonraki yıllarda bilicimizi yöneten ve asla değiştiremediğimiz bu çekirdek programımız sayesinde mutlu veya mutsuz oluyoruz. Bir başka özet deyişle 3-6 yaş fallik dönem dediğimiz bu ilk çocukluk günlerinde anne-oğul veya baba-kız ilişkisi tüm hayatımızı etkileyen esas komuta merkezi görevini görüyor. Aslında baba-kız ilişkisi, anne oğul ilişkisinden daha karmaşık ve daha yapay gibi duruyor. Çünkü ana-oğul ilişkisi biyolojik olarak birbirlerinin içinden geçmiş ve içgüdüsel tepkileri barındıran somut bir ilişki. Oysa baba-kız aslında birbirine bedensel ve içgüdüsel olarak yabancı, başka bir kadının annenin seçimi nedeni ile karşılaşmış bir parça genetik benzerliği olan iki yabancı. Ana-oğul ilişkisine göre daha kırılgan daha yapay gibi. İçgüdüsel değil daha entelektüel bir ilişki baba-kız ilişkisi. Bu nedenle ana oğul ilişkisine göre daha çeşitli, daha sevinçli veya daha acıklıdır. Genetiksel olarak benzeşmiş aslında iki yabancının romantik yakınlaşmasıdır.
Bu bebeklik ve çocukluk dönemi romantizminde babaları ile mutlu, neşeli bir aşk yaşayan kız çocukları erişkinliklerinde uygun partnerler ile karşılaşırlarsa Yeşilçam'ın mutlu sonla biten aşk öykülerinin kahramanları gibi sonsuza kadar mutlu olabilirler. Kocalarının hep onları seveceğine, sevgililerinin onları terk etmeyeceğine inanan aşık güvenli kadınlardır onlar. Çünkü sevgili babaları onları ölesiye severek sevilmeyi öğretmiştir onlara. Onlar da hep babalarından bir şeyler buldukları veya bulmak için aradıkları erkekleri çocuk romantizminin o saf temiz dürüstlüğüyle severler. Babaları aşkta güven duymayı öğretmiştir. Güven dolu sevmeyi ve sevilmeyi bilen aşklar yani babalı aşklar yaşamak mutlu çocukluk günlerinin bir uzantısıdır. Eğer çocukluk günleri romantizminde işler yolunda gitmez ve tutkulu baba kız romantizmi hüzünlü ve acılıysa işte bu kızlar gülümsemesi dudaklarının kıvrımında kalakalmış aşk dalgını mutsuz büyük kızlara dönüşürler. İlk sevgililerinin ihanetini, vefasızlığını hiçbir erişkin dönem aşkı unutturamaz onlara. Hep o güvensizliği, vefasızlığı görürler ve bir türlü bilemezler kimi ve neden aradıklarını. Babalarının aşk ve nefret karışımı imgesi kafalarının içerisinde bir yerde her yeni sevgilinin suratına yansıyarak onları ürkütür. Her şey yolunda giderken bile Sinderalla ürküntüsü ile ayakkabılarını ararlar gece yarıları. Babaları onları terk ettiğinden artık onlar terk ederler erkeklerini önceden. İlk aşkları babaları onlara sevmeyi değil sevmemeyi ve gerektiği zaman (!) terk etmeyi öğretmiştir. Babasız aşklar böyledir işte. Ama aşkının peşinden koştururken dizlerinden ve ruhundan yaralanan o küçük kızlar, büyüdükçe yaraları kabuk bağlar ve her sevgili tekrar tekrar kanatır o yaraları sebebini anlamaksızın. Dünyadaki tüm küçük Elektralar babalarını belki de annelerini öldürecek kadar sevebilirler. Yeter ki babaları onların aşklarını öldürmesin. Babasız aşklar yaşamasınlar. Kızlarını seven babaların babalar günü kutlu olsun.
..............................................................
Ne kadar da üzüntü verici idi tablo, özellikle de yazıda bahsedilen olumsuz baba-kız ilişkilerinin cemiyetteki çokluğu düşünülecek olursa. Çünkü yazıya ve onun üzerine kurulduğu psikanaliz yöntemine göre çocukluk devresindeki baba-kız ve anne-oğul ilişkileri, ilerleyen yıllardaki karşı cinsle ilişkileri belirliyordu. Aklıma Elif Şafak ile yapılan bir röportaj geldi mesela. Kendisine babası ile olan ilişkilerine dair sorular soruluyordu ve de o, babasının kendisi için hiç bir zaman olmayan biri olduğunu belirtiyordu. Nitekim babasının soyadı yerine annesininkini taşıyordu ve de yazdıklarının bir yerlerinde inceden inceye hep buna dair kırgınlığı hissediliyordu. Oysa birileri için ne kadar basitti çıkıp "ya bu da hep babası ile olan problemli geçmişinin rantını yiyor" demek. Ya da Kelly Clarkson'un, oldukça da iç burkan klibi eşliğinde söylediği Because of You şarkısı geliyordu aklıma (http://www.youtube.com/watch?v=Bqj-n0IG1Ik) Oysa bu kadar basit değildi işte, olmamalıydı. A'lar B'ye bu kadar kolay götürmemeliydi insanı. Kabul, etkileri bir ömür kalıyordu belki ama sabit değildi, değiştirilemez değildi. Zaten insanın güzelliği de buradan gelmiyor mu yani her an değişime, ve özellikle daha iyi doğrultusunda, yetenekli oluşu... Tıpkı ilk koyduğum uzun yazıdaki gibi yani. Bunları düşünmek rahatlatıyor beni, ama rahatlatıyor diye bunlara inanıyor da değilim sanırım bilakis rahatsız olduğum için bunları bulup rahatlama yolunu seçiyorum yani. İşte neyin ya da nelerin sebep neyin sonuç olduğuna dair bir çelişki daha :)

Saturday, November 04, 2006

Burdaki havaya dair tahminlerim tutmamış olabilir ama sanırım İstanbul ile ilgili olanlar isabet buldu. Şom ağızlılık mı ettim bilmiyorum da kolay gelsin diyeyim yani çünkü 'kar' denilen güzel hadise maalesef İstanbul'da bir tür eziyete dönüşüyor.
Dün bir kısmını aktardığım ve Mustafa Cemal'e ait olan yazının kalan kısmını koyacağım aşağıya. Aslında yazının orjinalinde resimler ve diyagramlar var ama anlatmak istediğim şey için bu kadarının da kafi geldiğini düşünüyorum. Yazının orjinaline şu adresten ulaşılabilir: http://members.tripod.com/MustafaCemal/Articles/KAOS/Kaos1.htm
..............................................................
Geribesleme
Doğrusal olmayan sistemlerdeki bu kararsızlık, başlangıç koşullarına yüksek duyarlılık nereden kaynaklanıyor? Küçük nedenler nasıl olup da dramatik etkilerde bulunabiliyor?
Bu soruyu yanıtlamak için doğrusal olmayan sistemlere biraz yakından bakalım. Ne zaman bir öğenin davranışının sonuca etkisi, bu sonucun bilgisini kullanan başka bir öğenin davranışı tarafından belirleniyorsa orada doğrusallık bozulur. Doğrusal olmayan bir sistemde, öğeler, birbirlerinin davranışlarının ne sonuç vereceğini öngörür ve buna bağlı olarak birbirleri üzerinde pekiştirici, ivmelendirici, zayıflatıcı, susturucu veya geciktirici müdahalelerde bulunurlar. Bu müdahaleler, çoğunlukla geribesleme döngüleri yoluyla gerçekleşir. Saf bir doğrusal sistem hiçbir geribesleme içermez. Aslında bu yüzden dünyanın geometrisi doğru değildir; kırıklı, sivrili, çatlaklı, engebeli, zikzaklı, kesikli, parçalı, çatallı, dallı budaklı, girintili çıkıntılı, eğri büğrüdür.
Geribesleme, gönderdiğinizin size bilgi yüküyle geri gelmesi diye ifade edilebilir. Üstünüzü başınızı düzeltmek için aynaya bakarken aynanın yaptığı, sizden aldığı görüntüyü size geri göndermektir. Bu sayede, olduğunuz halinizi olmak istediğinizle karşılaştırır gerekli düzeltmeyi yaparsınız. Yolda görünce size verdiğim selamla, sizi tanıdığımı, saydığımı bildiririm. Ama aynı zamanda örtük bir sorudur bu. Sizin karşı selamınız da bana, tarafınızca tanındığımı ve sayıldığımı bildiren bir geribeslemedir. Aldığım selamla, eylemli olmasa da ilişkimizin sürdüğünü, gerektiğinde size başvurabileceğimi öğrenmiş olurum.
Geribesleme terimi, enformasyonun alandan verene aktığı tam bir dairesel döngüye tekabül eder. İki tür geribesleme var; biri sapmayı kuvvetlendiren pekiştirici geribesleme, öteki istikrarı sağlayan dengeleyici geribesleme. Bisiklet kullanmayı öğrendiğiniz günleri, küçücük bir sapmanın nasıl kuvvetlendiğini, olanca gayretinize rağmen nasıl devriliverdiğinizi anımsayın. Ustalaştıkça beyniniz bu sarsılmaları, dengeden sapmaları izlemeyi, aldığı geri bildirimi çabucak hesaplamayı ve motor hücrelerinize yerinde komutlar vermeyi öğrendi. Devrilmeden sürebilmeniz, dengeleyici geribesleme döngülerinin hızlı çevrimi sayesinde olanaklı oldu.
İstikrar (Dengeyi Sağlayan Geri Besleme)
Kertenkele soğuk kanlı bir hayvandır, beden ısısı düştüğünde, güneşin altına gider; yükseldiğinde gölgeye geri döner. Gidiş gelişlerle beden sıcaklığını uygun derecede tutmaya çalışır. Kertenkelenin bu davranış örüntüsü, ihtiyacı olan sıcaklık değerlerindeki sapmayı olumsuzlayan bir geribesleme döngüsüdür. Bu yüzden bu tür geribeslemeye, sönümleyici, dengeleyici veya olumsuzlayıcı geribesleme deniliyor.
…………
Geleneksel ekonomi, fiyatların hep arz ve talebin eşitlendiği noktada kararlı hale geleceği ileri sürer. Buna göre, bir metanın ilk arz edildiğindeki birim başına getirisi, arz talep eşitliği kurulana dek sürekli azalır. Arz talep eşitliğinde oluşan fiyattan her sapma, buna zıt, denk bir tepkiyle karşılanır. Dengeleyici geribesleme döngüsüdür bu. Aynı üretim koşullarında, bir metanın fiyatı yükselirse, o metaya olan talep düşer ve yeni üretim teknikleri araştırılır, fiyat düşerse talep artar ve eski teknolojiler atılır. Veya talep düşer satışlar azalırsa firma üretimi yavaşlatmakla, eski teknolojileri atmakla fiyatı yukarı çekerler, tersine talep yükselir satışlar artarsa firmalar üretimi arttırmakla, yeni teknolojiler kullanmakla fiyatı düşürürler. Böylece sonunda denge noktasında bir fiyat oluşur. Eğer bu fiyat belli bir kar oranını sağlayamıyorsa, o zaman sermaye başka bir üretim alanına yönelir. Göreneksel teoriye göre, arz ve talebin dengelendiği noktada oluşan bu fiyat, kaynakların en iyi kullanıldığı ve tahsis edildiği düzeye tekabül eder. Aynı işlevi gören iki metadan hangisinin pazar payını yükselteceği, kalite farklılıklarına bağlıdır ve kazanan her yerde ve her zaman en iyi olandır. Eğer yetenekliyseniz, çalışkansanız ve eğitimliyseniz, önünüzde hemen hiçbir engel yoktur. Göreneksel ekonomi sadece mükemmelleri ve bu mükemmeller arasındaki rekabeti tanır. Ama yanısıra sizin gibiler veya size yakın kimseler hep bulunacağından, asla tek başına tam bir hakimiyet kuramazsınız. Bu da, göreneksel ekonomiye göre, piyasa ilişkileri özgürlük ve demokrasi demektir.
Dengeleyici geribeslemede, ortamdaki başvuru değerinden bütün sapmalar, uyarsızlıklar, denk ve zıt bir değişme yaratılarak bu değere doğru çekilir. Girdideki her eksi, çıktıdaki artıyla karşılanır. Dengeleyici geribesleme döngüsü, bir amaç, hedef doğrultusunda sistemdeki statükoyu koruyup, değişmeyi olumsuzladığı için kaos düşmanıdır. O bir, dizginleme, tek tipleştirme, evrenselleştirme kendini doğrulama, kararlılık, istikrar, durgunluk, seçme, toparlama, bütünleme, mükemmelleştirme, düzen kurma ve düzeni koruma mekanizmasıdır. Hesapçı aklı temsil eder. Sistemin örgütleyici ilkesidir. Alışkanlıklar, ahlak yargıları, dinsel ve hukuksal kurallar, güç ve para hep geribesleme döngüsünün başvuru değerleri olarak işlev görürler.
İdeal bir dengeleyici geribesleme, değişmeyi mutlak engelleyeceği için zamanı durdurur. Bu yüzden olup bitenin hep süreceğini düşünmeye eğilimliyiz. Ama her durgunluk, kararlılık, istikrar veya düzen görece öyledir. Dengeleyici geribeslemenin bulunmadığı yerde istikrar da kesinlikle yoktur. Belirlenmişlik bulunmadığı için seçim de yoktur. Ama ancak kaos varsa dengeleyici geribesleme vardır ve kaos onun içinden çıkar.
Sapma (Pekiştirici Geri Besleme)
George Bénard Shaw, bir yerde şöyle söylüyor: “Akıllı kişi kendini dünyaya uyarlar; akıllı olmayan ise dünyayı kendine uyarlamakta direnir. Dolayısıyla bütün gelişme akıllı olmayana bağlıdır.” Evrim sapmalar sayesinde olanaklıdır. Elbette, sapmaların serpilme ortamının bulunması şartıyla. İşte bunu sağlayan, pekiştirici geribeslemedir. Pekiştirici geribesleme, minik sapmaları veya hataları her çevrimde daha da büyülterek pekiştirir. Sapmaları olumladığı için buna aynı zamanda olumlayıcı geribesleme deniliyor.
…………………….
Pekiştirici geribeslemeyi anlatan pek çok deyişimiz var. “İştah yedikçe gelir,” “Rüzgar eken fırtına biçer,” “Şiddet şiddeti doğurur,” bunlardan bazısı. Bir de “Para parayı çeker” deriz. Benden biraz daha fazla paranız varsa, ileride bana göre daha fazla para kazanma şansınız var demektir. Daha çok satın alabilir, bununla daha çok üretebilir ve daha çok satabilirsiniz. Sermaye birikiminiz, kar topunun yuvarlandıkça irileşmesi gibi giderek büyüyebilir. İkimiz birbirimizden öyle uzaklaşabiliriz ki, sonunda karşı yakaların insanları olabiliriz.
Değişme hep değişmek istemeyene karşı olduğundan, her zaman kararsızlaşmaya, istikrasızlaşmaya tekabül eder. Bu yüzden sapmaları pekiştiren geribesleme sürecinin önünde hep birden çok alternatif vardır. Aynı minik sapma çok çeşitli mecralara girebilir. Başlangıç koşullarına bu duyarlılık yüzünden süreç tersinmezdir. Ama süreç başlar başlamaz bir yörüngede kilitlenir ve ortaya çıkacak yeni oluşum tamamen izlenen bu yörüngeye bağlıdır. Pek çok büyük lider, büyük bilimci, büyük işletmeci, hatta büyük kentler, büyük imparatorluklar, bu büyüklüklerini, kendilerine özgü davranışlarına veya doğalarına değil, böyle bir pekiştirici geribesleme döngüsüne borçludurlar. “Doğru zamanda, doğru yerde bulunmak” çoğu kez, bu büyüklerin bilerek yaptığı bir şey değildir. Onları son halleriyle anlamaya çalıştığımızda, katı bir determinizm arama eğilimi gösteririz, başarılarını büyük bir isabetle ortama uygun davranabilme yetilerine yorarız. Oysa, diğerlerine göre daha erken uğradıkları fark edilemeyecek kadar küçük sarsıntı veya ani değişikliğin tetiklediği zincirleme değişmelerin ürünüdürler ve ortama uymaktan ziyade yeni bir ortam yaratmışlardır. Tarihçi E. J, Hobsbawn’a göre İngiltere, tekstil sanayisini kuran ilk ülke olduğu için dünya pazarına hükmedebildi. İngiliz sanayi devrimi, diğer ülkelerin gelişmesi pahasına kuvvetlendi ve böylece bir dünya imparatorluğuna dönüştü. Japon mucizesi veya bilgisayar sanayisinin devi Microsoft firması benzer bir sürecin örneğidir.
Kaos ancak olumlu pekiştirici geribeslemeyle olanaklıdır ama hep daha geniş bir dengeleyici geribesleme sistemini iterek meydana gelir ve hep bir başka dengeleyici geribesleme sistemince çekilir. Değişme, dolayısıyla zaman, pekiştirici geribeslemeyle olanaklıdır. Pekiştirici geribesleme bir değiştirme, çeşitleme, dağıtma, düzensizleştirme, farklılaştırma, ıraksatma, bireyselleştirme, sivriltme, yenilik, istikrarsızlık, mutasyon mekanizmasıdır. Yaratıcı aklı temsil eder. Kendi kendini beslemek yoluyla bulunduğu statükoyu bozup ondan sürekli uzaklaşan, sistemi kararsızlaştıran, sapmaları büyüten pekiştirici geribesleme olmasaydı, değişme ancak dış kuvvetlere bağlı kalırdı. Dolayısıyla, ne büyüme, ne evrim ne de kaos olurdu.
Lojistik Harita
Dengeleyici geribeslemenin hedef güder bir davranış üretip her şeyi amacına uydurmaya çalışırken, pekiştirici geribesleme üssel bir büyüme (veya küçülme) sergileyip belli bir başlangıç noktasında her yörüngeye girebiliyor. Dengeleyici geribesleme bir ve aynı noktaya çeker gibi, pekiştirici geribesleme ise bir ve aynı noktadan iter gibi davranmaktadır. İşte bu itici ve çekici döngüler birbirleriyle etkileşerek doğrusal olmayan bir davranış üretmektedir.
Pekiştirici geribesleme asla bulunduğunuz konumda kalmanıza izin vermez, hemen iter. Dengeleyici geribesleme ise, sizi asla bırakmaz, hep bulunduğunuz noktaya çeker. İkisi de doğrusaldır…Onları doğrusal olmaktan çıkaran birliktelikleridir. S modeli, her ikisi de doğrusal olan pekiştirici ve dengeleyici geribesleme döngülerinin birliği, doğrusal olmayan yeni bir geribesleme döngüsü ortaya koyuyor... Yaşam, hiç birine ayrıcalık tanımadan, pekiştirici ve dengeleyici geribesleme mekanizmalarının karmaşık birliğinde belirir. Geribeslemenin olduğu her yerde tekrarlanıp duran, yinelgen bir nedensellik vardır: A oluyorsa B; B oluyorsa A olur. Hava bulutluysa yağmur yağar, yağmur yağıyorsa hava bulutludur gibi. Doğrusal olmayan geribesleme döngüsü ise aşağıda göreceğimiz başka bir nedensellik ilişkisine dayanıyor.
…………………………
Alışageldiğimiz nedensellik anlayışı doğrusaldır. Sürtünmesiz bir düzlemde hareketsiz bir top düşünün. Minicik bir darbe onu devindirecektir; kazandırdığınız ilk hızı sonsuza kadar taşıyacak, başlangıç koşullarına sadık kalacaktır. Bu topu alıp bu sefer ilk bulunduğu yerin az berisinden aynı hızı kazandırarak olursanız. Çizeceği yörünge, ilkinden ne kadar beriye yerleştirdiyseniz o kadar mesafeyle, paralel bir hat olacaktır. Çünkü gene başlangıç koşullarına sadakatini koruyacak, her seferinde, A oluyorsa B olacaktır. Buna aynı zamanda determinist veya belirlenimci nedensellik de deniliyor. Doğrusal sistemler zamansızdır; geçmişte de, gelecekte de şimdi de aynıdır. Mutlaka zaman terimini kullanacaksak, bu sistemlerde zaman, değişmeden bağımsızdır.
…………………………….
(Doğrusal olmayan nedenselliğe gelince) rastlantıyı ve zorunluluğu, olasılığı ve kesinliği, olumsallık ve özeselliği, çeperlilikle çepersizliği, karar verilemezlikle kararlılığı birleştiren, aynı nedenin yol açabileceği tanımlı fakat olumsal bir olanaklar çokluğunu yaratan organik nedensellik bu. Bu yüzden her şeyin kendi özgül tarihi vardır. Bu yüzden her şey birbirinden farklıdır ve aynı zamanda, her şey birbiriyle ilişkilidir.
Varoluş, denge ve dengesizliğin, istikrar ve sapmanın, düzen ve düzensizliğin birliğidir. Tam düzen de, tam düzensizlik de yok oluştur. Varoluş, ister hücre olsun, ister toplum; ister emek süreci olsun ister dostluk, sürekli düzensizsizleştirme halidir.

Friday, November 03, 2006

Karın tutmayacağına dair öngörülerim doğru çıkmadı ve gayet soğuk bir kaç gün geçirmiş olduk. Özellikle de bu sabahın köründe okula giderken, her ne kadar güneş yüzünü gösterse de, bunu daha bir hissettim ama şükür sınıfımdaki diğer vatandaşlar gibi donmadan okula varmayı başarabildim :) Bu arada, Türkiye'dekiler sevinmeyin öyle, kar burdan sonra sizin kapınızda haberiniz olsun yani. Hatta Edirne sınırlarına girmiş olabilir bile şu an itibariyle. Bahçeşehir'de okurkene, kendisi bir rivayete göre İstanbul'dansa Edirne'ye yakın bir yerde bulunmaktadır, niye o denli donduğumu şimdi daha iyi anlıyorum yani. Lakin şimdi de o soğuğun asıl kaynağına gelmiş durumdayım. Hayırlısı...
.............................
"Seçtiklerim" diye bir dosyaya doldurduğum bazı yazıları buraya koymayı düşünüyorum da hepsinden önce, benim için çok çok temel bir mevzuya dair bir yazıyı paylaşmak istedim. Yazı oldukça uzun ve fizik ile ilgili teorik bilgiler içerdiği için onu kısaltmaya ve anlaşılabilir bir bütün haline getirmeye çalıştım. Ve de ufak :) dokunuşlar yaptım üzerinde. Bu, niye önemli? Önce yazı...
KAOS VE KARMAŞIKLIK
“Siz hiç küre şeklinde bulut, koni şeklinde dağ gördünüz mü?” Mandelbrot
Kaos mutluluktur, çünkü özgürlüktür. Önünüzde uzanan engin bir kırdır. Koruğun yeşilidir. Doğumdur, ciğeriniz patlayasıya havayla dolar, gerilir, acır, yüzünüz buruşur; sert bir refleks, haykırışı andıran bir sesle havayı boşaltır, hemen ardından bir kuvvetli soluk daha...
Kaos sevimlidir, komiktir. Güzeldir, okşamak, kucaklamak istersiniz. İlk günahtır. Kendini tanıyıvermedir. Meraktır, zihnin bir oraya bir buraya koşuşturup durduğu… Çelmelenmiş aklın kahkahasıdır.
Kaos bunaltıdır, çünkü özgürlüktür. Dağ soğuğu, kış beyazıdır. Doğup kalakalmadır, muhtaçlıktır, yoksunluk, zayıflıktır. Ana rahmini özletecek kadar pişmanlıktır. Hakikatsizliktir. Körün körle dövüşüdür. Keyfiyettir, başına buyrukluktur. Zorbanın, zalimin, haydudun, eşkıyanın, yol yordam bilmezliği, erdem tanımazlığıdır. Düzendir, düzer. Tornadonun, kasırganın, fırtınanın, depremin selin gazabıdır, kaçıp gitmek en iyisi… Burgaçtır, bir kara deliktir ne var ne yok içine çeken. Kaos düzendedir, düzen kaosta. Çünkü her şey değişir.
Günlük dilde kaosu, dağınıklık, kargaşa, keşmekeş, başıbozukluk, düzensizlik, hercümerç, dağdağa sözcüklerine yakın bir mana vererek, olumsuzladığımız durumlar için kullanıyoruz. Sözcük Yunanca’dan geliyor (khaos), yarık, boşluk, uçurum, hudutsuzluk, ıssızlık, girdap manalarını taşıyor.
Günlük dilden geçmiş olmakla birlikte kaos terimi, denetlenemeyen, öngörülemeyen küçük değişikliklerin büyük sonuçlara yol açtığı veya büyük değişikliklerin bir şey olmamışçasına sönümlendiği bir dünyanın kapısını aralamaya cesaret eden bilimcilerin dilinde farklı bir anlam kazanır.
Kaos, hareketler, taşınmalar, doğumlarla ... büyümeler, yıpranmalar, başkalaşmalarla ... onarmalar, iyileşmeler, kırılmalar, yıkılışlar, patlamalar, heyelanlarla ilgilidir. Oluş, bozuluş ve evrilişin, kısacası dinamik sistemlerin kuramlaştırılmasıyla ilgilidir.
Her şey değişir
Süreklilik ve farklılık değişmenin iki kipidir. Önünüzdeki masayı iterseniz, yerinden kıpırdamak istemez gibi direnir. Otobüsün frenine basıldığı zaman, durmasından hoşlanmamış gibi ileri doğru kaykılırsınız. Kurumlar, toplumlar değişmeye direnir. Kritik edilmeyi sevmeyiz. Bir insanın gönlüne girmenin en kestirme yolu onu onaylamaktır, hatta daha iyisi övmektir. Ama buna rağmen “Her şey değişir”. Kimse değişmeyen bir şeyle tanışmamıştır. Çekene karşı hep iten, itene karşı hep çeken vardır. Yaşam hep dengeden uzak koşullarda oluşur. Kaos düşüncesinin en temel kavramı değişmedir.
Değişme hep bir farklılaşma, olmayan bir şeyin meydana gelmesi olduğu için eski düzenin rahatını kaçırır. Değişmeyi kavramak isteriz. Nasıl değişecek, nereye doğru değişecek, ne çıkacak? Aslında bir bakımdan geleceği bilmek istemek demektir bu.
Kötü de olsa geleceği bilmek isteriz. En azından önlem almak için. Bilim amacını başından beri, olanı anlamak ve açıklamak, olacağı öngörmek ve denetlemek olarak koymuştur. Ay dünyanın çevresinde bir ayda döner, dünya güneşin çevresinde bir yılda döner, Jüpiter güneşin çevresinde 11 826 yılda bir döner. Halley kuyruklu yıldızı 2061 yılında dünyanın yakınından geçecek. Formülleri var, siz de hesaplayabilirsiniz. Günlük yaşamda da öngörebiliyoruz. Güneş doğacak diyoruz doğuyor. Kalemi bıraksam düşer diyorum, düşüyor.
Fakat yaşam, ne elimizdeki formüllerle tamlıkla ifade edilebilecek kadar yalındır ne de formüllerin hesaplanmaları ve uygulanmaları kolaydır. O zaman sadeleştirme, basitleştirme, eğri büğrülükleri doğrusallaştırma yoluna gideriz. Hava ısındıkça daha çok terleyeceğimizi, doların değeri yükseldikçe lirayla daha az şey satın alacağımızı, davula hafif vurursak düşük, sert vurursak şiddetli ses çıkaracağını söyleriz. Ve beklentilerimiz şu ya da bu ölçüde tatmin edici gerçekleştikçe sorgulamayı bırakır, sonunda başlangıç noktamızı unuturuz. Her şeyin aynen süreceğini eskiden de öyle olduğunu düşünme, bize bir anlam ifade etmeyenden, değişik gelenden veya denetleyemeyeceğimizden uzaklaşma eğilimindeyizdir. Bilimciler de doğrusal formülasyonlara indirgeyemedikleri hemen her problemden kaça gelmişlerdir. Matematik, ünlü kesinliğini, doğrusallık ve toplanabilirlik varsayımından alır.
Kaos, sürekli sadeleştirmeler, basitleştirmeler, yuvarlamalar, yaklaştırmalar, yerelleştirmeler, yalıtmalar, doğrusallaştırmalar ve genelleştirmeler sonucunda yaşamın unutulmuş karmaşıklığıyla ilgilidir. Sürekli olan, var olan, dengede olan, burada, hazırda, şimdi olan üzerinde düşünmeye alışmışızdır. Kaos teorisi, farklılaşmayı, olmakta olanı, geleceği öngörülemez olanı, dengesizliği gündeme getirerek sürekliliğe ve farklılığa değişik bir bakış getirmektedir.
En kısa mesafe eğridir
Bir pazar sabahının alaca karanlığında bisikletinizle iniş çıkışsız, çukursuz tümseksiz, boş ve uzun bir caddede ilerliyorsunuz. Hava çok güzel. Bedeninizin bu iki tekerlekli makineyle bütünleştiğini hissediyorsunuz. Hızınızla, pedala uyguladığınız kuvvet arasında sistemli bir ilişki olduğunu fark ediyorsunuz. Küçücük bir kuvvet küçücük, büyük bir kuvvet büyük bir hız artışı sağlıyor. Bacaklarınızın pedala uyguladığı kuvvetin sistemin girdisi, hızınızın ise çıktısı olduğunu anlıyorsunuz. Hızınız, uyguladığınız kuvvetle sabit orantılı değişiyor.
Hız ve kuvvet arasında doğrusal bir ilişki var demektir bu. Doğrusal sistemlerin ilk özelliği şudur: Küçük nedenlerin etkisi küçük, büyük nedenlerin etkisi büyük olur. Bisikletinizin yedek bir elektrik motoru bulunsaydı durum yine buna benzeyecekti. Motorun uygulayacağı çevirme kuvveti ile bisikletin hızı sabit orantılı olacaktı. Hem motoru çalıştırıp hem de pedal çevirerek ulaştığınız hız, bunların bir başına etkinken kazındıracağı hızların toplamına eşit olacaktı. Bu da doğrusallığın diğer koşulu. Doğrusal sistemlerde, bütün, öğelerin toplamına eşittir; ne fazla ne eksiktir. Son damla bardağı asla taşırmaz ha bire dolar durur, veya bardağı boşaltan son damla da yoktur, sürekli boşalır durur. Bu yüzden doğrusal bir sistem kararlıdır, öngörülebilirdir, kesindir ve dolayısıyla, kaosa yer vermez.
İşte dünyada olup biteni formülleştirmek için bilimde ve günlük yaşamda benzer yalıtmalar yapıyoruz. Yaşamı doğrusallaştırıyoruz, daha doğrusu doğrusal modeller kuruyoruz. Dünya küreseldir ama binaların temellerini düzlem varsayımıyla atarız. İki nokta arasındaki en kısa mesafe eğridir ama doğru muamelesi yaparız. Newton’un kurucusu olduğu 300 yıllık geleneksel bilim bu tür basitleştirmeler üzerine oturur.
Aslında bisikletle kurduğunuz sistemin doğrusal olmadığını başından beri bilirsiniz. Çevre etkiler; rüzgar kah göğsünüze doğru eser engeller, kah arkanızdan eser destekler. Ne kadar düz olursa olsun, cadde pürüzsüz değildir. Bisikletin lastik kıvrımlarına sıkışan taş parçaları kavrama kapasitesini düşürür. Pedalı çevirme hızınızı arttırdıkça ivmelenebilirsiniz. Isınma bilyelerdeki sürtünmeyi arttırır dolayısıyla hızlanma yeteneği zayıflar. Hem siz yorulursunuz hem bisiklet. Bir süre sonra takatsiz kalır aynı kuvveti aynı sıklıkta uygulayamaz hale gelirsiniz.
Soyutlaması ne kadar güç olursa olsun, doğrusal modeller idealleştirmelerdir. Doğrusal dünya sadece bizim kendi kurduğumuz iki boyutlu bir dünyadır; hakiki dünya içerisinde yaklaşıklıktır. Zaten yaşamda doğrusallık olmadığı için kaos vardır. Ama geleneksel bilim anlayışı, kurduğu doğrusal modellerin yaşama uymazlığını, ihmal edilebilir “hata,” “gürültü” veya “sapma” olarak kabul eder. Bu da her doğrusal kuram, şu ya da bu düzeyde yanlıştır demek oluyor. İşte bu yüzden, geleneksel bilim, yanlışlanabilirliğe görece duyarsızdır ve sürekli bir doğrulama takıntısı içindedir.
İki artı iki dört etmez
Peki kaos, yaşamda nasıl ve nerede meydana gelir? Bir orman köylüsü olduğunuzu düşünün. Yaşlanmış ağaçları kesiyor, uygun boyutlarda doğruyor, sonra kütükleri taşıyarak belli bir yere yığıyorsunuz. Diyelim bir kişi saatte 2 kütük taşıyabiliyor; iki kişi ayrı ayrı 4 kütük taşır. Ama iki arkadaş kütüğün iki ucundan yüklenirseniz, diyelim saatte 5 kütük taşıyabiliyorsunuz. Yani, iki kişinin bireysel hızlarının toplamı, elbirliği yaptıklarında, birleşik hızlarından küçük olur. Diyelim üç kişi taşırsanız birleşik hızınız daha da büyüyebilir ama belli bir tepe değerden sonra, her yeni katılan kişi birleşik hızı düşürmeye başlar. Yani bu süreçte doğrusallık yoktur ve bireysel taşıma hızlarının toplamı, çoğunca birleşik taşıma hızına eşit değildir. Doğrusal olmayan sistemlerin birinci özelliği, girdilerin toplamının çıktıya eşit olmamasıdır. Bu da bireylerin davranışını anlamak için bütünü ele almak zorundasınız demek oluyor, çünkü iki artı iki dört etmiyor. Bireylere, tek başlarınayken onlarda olmayan bir nitelik kazandırır bütün. Sadece doğrusal sistemlerde parçalar, hem kendi başlarınayken hem bir aradayken aynı davranışları gösterir.
Diyelim küçük bir sakatlanma geçirdiniz. İki kişi birlikte taşıyorsanız, durumunuzu gören arkadaşınız biraz fazla yüklenerek sizin eksiğinizi kapatabilir. Ama şu da olabilir; arkadaşınız fazla yüklendiği için zamanla o da sakatlanabilir ve ikiniz birden taşıyamaz hale gelebilirsiniz. Girdideki değişme büyüklüğü, çıktıya aynı oranda yansımaz. Bu da doğrusal olmayan sistemlerin ikinci özelliğidir; küçük değişmeler devasa etkiler yaratabilir. Küçücük bir sarsıntı, sistemin davranışını kaosa sürükleyebilir.
Özetlersek, doğrusal sistemlerde bütün parçaların toplamına eşitken, doğrusal olmayan sistemlerde eşit değildir. Doğrusal sistemlerde küçük değişmeler küçük, büyük değişmeler büyük etkiler yaratırken, doğrusal olmayan sistemlerde küçük değişmeler büyük, büyük değişmeler küçük etkiler yaratabilir. Bu yüzden kaos sadece doğrusal olmayan sistemlerde meydana gelir. Doğrusal bir sistemin geometrik imgesi doğrudur, doğrusal olmayan bir sistemin geometrik imgesi ise eğridir. Ama her eğri doğrusal olmayan bir ilişkiyi temsil etmez. Doğrusal ilişkiler mutlak kararlıdır, tek yörünge izlerler; doğrusal olmayan ilişkiler ise kararsızlaşabilirler ve birden fazla yörünge izleyebilirler. Ancak hiç bir müdahaleye uğramayan ideal bir cismin hareketi, doğrusal bir yörünge çizebilir. Oysa doğrusal olmayan bir sistem en az iki öğenin etkileşiminin ürünüdür.

arkası yarın (inş.)..:)