Views From Linköping

Thursday, March 29, 2007

"The same battle in the clouds will be known to the deaf only as lightning and to the blind only as thunder." (Santayana) Yani Türkçesi, bulutlardaki dövüş/cenk'i sağır olan sadece ışık olarak görürken kör olan yalnızca sesi duyacaktır. Yani aynı şey aynı anda birine ışık, öbürüne ses olacaktır. 'Cognitive Science'/Kognitif Bilim'de buna 'frame'/çerçeve -zihin için tabi- deniyor. Bilgi ve gerçekliğe dair tartışmalara uzanmak mümkün buradan ama ben başka şeyler dile getirmek istiyorum.

Geçenlerde dile getirdiğim şairlerden biri olan Zafer Ekin Karabay'ın hayatına dair bir şeyler okurken bir şey dikkatimi çekti, şey diyordu; herkesin bir başkasına rağmen mutlu olduğu bir yaşama daha fazla dayanamazdım. Ne gariplik vardı burda? 29 yıl içinde kaldığı yaşama bakıp ağırlıklı olarak bunu görüyordu; zero-sum game/sıfır toplamlı oyun! Yani Türkçe tabiri ile birilerinin kazancı mutlaka birilerinin kaybı demekti. Üstelik bu, engellenemez, kaide gibi bir şey idi onun için. Buna deneyerek karar vermişti belki de çünkü bir kısmını alıntı olarak verdiğim "Trafik" şiirinde şöyle diyordu;

Kentin baskısı kaldı bize
Ve ışıkları trafiğin ya da kazası

Oysa biz hep bir düş kazasında
Yitirdik arkadaşlarımızı

Karşıdan karşıya geçerken
Eli bırakılan çocuklardık

O insan kalabalığındaki
Son gülümsemesiydi annemizin

Sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!

Ortada kısımlar özellikle sağ-sol dönemindeki deneyimlerine ya da yukarıda dediğim gibi denemelerine atıf içeriyordu. Düş kazası diyordu olay için... Yani olması belki de imkansız bir düş diyordu uğruna çaba sarf ettiklerine. Ya da sonradan böyle karar vermişti. Belki bu bakış açısı eylemine yol açmıştı ki o halde daha da öncelerden getiriyor demekti bakış açısını ya da eylemlerinin neticesindeki sonuçsuzluktan sonra bu bakış açısına sahip olmuştu, kimbilir... Açık olan şuydu ki her gün perdelerini açıp baktığı dünyayı algılama şekli farklıydı, herkesinki gibi ama onun durumunu zorlaştıran şuydu ki gördüğü şey dayanılmaz geliyordu ve de geri döndürülemez, düzelemez... Benzer bir bakış açısı ya da çerçevelenmeyi N. Marmara'da da görmek mümkün idi ki ne diyordu "Beklemek" şiirinin dizelerinde;

Taşıl kaygısı kaotik özlem
Neydi beklediğimiz ve gelecek olan
Salt acı
Sonsuz yeşil sonsuz gelişkin bir orman
içinde göllerini nehirlerini çağlayanlarını
Gök kuşaklarını yitirdiğimiz kara sözcük
Yokluğun dayattığı doğurgan sözcük: acı
Bir deniz kızının uçma tutkusu
Belleğin unutuş çılgınlıklarında
Bilinmeyen organizmalar dönüştürürken
Bedenlerimizi duygularımızı ben'imizi
Çürüyorduk... kaçış yoktu... çıkış da...

Yeşil maytap patlatan sahte mesihin sözleri
Yalandı acımasızdı efendilerin belirlediği
Ölçtüğü biçtiği yaşattığı kendimiz
Umarsız öte benler=nesneler
Ağlayın
Ağlayın ve kanayın
Yok olduğunuz irin zamanında

Peki neydi aksak olan? Ya da ne yapmalıydılar? Yani bunları görüyorken yaşamda yokmuş gibi mi davranmalıydılar? Klasik bir tabirle "bardağın dolu tarafı"nı mı görmeye zorlamalıydılar kendilerini yaşama tutunabilmek için? Bu bir tür Pollyannacılık değil mi idi? İşte bu noktada, yazıya giriş yaptığım kısımla bağlantısı geldi aklıma. Doğru, bunların hepsi doğruydu. Reddedilemeyecek kadar aşikar idiler ama önemli olan şu ki, kanımca, onların gördüğü gerçekliğin bir kısmı sadece. Meşhur bir hikaye vardır hani, karanlıkta bir odaya teker teker alınan adamlardan bir fili ellemeleri ve de onua dair tespitte bulunmaları istenir de herkes başka başka yerlerini ellediğinden filin ortaya bir sürü aslında hiçbiri 'fil' olmayan fil tasvirleri çıkar. Hayat o kadar çok girift ve karmaşık katmandan oluşuyor ki tek bir noktadan bakmak çok çok yetersiz kalıyor. Hatta hayatın kendisine bile gitmeye gerek yok, son aldığım AB dersinden edindiğim en büyük çıkarım şu; herkes süreci kendince açıklamaya çalışıyordu işte efendim yok federalism mi idi, neo-fonksüyonalizm mi idi, governance mı idi... Hiç biri değildi ve de hepsiydi :) Ekonomide karışık ilişkileri anlatabilmek için "çok katmanlı oyun" tabiri kullanılır. Ama insan oğlu anca 3'lüyü, en fazla 4'lüyü anlayabiliyorken hayatın belki yüz belki bin katmanlı olduğunu düşünecek olursak gidişatı anlamanın ne denli zor olduğu daha bir ortaya çıkar sanırım. Buraya kadar anlattıklarımı özet halinde geçen bir alıntı yapacak olursam; "Olay ve olayın anlamı farklı iki şey(dir). Olay duyu organlarının alabildiği enerji karmaşasıdır. Bardaktaki suyun görüntüsü, küçük kızın yüzü, baktığımız şekil, arabanın plakasındaki yazı birer “olay”dır. Olayın algılanıp yorumlanmasıyla “anlam” oluşur. Bir olayın biri tarafından algılanıp, yorumlanıp, bilincinde anlamlandırılmış durumuna fenomen denir. Bir tek olay vardır ama her algılayana göre farklı fenomenler oluşur. Yarısı boş bardak gören de haklıdır, dolu gören de. Farklılık hangi zeminden baktıklarındadır." (Doğan Cüceloğlu) İşte alıntının sonundaki kısımdan hareketle, tüm bu anlatılanların içinde var olan iki tehlikeyi, bana göre yani, belirtebilirim; biri, hiç bir zaman doğru ya da asıl olanı bütünüyle kavrayamayacak oluşun verdiği aşırı pesimizm ve de bunun sürüklediği boşvermezlik hali iken diğeri ise herkese herşeye göre değişen ortada karmaşık da olsa bir gerçeklik varken alt kabullenimlerin ayrı ayrı birer gerçek kabul edilmeye başlandığı delicesine bir rölativizm tehlikesi. En basit tabiriyle, karanlıkta da olsa ve de tamamen anlaşılamasa da filin varlığı bir gerçeklik değil mi? Bu şartlar altında fil, kulağını elleyen için, geniş ve yayvan yumuşak bir şeydir ya da fil, burnunu elleyen için, uzun ve sert bir şeydir'i aynı anda doğru mu kabul edeceğiz ya da bunlar gerçek kabul edilse dahi gerçekten fil demek onlar demek mi olacak? Bu, kötü bir şey midir? Sanırım hangi konularda olduğuna bağlı. Yani bir filmi izleyip başka başka şeyler görmek çok da olumsuz olmasa gerek. Ha bir de onu ne kadar içselleştirdiğinize bağlı yani gördüğünüzü mutlak kabul edip hayatınızı da üzerine kuruyorsanız bir gün gelip de başka açıdan da bakılabileceğini gördüğünüzde herşeyin alt üst olabileceği gibi. Şairler örneği ise üçüncü ve hayatlara mal olan diğer bir tehlikeyi barındırıyor diye düşünüyorum yani resme bakıp da gerçekten baskın olanın ya da görülmesi gerekenin onlar olup olmadığını bilmeden ısrarla baskın noktalar görmek, bunu değiştirememek, bunu görmekten vazgeçememek... İkinci Dünya Savaşı zamanı Hitler'in yakın çevresinde yaşananların anlatıldığı "Çöküş" filminden bir kare, dehşetli bir kare var aklımda; Goebbels'in eşi idi sanırım, Nasyonel Sosyalizm'in olmadığı bir dünyayı düşünemediğini ağlayarak dile getiriyor sonra da böyle bir dünyada ne kendisinin ne de çocuklarının yaşamasını istemediği için önce onları zehirliyordu sonra da kendisi intihar ediyordu! Velhasıl-ı kelam, resme bakıp da baskın olarak neler gördüğünüz önemli, çok önemli! Sonra bir gün birileri çıkıp da yıllardır gördüğünüzü sandığınız şeyde başka görüntüler buldurabilir size, yani bir reklamdaki sloganın dili ile, "onlar halka değil fil!" deyiverir. Bu dünyada olduğunuz müddetçe son nefese kadar tüm hayatınızı üzerine kurduğunuz bakış açısını değiştirme şansınız var da işte dönüşü olmayan yere gelinince işler fena. Zaten düşünüyorum da cehennem, ateşi alevi vs. geçin ya da onlardan önce, böyle bir yıkımın tasviri bence. Yani Tanrı'nın "ey kulum, dünyada resimlere bakıp da gördüklerinin halka olduğu bilgisi ya da vehmi üzerine kurdun herşeyi de onlar halka DEĞİL fil!" dediği an...

İşte bunları düşünürken aklıma tüm bunları açıklayıcı resimler olduğu geldi. Hani hepimizin bildiği aynı anda hem vazo hem kız görünen bir resim var ya, o mesela. Ben orda önce hep kız yüzlerini görmüşümdür ve de vazoyu görmek için zorlamışımdır kendimi. Belki de siyah rengin baskınlığından kimbilir... İşte bu resmi araştırırken bunun gibi başka bir sürü resim keşfettim. Ve de en son olarak kardeşimin bana yolladığı Escher resminin ve de amcamın yaptığı resimlerin de genel olarak bu kategoriye girdiğini fark ettim. Onlardan koyayım istiyorum buraya... Yazının girişindeki, Escher'in "Relativity" adlı tablosu -ironik değil mi? Zaten resimleri fizikteki relativism hakkındaki konularda kullanılıyor, genelde de iç içe geçen timsahlar resmi-, altta ortadaki kız ve çiçek iç içe geçmişliği ve de soldaki ise klasik kız ve vazo iç içe geçmişliği... Fark edilecek olursa özellikle alttakilerin karmaşıklığı yalnızca iki boyutlu, hayatınkinin resmedilmiş halini düşünemiyorum bile :)


Peki ben hayat denen karmaşık resme bakınca bakınca ne(ler) görüyorum? Sanırım ona da ayrı bir yazı gerekir de iç ve dıştan gelen etmenlerle sanırım "onlar halka değil fil!" dendiğinden beri düş kazaları ve acı ve eli bırakılan çocuklar görmüyorum artık sanırım. Kimbilir daha parça parça nice halka gördüklerimi fil görmeye başlayacağım, orası da ayrı bir mevzu. Ya da belki istediğim, arzuladığım şu ki iç içe geçmiş yüzlerce görüntü de olsa hayat, olabildiğince geniş açıdan görebilmek her şeyi. Ama ne zor ya, daha yan resimdeki vazoyu bile ilk baktığımda algılayamıyorken... Aklıma Hayyam'ın rubailerinden biri geldi -umarım yanlış hatırlamıyorumdur-; "Şeyler ve nesneler varlıkları ile karşında duruyor/Hiçbir şey bilmediğini biliyorsun/Ve de sevmekten başka bir şey gelmiyor elinden/Tanrı'nın sana armağanıdır aşk, zehirli çiçekler gibi!" Ne alaka demeyin şimdi, Hayyam'ın rubailerinden birinin bestesini dinleyip duruyorum da ondan mütevellit olsa gerek... Buyrun siz de dinleyin; "Kimse Bilmez"...

Wednesday, March 21, 2007

Buralara henüz bahar uğramadığından çiçek resimleri, fotoğrafları ile yetiniyorum şimdilik işte. Bu da onlardan bir tanesi...

Bugün, buraya geldiğimden beri ilk defa büyük bir kitapçıya girip uzun uzun dolaştım. Tahmin edilebileceği üzre kitapların çoğunluğu İsveççe. Az bir kısım da İngilizce var. Bu arada, Orhan Pamuk'un hemen her kitabı İsveççe'ye çevrilmiş durumda. Fakat genel olarak gördüğüm şu ki özellikle İstanbul'daki büyük kitapçılarımız hatta bazı ufakları ile bile kıyas mukabil değil. Kitap çeşitleri cep romanı, polisiye, bilim-kurgu gibi kitap türlerinden müteşekkil çoğunlukla. Bilmiyorum, belki de bir çeviri eksikliği söz konusu. Halbuki İstanbul'daki kitapçıları dolaşırken bazen 2-3 saatimi geçirdiğimi hatırlıyorum. Tarih, sosyoloji, siyaset, iktisat vs. her türlü alandan ve dünyanın hemen her tarafından kitap çevirileri bulabilmek mümkün çünkü. Ama hemen eklemeliyim ki bu yetersizlik şehir ve üniversite kütüphaneleri tarafından fazla fazla gideriliyor. Yani bizim aksaklık duyduğumuz hususta.
..............................................................
Hayal edebiliyor olmak ne hoş şey! Değer verdiğim zatlardan biri şu mealde şeyler demişti bir sohbet sırasında; bulunduğu konumdan memnun olmayan ve de sınırları zorlayan tek varlık insan... Sınırları hep iyiye hep daha yükseğe doğru zorlama kapasitesi ile donanan insanoğluna içecek, giyecek, çeşitli markalar ile sınırı aşabileceğini söylemek ne garip şey ve de onu ne denli dar bir kalıba sokmak... Doğru, hayaller bile tektipleşmeye (globalleşmeye?) başladı; iyi maaşlı bir iş, bir ev, bir araba vs. vs. Sonrası? Sonrası yok. Bu bir tür 'hayal tektipleştiriciliği ve de sönükleştiriciliği' gibi bir durum iken bir de içerisinde bulunulan durumlar hasebiyle hayal etmekte çekilen zorluklar var sanırım. İç sıkıntısı ile bir adım sonrasını dahi düşünememe ya da dıştan gelen zorluklar ve de umudun biteyazışı ile hayallerin silikleşmesi... Bunlardan bir tanesi yoğun yoğun üzerime çökmüş iken yeniden hayal(ler) kurabilmek çok çok hoş şey! Tarihi bir mekana açılan eski ve ufak bir evin pencere kenarlarına çiçekler dizişimi hayal ediyorum. (Bu hayalimi anlattığım bir arkadaş ne dese beğenirsiniz; "ya sen ne munis bir insan oldun böyle? Çiçekler falan..." Aşk olsun arkadaşlar yani ben hep munis bir insan değil miydim -diyesim geliyor da kendimi bile inandıramıyorum- :) Sebebini bilmiyorum ama kutu gibi ufak odalar ve evler daha çekici glemiştir bana. İşte öyle bir evin içinde kitaplarımın da hepsi yanımda, sükunetli müzikler dinlediğimi ve sevdiğim işlerle meşgul olduğumu, hepsinden önemlisi huzurlu olduğumu hayal ediyorum. Belki tüm bunlar sebebiyle çok severim Nazım Hikmet'in şu dizelerini:

O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi
Kadının hayali minnacık bir evdi
Bahçesinde ebruliii
Hanımeli
Açan bir ev...
...........................................................
Ne zamandır bahsedeceğim bahsedeceğim diyorum, bugüne nasipmiş! Yaptığı müzikten mutmain olduğum insanlardan biridir Gökhan Kırdar. Ondan bahsedeceğim bugün. Onu farklı kılan özelliklerden birisi, müziklerinin albümler ile sınırlı kalmayışı... Gece Melek ve Bizim Çocuklar, Namaste, Fırsat ve Banyo, sanatçı tarafından hazırlanan şarkıların yer aldığı film örnekleri iken Kurtlar Vadisi, Haziran Gecesi, Yabancı Damat, Sağır Oda ise onun müziklerini içeren dizi filmler... Belgesellerde de onun müziklerinden izler var; Tekfur Sarayı ve İstanbul ile Aliya adlı belgesellerdeki gibi. Türk müziğine, özellikle eski dönemlere ait, has çalgıların elektronik müzik ile harmanlanmasından oluşuyor genelde çalışmaları... Özellikle de Tüür_Yağmur Duası adlı albümü... Diğer albümleri ise şöyle; Serseri Mayın, Tutunamadım, Trip, Ethnotronix... Loopus adlı bir de müzik şirketi olan sanatçının buraya eklemek istediğim şarkıları ise şunlar: Üstüme Basıp Geçme ve Yağmur -acaip bir şarkı bu ya! Hem bir sıkıntı geliyor dinlerken hem de çok hoş geliyor-. Her ne kadar Yerine Sevemem adlı şarkısı onun en çok dinlenen şarkısı olsa da o şarkıya karşı bir antipatim var nedense... Ama yine de güzel bir şarkı olduğunu inkar edemem :)
............................................................
Küçük Prens'ten: "Ne tuhaf bir gezegen!" diye düşündü küçük prens. "Kupkuru ve sipsivri; ürkütücü ve sert. İnsanlarında da hayal gücü yok. Ne söylerseniz aynısını yineliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı. Önce o söze başlardı..."

Friday, March 16, 2007

devam...Fotoğraf, Ted ile Sylvia'yı aynı karede gösterirken aralarındaki dengesiz ilişkiyi de gözler önüne seriyor gibi. Bundan önce bahsi geçen unsurlara ilaveten bir de Sylvia'nın şiirlerine etki eden hususlardan bahsedeyim. Ki bunların başında eril etki geliyor. "Plath şiirinde baba Otto'nun etkileri: Babası ile sorunlar yaşayan Plath, bu menfi etkileri 1963 yılındaki intiharına dek taşır... Sylvia Plath, babası ile olan ilişkisini henüz o yıllarda sıcak olan Nasyonel Sosyalizm ve 3. Reich rejimi ile özdeşleştirir. (Babacığım/Daddy şiirinden: Dikenli tellere takıldı kaldı/Ich, ich, ich, ich/Güçlükle konuşurdum/Her Alman'ı sen sanırdım/Hele o yüz kızartıcı dilin...) Plath'in babasına duyduğu öfkenin boyutları korkutucudur: Babacığım öldürmek zorundaydım seni/Ben zaman bulamadan ölüverdin... Baba, baba, seni piç/Artık seninle işim tamamen bitti!... Plath şiirinde koca Ted'in etkileri: Plath, hayatı boyunca tatmin edilemeyen babasının kızı psikolojisini -Kül Kedisi psikolojisi (ki buna dair yazdığı, Cinderella isimli bir şiir de var) karşısına çıkan bütün erkeklerde arar. İngiltere Cambridge'de okurken bir baloda tanıştığı İngiliz kraliyet nişanına sahip şair Ted Hughes ile evlenir ve bu evlilikten iki çocuğu olur. Ancak Plath'in aradığı dinginlik bir türlü gelip onu bulmaz. Plath'in evlilikten beklediği koruyucu erkek imgesi yerini, diğer bütün kadınlarda olduğu gibi evliliği mutfaktan mürekkep bir saltanat haline getirir. Plath, kocasının da bulunduğu evi canlı canlı gömüldüğü bir mezara benzetir: Pek yakında evet pek yakında/Mezar inimin yediği etim/Gene üstümde olacak eve gittiğimde. İçinden çıkılmaz bir yola doğru günbegün sürüklenen Sylvia, bu çöküşünden kocasını sorumlu tutar ve onu bir şiirinde kanını içen vampire benzetir: The wampire who said he was you/And drunk my blood for a year/Seven years if you want to know. Başka bir şiirinde ise Ted Hughes'u korumasız bir gemiye ya da koruması gereken bir gemiye saldırıda 2. Dünya Savaşı Japon intihar uçaklarına benzetir: O ince/Kağıtsı duygu/Sabotajcı/Kamikaze adam. Evlilikten aradığını bulamayan şaire, bu beraberliği yapay, dayanılması zor, karşılıksız ve sadakatsiz bir süreç olarak niteler Aday/The Applicant şiirinde: Çay getirecek/Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak/Bir el/Evlenir misin?/Garantisi var! (Plath şiirinde intihar algısının etkisi): Yaşamına eklenen bu yeni ve boyutları oldukça büyük düş kırıklığı Plath’ın ruhsal durumunu içinden çıkılmaz bir hale getirir. Şaire gittikçe kendisini ölüme yakın hissetmeye başlar. Bu yakınlık şaire ile ölüm arasında paranormal bir dostluk kurulmasına neden olur. Artık Plath için ölmek bir sanattır ve kendi ifadesiyle bu sanatı icra etmek adına girişimlerde bulunur. Jell Barr (Sırça Fanus) da intihar girişimlerinden bahseden Plath, deyim yerindeyse bu deneyimlerle övünür: Yine yaptım/On yılda bir beceririm bunu ben. Üçüncü on yılda ise bu yaptığı şeyi becermekle kalmayacak, başaracaktır da. Şaire bir intihar girişiminden sonra hayatını kurtaran doktorları Nazilere benzetir ve onlarla dalga geçer: İşte böyle Herr doktor, Herr düşman/Beni siz yarattınız/Ben sizin kıymetli eşyanız/Eriyip çığlığa dönüşen... Bazen de intihar bir kaçış yoludur. Başarısızlığa yahut kendinden daha iyi olan birine karşı tahammülsüz olan kadın şair, bir şiirinin başarısız bulunup elenmesinden sonra, yaşadığı bu düş kırıklığını intihar ederek aşmayı denemiştir. Plath'in eserlerinde genelde yaşadığı çıkmazların betimlemeleri vardır. Ölmek istemiyorum diyen şairenin , sürekli ölmek için çabalaması ölüm imajını iki farklı anlama oturtmasından kaynaklanmaktadır. Ölmek istemez, çünkü ölmek unutulmak demektir. Ölmek ister, çünkü ölerek yaşamak daha albenilidir. Sylvia Plath'in intihara bu denli yakın durması ve bütün bir hayatı ele alınınca oldukça dramatik bir anlam ifade etmesi, Sylvia Plath Etkisi adı altında bir kavramı ortaya çıkarmıştır. (Hüseyin Cahid Doğan/Plath Şiirinde Eril Etki)

Buradan şair-intihar ilişkisine uğrayalım son olarak. "(İntihar eden şairlerden bazıları); Sergey Yesenin, Mayakovski, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Özge Dirik, Sosyal Ekinci, İmam Aygün, Kenan Özcan, Kaan İnce ve diğerleri. Bir söyleşide, Zafer Ekin Karabay adlı bir şairin, 2002 yılında 29 yaşında intihar ettiğini öğrendim. (Ondan çarpıcı 4 mısra): Oysa biz hep bir düş kazasında/Yitirdik arkadaşlarımızı/Karşıdan Karşıya geçerken/Eli bırakılan çocuklardık... Karabay intihar etmeden yazdığı son mektubunda şöyle diyor: 'Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama... yerleşik yabancıydım her yere... Nilgün Marmara'nın 29 yaşında, S. Plath'in şubat ayında intihar etmesi benim de 29. yaşımın şubat ayında intihar etmemi elbette gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim." (Adil okay/Düş Kazası ve Zafer Ekin Karabay) Tüm bunlardan bana kalan, Zafer Ekin adlı şairden ve de güzel şiirlerinden haberdar oluşum oldu sanırım.

Herşeyin ardından neler görüyorum? Buruk, canı yanmış, herşeyden önce kendi içinden çıkamamış bir kadın görüyorum. Yine aşk vs. vefa görüyorum, ama herşeyden önce büyük bir hınç görüyorum. Bu hınçla bu öfkeyle yaşanamazdı zaten ancak ölünebilirdi diyorum. Bir çıkmaza doğru giderken geri dönmek de vardı içinde. Tutunmayı istemek vardı belki. Kimbilir...

Plath'in çok hoşuma giden Boyunayım/I am Vertical şiiri ile niheyetlendireyim;

Boyunayım
Ama enine olmayı tercih ederdim
Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
Taşları ve o ana sevgisini emen
Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan
Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki
Sanki özenle boyanmış ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi
Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden
Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir
Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin
Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya
Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan
Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
Ben de onlar gibiyim aslında
Düşüncelerim bulanır sonra
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana
Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, göle aramızda
Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım
O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin

Thursday, March 15, 2007

"... Bazen ip üzerinde yürüyormuş gibi hissettiğin zamanlar olur mu? Benim oluyor zaman zaman. İp üzerine yürümek default zaten. Fakat hayatın senden beklediği, mesela ip üzerine yürürken bir taraftan da burnunda tabak çevirmek felan... (Böyle bir durum) yerden bakan için oldukça zor, ipin üzerinde olan için fevkalade zor ama tv karşısında seni mısır cipsi yiyip seyreden için kolay... Bütün bunlardan daha zoru ne biliyor musun? İpin diğer tarafında sana moral ve güç veren birini ararken gözlerin, o kısmın boş olduğunu görmek..." Doğru, hatta belki fazlasıyla doğru. Peki ya bile isteye ipin üstünde yürümekten vazgeçenler -ister bu bir başkaldırı olsun, isterse de ipin diğer tarafının ısrarla boş kaldığını görmekten dolayı olsun-? Kim gibi mesela? Sylvia Plath gibi (1932-1963) mesela... Plath'in ne zamandır okumak istediğim, yazdığı tek romanı olan The Bell Jar (Sırça Fanus)'u ve dahi şiirlerini okuduktan sonra, bu soruya karşılık ilk aklıma gelen cevap bu oluyor tabi.

'Sırça Fanus' ile başlayabilirim sanırım. Öncelikle, buna tam bir roman denemez belki de zira karakterler başka isimler altında yer alsa da kendi otobiyografisinden bir kesit sunmaktadır kitap. İkinci intihar denemesinin ardından kaldırıldığı tedavi merkezindeki deneyimleri, şiire olan tutkusu ve yazma isteği ile dolu iken karşısına çıkan engeller ve kocası ile ilişkilerinin anlatılması... Zaten bundan dolayı, ölümünün ardından bu yapıt ailesi ve eşi tarafından bazı kesintilere uğramış. Genel olarak söyleyebilirim ki, şiirleri kadar etkilemiyor insanı bu roman. Yalnızca, yazarın hayatı da bir parça biliniyorsa, acı bir tat bırakıyor. Romanın ismine gelince... Hayatı, ip üzeri zorlu yürüyüş tecrübeleri olarak değil de Sırça Fanus içi kapana kısılma hissiyatı ile eş algılamasının bir yansıması sanırım bu isim. "... Sırça Fanus, 50'li yılların Amerika'sında geçer. Hem o tarihte Amerika'da kadın olmanın ne anlama geldiği hakkında bir fikir verirken, Esther karakteri aracılığı ile Plath'in kadın konusundaki düşüncelerini de yansıtır... Sırça Fanus imgesi kadını çevreleyen toplumu ifade ettiği gibi, kadının toplumun onu koyduğu yerden çıkışsızlığını da dile getirir... Sırça fanusta yaşamaktan kurtulmak için ölmek, bu rüyadan uyanmak gerekir. Çünkü ' Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür'." (Ezgi Kızmaz/Sırça Fanus'ta Ölmek de Yaşamak da Zor) Yazıyı, kadın hakları ile ilgili bir siteden alıntıladığım için romanın özellikle bu yönüne dikkat çekilişi normal karşılanabilir fakat benim romanda öncelikli olarak gördüğüm bu değil. Evet, o dönemin Amerika'sındaki kadın algılayışına dair tespitler var bol bol, fakat Sylvia'nın içinde kısılı kaldığı herşeyden önce ruhu, iç çatışmaları, hissettikleri ile kendisi gibi geliyor bana. Bu arada, döneme dair kadın konumunu daha ayrıntılı olarak gözler önüne serebilecek bir başka kaynak tavsiye edebilirim; Mona Lisa Smile filmi... Hemen hemen romana yakın şeyler aktarıyor bu film de.

Gelelim Sylvia'nın kendisine... "Alman bir baba ve Amerikalı bir anneden olan Plath, hayatı boyunca ileri derecede manik depresif bozuklukla boğuşmuş ve 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında da ilk intihar girişimini gerçekleştirmiş. Başarılı olamayınca akıl hastanesine yatırılmış fakat daha sonra summa cum laude (yüksek bir derece) ile mezun olmuş. Yaşamı boyunca içine kapanık ve sevgiden yoksun bir hayat süren Sylvia, kimse tarafından ciddiye alınmamış... Yaşarken pek önemsenmeyen ve ciddiye alınmayan ünlü şair, belki ısrarla ölmek istemesi ve bunu sıradışı bir şekilde gerçekleştirmesi ile ölümünün üzerinden tam yirmi yıl sene sonra Pulitzer ödülüne layık görülmüş... Yaşama sarılmak ve kendine son bir şans tanımak için aşık olduğu Ted Hughes ile evlendi ama ünlü bir şair olan Ted, etrafında o kadar güzel kadın varken sadece Sylvia ile ilgilenemiyordu... Sylvia bunu öğrendiğinde yıkılmıştı artık, kocasından ayrılmak için mahkemeye başvurdu ve intihar ettiğinde de resmi olarak hala Ted Hughes'in karısıydı. Evet, Sylvia'nın ölümünden hayranları kocasını suçluyordu, fakat Ted, Sylvia için bardağı taşıran son damlaydı sadece."(Ahmet Sevinç/Yaşamdan Ölüme, Ölümden Ebediyete) Sylvia'nın ölmeden önceki son dönemlerine dair ilginç aktarımlarda bulunan bir yazıda ise şunlar geçiyor; "10 şubat 1963, gece vakti... Amerika'nın güzide kadın üniversitesi Smith'in en parlak mezunlarından, Cambridge'in değerli öğrencilerinden o ışıl ışıl genç kızın yerinde yeller esiyor. Sylvia Plath, Lady Lazarus şiirinin son üç dizesinde yazdığı gibi 'Küllerin içinden kızıl saçlarımla doğarım/Ve erkekleri hava gibi yutarım' (değil artık), erkekleri hava gibi yutmuyor Plath. Kocası ünlü şair Ted Hughes'u kadınlar hüp diye yutmuş. Plath, Londra'da, ısıran şubat soğuğunda iki küçük çocuğu ile yapayalnız. Telefonunu bağlatamamış. Hemşirelerin, çocuk bakıcılarının biri gidip diğeri geliyor. Hughes'un bir şair olarak başarısı almış başını gitmiş. Sylvia Plath çocuklara bakmaktan, ev ve dünya işlerinden perişan. Mum ışığında buz kesmiş elleri ile gece yarıları yazıyor şiirlerini. Günde bir, bazen üç-dört şiir bitiriyor. Bir vehamet duygusuyla, Ariel'i oluşturan şiirler kaleme alıyor. Eskiden olduğu gibi şiir egzersizlerinden oluşmuyor şiirleri. Şiirleri hayat gibi, dürüst ve ok gibiler, yoğunluklarıyla acımasızlar. 4 şubatta bir mektubunda yazdığı gibi, 'kan içinde yazılmış şiirler, en azından kanla'. Öylesine kalbi kırık, onuru kırık ki. Tapılan eşin artık geri dönmeyeceği kesinleşmiş. Genç yaşta ölüp annesini bir başına bırakan babasının ihanetinden çok daha ağır bir ihanet Plath'in maruz kaldığı. Adam Londra'da yaşıyor ama başka bir kadınla. Sosyal hayatı, hiç sönmeyen metropol neonları gibi. Arkadaşları, gezmeleri, içmeleri yerinde. En mühimi, istediği saatte oturup istediğini yazma hakkına sahip. Çocukların ve kendi gribal enfeksiyonlarının yorgunluğu içinde nerden hangi zaman dilimini kırpıp da yazmaya ayıracağını delice hesaplamak zorunda olan Plath'in aksine. Ve Plath, annesi Aurelia'nın nefretle izlediği hayattaki rolününün, kendisini de kafeslediğini görmekte: yalnız başına ayakta kalmak zorunda, fedakar ve cefakar anne rolü. Ted Hughes ise aşk yaşıyor, Rakibe ile. (Rakibe/The Rival şiirinin son dizelerinden alıntı: Hiçbir gün seninle ilgili bir haberden kurtulamaz/Belki Afrika'da yürüyorsundur, ama beni düşünerek... No days is safe from news of you/Walking in about Africa maybe, but thinking of me). 11 şubat 1963, sabahın körü. Sylvia Plath... apartman dairesinin mutfağında fırının önüne diz çöktü. Kaç kadın bilmem kaç saatlerini önünde geçirdikleri fırınlarının önünde diz çöküp dua etse azdır. Onun başka planları vardı. Fırından fırın sayesinde kurtulmak gibi. Gazı açtı. Çocukların yataklarının yanına süt dolu bardaklar bırakmış, odaların kapısını teypleyip havı altlarına havlular tıkmıştı. Tıkmıştı ki gaz çocuklara ulaşmasın. (Ve başını fırına sokarak hayatına son verdi o gün)." (Perihan Mağden/Her Kadın Bir Faşiste Tapar) Yazı her ne kadar arabeske kaçan öğeler barındırsa da çok çarpıcı unsurlar da ihtiva ediyor. Zaten kendisi olabilmesi içsel sebepler ile bir hayli zor olan şairin bu durumu bir de dış etmenlerce de desteklenince böyle bir sona doğru sürüklenmiş gözüküyor. İntihar ediş biçimi ise gerçekten tüyler ürpertici ve bir o kadar ironik. Fırından fırın sayesinde kurtulmak!

Sylvia'nın şiirlerinin çevirisi altında ismini en fazla gördüğüm ve aynı zamanda akademisyen olan bir diğer yazarın onun hakkında yazdıkları da bir hayli ilginç. "Batı, yalnızlık -loneliness- ile birbaşınalığı -solitude- birbirine karıştırmamızı sağlıyor. Bütün dünyaya antidotu olmayan bir zehir saçıyor: yalnızlık fetişizmini. Batı, bu zehrine hayran. Sylvia Plath de, Sivvy'ciğim de, öldükten sonra bu ferişizmin kurbanı olmuştur magazin basını yüzünden ve bunun tek sebebi de intihar etmiş olmasıdır. Şairin nasıl yaşadığından, nasıl ürettiğinden çok intiharı ile ilgilenmeyi hatta ona gıpta ederek bir tür ölüsevicilik yapmayı da biz Batı'dan öğrendik. Susma cesaretinin tezahürünün doruk tecellisi intihardır... Ama unutmamak gerekir ki Plath, son ana değin kurtarılacağını ümit etmişti. Plath, hayatı sevmeseydi ya da sadece onu aldatan kocasından intikam almak için intihar etseydi çocuklarının bulunduğu odaya da gaz girmesin diye delikleri niye bantlasın? Plath, susma cesareti gösteremeyen ahmakların imrendiği bir yalnızlığın kurbanı değildir. O, fallosantrik, fallomorfik bir Batı yaşam düzeneğine şiirleriyle başkaldıran bir cengaverdir. (Yazar burada, şairin hayatını anlatan 'Sylvia' filminin eleştirisine dair sözler dile getiriyor. Filmi izlemediğim için bir yorumda bulunamayacağım. Ve onun Metaphors şiirinden alıntı dizeler: I am a riddle in nine syllables/An elephant, a ponderous house/A melon strolling on two tendrils/ O red fruit, ivory, fine timbers!/This loaf's big with its yeasty, rising/Money's new minted in this fat purse/ I am a means, a stage, a cow in calf/I've eaten a bag of green apples/Boarded the train there is no getting of)... şiir dokuz rakamı üzerine kurulu bir şiir. Dokuz harfli bir başlık dokuz dizeli ama tek kıtalı bir şiirdir bu... Dokuzla belirlenmiş bir yekpareliktir kendine yakıştırdığı imge (özellikle de hamilelik olgusundan hareketle). Dokuz harfli birçok sözcük de var şiirde... Müthiş bir okuma serüveninin ip uçlarını taşıyan şiirlerini okursanız görürsünüz ki hayatında hiçbir şey onun şiir yazma tutkusunun, şiirle var olma savaşımının önüne geçememiştir. Bunalımının temel nedeni de buydu; "Kadından şair olmaz" (çok tanıdık geldi bana :) diyenlere, "Kadın olmasına karşın..." deme ahmaklığını gösterenlere toslamıştı hep; bulunduğu ortamlarda önce sevgilisi, sonra kocası ve şiir alanında da kendisinden hep bir adım önde olan Ted Hughes ile aşık atmak zorunluluğu içindeydi ve aynı zamanda da güzel kadın, anne, sevgili vb. kadına biçilen bir çok rolleri giyinmek zorundaydı ama tüm bunların ötesinde şair olduğunun herkesçe tanınması savaşımını da verdi. Bu savaşımı verirken de parşalanarak çoğaldı (ya da tükendi?). Şairliği, hak ettiği halde, kanonize olmayınca da etiket meraklılarının da dediği gibi 'cadı tanrıça' oldu... Plath gibi birinin en büyük hatası evlenmek olmuştur. ( Ya da öyle biriyle evlenmek?) İnsanoğlu, tarihi boyunca varoluşunun onanması için bir öteki uydurmak zorunluluğunu akıl etmek gaflet ve delaletine düşmüştür ve bu sırada da erkeiğin ötekisi kadın, kadının ötekisi de erkek olarak belire gelmiştir... İnsanın, cinsel kimliği ne olursa olsun, insan olarak var olduğuna ancak ve ancak ötekinin gözlerindeki anlamlar ile varolabileceğine inanması yanlışı. Bu yanlışı mutlak bir gerçek ya da doğru, hatta yasa olarak ezberledik hepimiz. Birbaşınalığın yüceliği, bu yanlışı fark edip kendimizi ötekileştirilmelerden sıyırmakla başlar; yalnızlığın uçurumu ise ötekini olmazsa olmaz bir mutlak bilmekle başlar. Plath bu uçuruma düşmüştür, düşerken de kanat çırpmıştır yere çarpmamak için. Her kanat çırpışından da zehir zemberek şiirler dile gelmiştir. (Yazar bu noktada din ve inancı da çözüm görmediğini dile getiriyor. Ötekileştirmeye katkıda bulunduğu için. Oysa işte tam da bu sebepten çözüm olduğu kanaatindeyim ben. Hatta daha önce yazısını link olarak eklediğim psikiyatrist M. Ulusoy aynı tespitleri dile getirdiği yazılarında ve romanında bu ötekileştirmeyi ayna metaforu, gözbebeği sendromu gibi isimlerle dile getiriyor. Senin cinsiyetini, ırkını vs. değil de kendin olarak seni kaale alan bir yaratıcı vurgusu tam da bu noktada önem kazanıyor zaten). Böyesi bir uçurum da sadece kadınlara özgü değildir. Mayakovski de aynı uçuruma düşmüştür, Kaan İnce de, Jery Kosinsky de, Nilgün Marmara da... (Buna yakın anlamlar için yazılmış bir şiir, Hayati Baki'nin, Teoman tarafından şarkı da yapılıyor. Yazar, bunun dile getiriliş şeklinde de şikayetçi gerçi. Bağıra bağıra popülerleştirildiğini düşünüyor içeriğin. Şiir/şarkı; Güzel Bir Gün Ölmek İçin) (Yusuf Eradam/Susma Cesareti) Yazar genel kabul üzre taçlandırılan intihar olgusunu yine de başka bir sebeple de olsa yeniden taşlandırıyor gözüküyor. Oysa, her ne kadar Sylvia şiirlerinde bağıra bağıra ölmenin de sanat olduğunu iddia etse de, biz çözümsüzlük bir çıkış yolu bulamama ve dayanamama, kaçış istekliliği unsurları ile ağır basıyor intiharda. Niye hayatın en huzurlu anında değil de o zaman o şekilde intihar ediyor ki?...

Saturday, March 10, 2007

Başka bir konuya geçiş yapıp başka şeyler yazmayı planlarken yine bir şeyler girdi araya. Eurovision meselesi... İsveç'in kendi şarkısını seçmek için yaptığı elemelerin de bir kısmını izlediğim için bu sene ilk defa yarışmadan önce diğer şarkılarla da ilgilenme isteğim depreşti. Dün baya bir oturup belirlenen şarkıları dinledim. Eee bir şeyler de yazacak kadar etti tabi tüm bunlar :)

Yarışma bu sene Mayısta Finlandiya'da düzenlenecek. Yarışmanın içeriği ya da maksatları ya da düzeni zaten ayrı mevzu. Zira araya karışan siyasi unsurlar, bir çok ülkenin komşu ülkelere oy vermesi ya da sakıncalı şarkılar gibi ki bu sene de var bir tane; İsrail'in "Push the Button" şarkısının siyasi içeriği sebebi ile yarışmaya katılıp katılmaması hala kesinleşmiş değil, özellikle son yıllarda ortaya çıkan bir gelişme olarak söz-müzik ikilisinin yerine dans ve sahne şovlarının ön plana çıkması, yarışmaya katılacakların bizatihi güzel hatunlardan seçilme oranının artışı, hoş geçen sene neredeyse sahnede soyunan Hırvat hatun ülkesini ihya edemedi ama..., şarkıların giderek özgün dillerden ziyade İngilizce olarak söylenmeye başlanması ve daha bir sürü ilginç unsuru içinde barındırıyor işte bu yarışma.

Yarışmaya katılacak ülkelerin bir çoğu şarkılarını belirlemiş durumda ki bunlardan biri de Türkiye... Şarkı hakkında bir çok yorum var; çok güzel olduğunu iddia edenler -neden olarak da farklı nedenler öne sürülüyor tabi, ay Kenan çok tatlı söylemiş (?!), çok hareketli bir şarkı vs. vs.- ve tabi hiç hoş bulmayanlar -şarkı sözlerinin anlamsız olması, Kenan'ın kötü İngilizcesi vs. gibi nedenlerle-... Valla şarkıyı ben de hoş bulmadım. Tipik bir "şimdi dinle, bir kaç salla, bir süre idare ediver, sonra da unut!" türünden bir şarkı ama yarışmanın içeriğine ayak uydurma çalışma çabalarının ürünü diye düşünüyorum. Baya da iştiyakle takip ediyoruz maşallah. İngilizce söylüyoruz -bu meseleye de şunu diyebilirim ki her ülkenin yerel dili ile söylemesi bana çekici geliyor çünkü başka nerede bu kadar farklı dile dair şarkı dinleme imkanı olur ki?-, ama araya bir kaç Türkçe attırıvermeyi unutmuyoruz -"Shake it up Şekerim" gibi-, ha bir de yerel bir iki tını ekliyoruz -davul ve zurna sesi gibi-, bol bol dans ediyoruz... Bu işi bizim kadar çabuk kapan bir diğer ülke de Yunanistan sanırım. Onların bu seneki şarkısı da bizimkinin kopyası nerdeyse. Yerel tınılar, İngilizce-Yunanca karışık sözler, dans... Ama hoş mu, uzunca bir zaman dinlenilesi, dinlerken bir şeyler hissetirebilir -bol bol çalkalamaktan başka tabi- mi denecek olursa hiç sanmıyorum. Ne kendileri olabilen bu şarkıcıklar ve dahi şarkıyı söyleyenler aynı zamanda olmak istedikelrinde bir hayli uzaklar. Birinin de yorumunda okuduğum gibi bol bol Ricky Martin, Shakira taklidi olmuş oluyor elimizde. Ama ben onları dinlemek istesem direk onları dinlerim zaten, taklitlerini değil herhalde. Ama bu sadece bizim ülke, bu yarışma ile de ilgili değil sanırım. Bu, genel olarak yaygın müzik kültürünün gidişatı ile ilgili olsa gerek...

Tüm şarkıları dinleyemedim ama dinlediklerim içinden en çok Bosna ve Sırbistan'ınkiler hoşuma gitti. Birbirine dair problemleri olan bu iki ülkenin şarkı kültürü -ve genelde de Balkan müziği- hoşuma gittiğinden belki ama gerçekten hoşlar bence. Her ne kadar dillerini anlamasam da büyük bir keyifle dinleniyorlar. Özellikle de Sırbistan'ın şarkısı... Zira şarkıcının sesi de oldukça güçlü ve etkileyici. Bunlara, müziğini hoş bulduğum Bulgaristan'ın şarkısını da ekleyebilirim sanırım. Tabi bunlar hep kendi kişisel yorumum. Ve tabi genel beğenilerden, hareketli dans edilebilir sözden ziyade ritmin ve dansın öne çıktığı şarkıların yaygın tercih edilirliği olduğu beğenilerden, uzakta ama ne yapim, eskilerde kaldım belki :)

Buraya tıklayarak şarkılara dair ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Ha bu arada, söyleyebilirim ki İsveç'in aday şarkıları da ayrı bir felaket! Yani genel gidişata onlar da ayak uydurmuş durumdalar diyebilirim.

Resim: Beksinski (Horn Player)

Thursday, March 08, 2007

Belirli "bir gün" lere sıkıştırılan günlerden biri daha... Bir şey yazma niyetinde de değildim zaten ama Elif Şafak'ın yazısını okuyunca en azından güne dair akla gelen bazı hususları dile getirme açısından burada paylaşabilirim diye düşündüm. Yani neticede bir şey yazmamış oluyorum :) Sadece şunu diyebilirim; Türkiye'ye dair can alıcı bir unsurun bir kez daha dile getirilişi, yani ortada kalmışlık, yani Araf'ta sıkışmışlık... Kadınların statüsü hususunda bile...

“İşçi ya da köylü kadınlar için durum farklı olabilir, hadi onu anlarım, ama bugün büyük şehirlerde yaşayan modern Türk kadınlarının tutup da kadınların ezildiğinden filan söz etmesi düpedüz şımarıklıktır,” dediğine kulak misafiri oldum arkamda oturan takım kravat bir erkeğin Taksim-Kadıköy minibüs hattında. Adam yanında oturan kız arkadaşının ses çıkarmamasından cesaret almışçasına, devam etti bodosloma: “Hepimizi parmağınızda oynatıyorsunuz aslında. Ne kadar çift tanıyorsam kadın hakim, erkek pasif, kaprislerle kumpaslarla bir bakıyorum sonunda hep kadının dediği oluyor. Bir de üste çıkıp eziliyoruz filan diye şikayet etmeyin artık. Şehirli kadının feminist olması nankörlükten başka bir şey değil...”

Pürdikkat kesilip, adamın yanındaki genç kadının bu iddiaya vereceği cevabı bekliyorum. Nasıl karşılayacak acaba hemcinsim bu genellemeleri? Adam ile kadın tesadüfen aynı minübüse düşen iki arkadaş mı yoksa aralarında bir gönül ilişkisi var mı bilmiyorum, dönüp de bakamadığımdan tahmin dahi yürütemiyorum. Ama herhalde bu laflardan sonra kadın adama kızmıştır.... kızacaktır.... mıdır....? Kadınların erkekleri parmaklarında oynattılarına inanan bir erkeğe tepki mi duyar kadınlar ilgi mi? Ben “tepki” şıkkını işaretlediğim için benzer bir davranış bekliyorum hemcinsimden. Ama o konuşmak yerine gülüyor sadece. Merak ediyorum, inanıyor mu bu laflara? Hakikaten orta ve üst sınıf şehirli Türk kadınlarının değil ezilmek, bizzat erkekleri ezdiklerine inanıyor mu yoksa nezaketinden mi sessizliği? Dönüp soracağım, ayıp olacak. Minibüs şöförü ya da öteki yolcular lafa karışsalar da anlasak kadının cevabını diye umutlanıyorum içimden. “Ezilen tek bir kadın var: alt sınıf kadını. O da çalışmaktan şikayet etmeye fırsat bulamaz. Devamlı şikayet eden diğer kadınlar ise aslında ezilmeyenler.” Gene çıt yok arkamdaki kadından. En nihayetinde takım kravat adamla sessiz kadın benden evvel iniyorlar. Kalıyorum geride, bana armağan ettikleri sorularla başbaşa.

Hep bir “şükür borcu” var adeta şehirli Türk kadınlarının. “Atatürk bize haklarımızı vermese biz de Arap kadınları gibi bedbaht olurduk,” derdi annem hep beni yetiştirirken. “Sakın unutma bu mukayeseyi.”

Ben de pek çok Türk kadını gibi, hem Atatürk’e hem de Cumhuriyet devlet erkanına, biz kadınlara verilen haklardan dolayı bir çeşit şükran borcuyla büyüdüm. Türkiye’nin, diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak kadınlara her türlü hakkı ve özgürlüğü gayet erken bir dönemde tanıyıp bu meseleleri çoktan aşan bir ülke olduğu kanısıyla. “Haklarım bana verildi” demekle “haklarımızı biz kadınlar kendimiz kazandık” demek arasında büyük fark var. Birinde “başkasına minnet”, ötekinde “kendine güven” ağır basıyor. Birinde devlet, berikinde sivil toplum öne çıkıyor.

Cumhuriyetin kadınlara getirdiği muazzam kazanımlardan etkilenmemek mümkün değil, ama bu, bugün içinde yaşadığımız kültürün ataerkil olduğunu görmeye engel de değil. Minnet duygusuyla büyüyen Türk kadınları için bu memleketin aslında nasıl da erkek egemen bir kültüre yaslandığını, bunun tek tek kişiler değil sistem sorunu olduğunu keşfetmek başlı başına bir varoluşsal sıçrama. Türkiye’de cinsel tabuları konuşmak siyasi tabuları konuşmaktan daha zor. Er ya da geç hepimiz yapıyoruz bu keşfi. Bir kere de değil, defalarca. Bir de bakıyorsunuz ki dışarıdan o çok cilalı pek modern görünen yapı, altını azıcık kazıyınca, son derece ataerkil. Sadece -miş gibi yapıyor. Ataerkil değilmiş gibi. Zaten meselenin kafa karıştıran kısmı da burası.

Türkiye ne gelişmiş Batı toplumları gibi ataerkilliği sorgulayan ve sürekli aşmaya gayret eden, ne de Orta Doğu toplumları gibi ataerkilliğiyle son derece barışık bir yapı arz ediyor. Amerika’da, Avrupa’da okullarda, iş yerlerinde, hatta televizyon kanallarında, popüler kültür araçlarında yaygın bir “feminist bilinç” var. Kadınların sadece dayakla kötekle ya da yasalarla yasaklarla değil, ekseriya soyut öğretilerle, ezberlenmiş kalıplarla, önyargılarla ve kallavi genellemelerle kıstırıldıklarını bilen bir bilinç. Ataerkillik dendiğinde kaba kuvvet değil, hayatın her alanına nüfuz eden ayrımcılığı anlayan ve bunu değiştirmeye uğraşan bir bilinç. Bu yüzden bu tür gelişmiş ülkelerde aklı başında kimse çıkıp da “kadınlar ezilmiyor ki kardeşim, nankör valla bunlar” demiyor. Dünyanın geri kalan birçok yerinde ise ataerkillik o kadar somut ve görünür bir hal taşıyor ki, buralarda da kimse çıkıp da benzer bir laf etmiyor.

Peki ya Türkiye’de? Ne tam Batılı ne tam Doğulu olan Türkiye’de ne “feminist bilinç” var ne “kaba ataerkilik”. Her konuda karmaşayı ve sentezleri severiz ya, bu konuda da farklı değil. Hem ataerkiliz, sapına kadar, katman katman, doku doku, hem de hadi canım ne alaka aştık biz bunları hiç de ataerkil değilmiş gibi yapabiliriz. Hatta buna kendimizi inandırabiliriz. İnandığımız için de cinsel tabularımızı, cinsiyet ideolojimizi, ayrımcılıkları, ataerkilliği sorgulama gereği duymayız.

Bu yüzdendir ki şehirli Türk kadınları bir açmaz içinde. Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız kuşatılmış aynı nakaratla: şükret Türk kadını, şükret ki Arap ülkelerinde doğmadın, şükret ki hakların sana verildi, şükret ki şehirli ve modernsin, şükret ki parmağında oynatırsın kocanı istesen pekala idare edersin canım herifi....

Şu şükür faslını bir geçebilsek, ancak o zaman görebileceğiz aslında ne kadar erkek egemen bir sistemle yetiştirildiğimizi, bunu içselleştirdiğimizi, sorgulamamız gereken ne çok şey olduğunu. Ancak o zaman görebiliriz ataerkilliğin kadınlar kadar erkekleri de kuşattığını, kuruttuğunu, mutsuz ettiğini ve ancak bunu dönüştürdüğümüz takdirde kendi çocuklarımız için, kendi kız ve erkek çocuklarımız için daha iyi bir gelecek bırakabileceğimizi...

ELİF ŞAFAK

Monday, March 05, 2007

Aşağıya linkini de ekleyeceğim bir siteye -kardeşimin ricası üzre- başörtüsü ile ilgili yazdığım bir yazıyı paylaşayım istiyorum bugün. Yazı, bana sorulan bazı soruların -konuya dair Türkiye'de yaşadıklarım, yurtdışında neler yaşadığım, ileriye dair planlarım vs. gibi- bölüm bölüm cevaplanması üzerine kurulu.

Uzun zamandır aynı konuya dair geniş kapsamlı, akdemik mahiyetli bir yazı yazma iştiyakimi de körüklemiş oldu ki o yazıyı da tamamlamış sayılırım ve en kısa zaman da onu da buraya ekleyeceğim inş.


BİR BAŞÖRTÜSÜ HİKAYESİ

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, yazıda aktaracaklarım hayli hacimli olan başörütüsü tecrübelerinden yalnızca şahsım adına olanlardan müteşekkildir. Yani binler arasından bir tanesi yalnızca…

Başörtüsüne dair ilk sıkıntıları, Anadolu İmam Hitap Lisesi orta sonda okurken tecrübe etmeye başladığımı(zı) hatırlıyorum ki bu yaklaşık olarak 1997-98 yıllarına tekabül ediyor. Ki o dönemlerde İHL’ler başörtüsü ile rahatça devam edilebilen okulların başında geliyordu. Probleme dair yaşadığım ilk somut tecrübe ise, Manisa içi ardından da ilçe finallerinde yer aldığım 3 kişilik bilgi yarışması ekibine en son basamak olan bölge finallerinde katılamayacağım –başörtüm sebebi ile- yönündeki resmi açıklama idi. Zaten bunun arkası çorap söküğü gibi devam etti.

İmam Hatip’in lise bölümüne devam edip etmeme hususunda yol ayrımına geldiğimde ise Manisa’daki tek kız koleji olan S. Koleji’ne devam etmeye karar verdim fakat benim açımdan çok zor geçen 1 senenin başlangıcı oldu bu. Eğitim başörtülü yürütülemiyordu fakat kendi çapında bazı çözümler getirilmişti; okuldaki tüm öğretmenler bayan idi örneğin. Ve de müdür-müdür yardımcı kadrosu öğrencilerin katına çıkmıyordu. Fakat yine de durumu benim açımdan zorlaştıran etmenler vardı zira günde 2 defa toplu tören yapılıyordu bahçede –sabah ve öğle dönüşü- ve de tüm 1 sene boyunca o törenlerin –cuma törenleri de dahil- hiç birine iştirak etmeyişimden dolayı zaman zaman müdürün sözlü ihtarlarına zaman zaman da çıkıntılık yaptığım gerekçesi ile bizzat öğrencilerin hatta öğrenci velilerinin beni idareye şikayet etmeleri gibi durumlara maruz kaldım. Okul ve derslerden ziyade bu tarz olaylarla geçen bir senenin sonunda daha fazla dayanamayacağıma karar verdim. Zaten okul idaresi de üstü kapalı olarak okuldan ayrılmamın uygun olacağını dile getirdi. Geldiğim noktada ise bir sorun vardı zira devam edebileceğim herhangi bir başka okul yoktu. Çünkü o dönemde durum iyice gerilmiş, İHL’ler dahi boşalmaya başlamıştı. İlçelerdeki ve de başka şehirlerdeki birkaç kolej alternatifini de yaşadığım yorucu tecrübeden dolayı değerlendirmek istemedim. Geriye bir tek yol kalıyor gibiydi; Açıköğretim Lisesi’ne geçiş yapmak! Fakat buna kendim karar versem bile bu fikri zor içselleştirdiğimi söylemeliyim zira açık lise genel olarak okuma imkanını ileri yaşlarda sürdürmek isteyen ya da problemli öğrencilerin dışarıdan okul biterebilmesine yönelik bir kurum olarak biliniyordu. Ayrıca önümde dışarıdan liseyi bitirip iyi bir üniversite kazanan ya da ‘dışarıdan okumak nasıl bir durumdur’a dair örnek olabilecek kimse yoktu. Ama başka çıkar yol bulamadım. Nitekim ondan sonraki iki sene evde oturup ders çalışma, dershaneye devam ederek de üniversiteye hazırlanma ile geçti. Yılda iki defa iştirak ettiğim Açıköğretim sınavlarına başörtüsü ile girerken herhangi bir sıkıntı çekmedim fakat üniversite giriş sınavında böyle bir sıkıntı beni bekliyordu. Yine bir çıkış yolu lazımdı. Kalsik yola başvurdum tabi; peruk edindim. Başvuruları bununla çekildiğim fotolar ile yaparken sınava da bununla girdim. Ve sınavın neticesinde iyi sayılabilecek bir puan almama rağmen aynı sıkıntı yeniden karşımdaydı. Başörtüsü ile devam edebileceğim bir okul lazımdı bana. Bu hususta en rahat olan yeri yazdım ama puanımın yetmemesi ihtimaline karşılık başka yerler yazmam gerekiyordu. Buna da ilginç bir çözüm bulduk; tercih listesinden daha rahat olabileceğini düşündüğüm fakat haklarında herhangi bir bilgimin olmadığı özel üniversitelere telefon etmeye başladık annemle. Sorduğumuz şu idi sadece; başörtülü olarak kurumunuzda okunabilir mi? Bu soruya, olumluya en yakın cevabı veren B. Üniversitesi’ni ekledim bir de tercihlerime ki neticede 2001 yılında bu üniversitenin Ekonomi bölümüne burslu olarak kabul edildim. 4 sene boyunca eğitim görüdüğüm bu kurumu da alternatif çözümlerden biri olan bone ya da eşarp üstü şapka usulü ile bitirmiş oldum.

Akademik hayata devam etme kararım, işleri bir daha zora soktu benim için çünkü başörtülü olarak lisansüstüne ve de devamında doktoraya devam etmek bir hayli zordu. Mezun olduktan sonraki 1 senemi, tek seçenek olan B. Üniversitesi’nin sınavlarına hazırlanma ve de yurtdışı imkanlarını araştırmakla geçirdim. Tüm bu sürecin sonunda kendimi gerçekten çok şanslı hissetmeme vesile olacak bir şekilde İsveç’te master eğitimi ve de burs alma imkanlarına sahip oldum. Nitekim şu anda da Linköping Üniversitesi, Uluslararası ve AB İlişkileri bölümünde master programına devam etmekteyim.

Hayatımın gidişatını belirleyen “hem eğitimim hem başörtüm” tercihi olduğu için tabi ki Türkiye’deki ve buradaki durumu sık sık karşılaştırma ihtiyacı duyuyorum. Buradaki derse ilk katılışımda düşündüğüm şu idi; kimbilir kaç sene sonra başörtümle girebiliyor olmak buralara… Geldiğimden bu yana, başörtüm hususunda herhangi bir engelleme, sözlü ya da imalı dışlama vb. olumsuz bir durumla karşılaşmadığımı da söylemeliyim. H. Karaman bir yazısında şu isabetli tespitleri dile getirir; “Laik, hür ve demokrat Avrupalı, bir insanın belli bir davranışı, inancı gereği yaptığını bilirse, bunu anlarsa ona saygı duyar, imkân ve hürriyet tanır; bu davranışın kendi inanç ve kafasına sığıp sığmadığına bakmaz.” Hakikaten burada edindiğim en yaygın kanı bu. Bu konuda tabi ki sık sık sorular, hatta bazen oldukça ilginç sorular, geliyor bana; neden güzelliğimi saklıyorum, sadece erkeklere karşı ve de sadece dışarıda mı örtünüyorum, kendimi mutlu hissediyor muyum bunun içinde, bu bazı hareketlerimi de engelliyor değil mi? Erkeklerle içli-dışlı olmak, onlara dokunmak, sarılmak vs. vs. gibi. (Gerçi bu tarz soruların Türkiye’de de zaman zaman sorulduğunu hatırlıyorum. Hatta ilginç bir anekdot aktarayım; geçen dönem koridorumda bir Türk arkadaş vardı ki onun tesettürsüz iken benim tesettürlü oluşum baya ilgisini çekmişti koridordaki diğer arkadaşların. Ve bu konuda ona sorular sormuşlar. O da bana gelip “ya çok ayıp kendi adıma biliyorum da sen neden örtünüyorsun ya da Kuran’da böyle bir şey var mı gerçekten?” diye sormuştu). Elimden geldiğince sorulan sorulara cevap vermeye çalışıyorum ama şunun da farkındayım ki anlaşılabilmek için önce başka şeylerin anlaşılması gerekiyor; bedenimin salt bana/bize ait olmadığı, aksine bana emanet olarak sunulduğu ve de onu nasıl kullandığım hususunda sorguya çekilecek oluşum(uz), başörtüsünü erkek-kadın ilişkilerini sekteye uğratmak için değil bilakis bu ilişkiyi daha rahat bir boyuta taşımak için kullandığımı(zı), bu tarz dini emirlerin bize sıkıntı vermek amacı ile değil bizi ve ihtiyaçlarımızı daha iyi bilen bir yaratıcı tarafından bize yol gösterici olarak ortaya konduğu, örtünmenin en temelinde ise kişiliğimi dişiliğimin ya da cinsiyetimin önüne koymak olduğu, tesettürün yalnızca kadınlara has olmadığı ve de farklılıklar olsa da erkekler açısından da geçerli olduğu… H. Karaman bu noktada yine hoş bir açıklama getirir; “Avrupa insanının, başörtüsünü dinin vazgeçilmez bir gereği olarak anlamakta güçlük çekmeleri tabiîdir. Çünkü, onların modern gelenekleri, âdetleri, felsefeleri ve hayat görüşleri içinde ‘dinî bir emir olarak başörtüsünün’ yeri yoktur. Eğer, Avrupa insanına başörtüsünün dindeki yerini anlatmak gerekiyorsa, işe, bir bütün olarak İslâm’ı anlatmakla başlamalıdır. Batı, İslâm’ı, İslâm’da kadın-erkek ilişkilerinin sınırlarını, bu sınırların dayandığı gerçekleri anlayınca başörtüsünün dindeki yerini de anlamakta, makul karşılamakta, İslâm bütünü içinde tutarlı bulmaktadır.” Zaten bu tarz derinliğine açıklama talepleri de çok az geliyor. Genelde ise kısa, öz cevaplar bekleniyor benden. Sorularında ısrarcı ve sebatkar olanların da mevcut olduğunu belirtmeliyim gerçi. Bir de ilginçtir ki buraya temelde başörtüsü problemi hasebiyle gelmiş iken bana sorulan ilk şeylerden biri; artık ülkemden ve de onların zorlayıcı kurallarından uzakta olduğum halde neden başörtüsü takmaya devam ediyorum idi. Büyük bir ironi işte!

Türkiye’de yaşadıklarımı genel olarak anlattım zaten yukarıda ama söylemeliyim ki tüm bu somut olayların dışında beni en rahatsız eden ve de hesap edilmesi oldukça zor olan ise manevi etkiler… Ne gibi? Herhangi bir kurum ve kuruluşa adımımı atarken “acaba buraya başörtümle girebilecek miyim?” psikolojisini hala üzerimden atabildiğimi söyleyemem ya da lise dönemimde ev ortamında oluşumun beni toplumdan çekilme yönünde olumsuz etkilemesi hususu ya da tüm bu yaşadıklarımın kendi içimde yarattığı sıkıntı ve çatışmalar vs. vs. Bir de tüm bunlara, bu süreç zarfındaki tüm sınavlarda –ÖSS ve LES gibi- ve de kayıtlar için gerekli fotoğraflarda peruk kullanışımın rencide ediciliğinin eklenişi…

Gelecek şubata inş. buradaki master programımı bitirmiş olacağım ve de yeni bir karar beni bekliyor olacak bir kez daha. Çünkü akademik yaşantıya devam etmek istiyorum ki şu durumda Türkiye’deki durum hala olumsuz. Çalışmayı düşünsem bile bu açıdan da ciddi sıkıntılar olduğunu biliyorum. Kişisel sebeplerden dolayı İsveç’te kalmayı düşünmesem bile, evet, imkanım olduğu sürece yaşantımın geri kalan kısmını Türkiye dışında sürdürme kararını vermiş durumdayım. Yani Türkiye’ye geri dönmeyi düşünmüyorum çünkü mevzu sadece benimle de sınırlı değil. Yarın öbür gün kız çocuğum ya da çocuklarım olursa benzer sıkıntıları onların da yaşamasını istemiyorum. Türkiye’deki gelişmelerin neler olacağına dair isabetli tahminde bulunmam zor olsa da uzun süredir devam eden bu sıkıntının bir çözüme kavuşabileceği inancım da oldukça az. Olsa bile tekrar benzer vakıaların yaşanması ihtimali de var ki bu daha önceki tecrübelerle sabit zaten.

Thursday, March 01, 2007

Güya erken yatacaktım. Güya çok yorgundum ama, nerde... Neyse, en azından uyumak yerine bir şeyler paylaşıp öğreniyorum diye kendimi avutayım bari. Mart, baharın ilk gününün ilk saatleri diye düşünüyorum ama o kavramlar da göreceli sanırım. Neyse...

Neler dönüp duruyor etrafım(ız)da? İlk olarak kendi küçük dünyam; okulla haşır neşirlik devam ediyor malum. İlk olarak, karamsarlığa sürüklendiğim dersin hocasının ödevine, "bu ders ve okuduklarım beni çok karamsar yaptı" diye not düştüğümü hatırlıyorum, ne yapayım tutamadım kendimi :) İkinci olarak ise, geçen gün okula teşrif eden bir akademisyenin seminerinde yaşanan bir olay geliyor aklıma. Bay Scholte, "global demokrasi ve sivil toplum" başlıklı oturumu sunarken herşeyin müsebbibi olan ve yanımda oturan arkadaş, nam-ı değer Pavlo/Pasha, ile konuya dair ikinci oturum gibi bir şey başlatınca bölüm koordinatörümüz ve aynı zamanda tez danışmanım olan şahıs, G. G, bizi fark etmiş olsa ki bana kaş göz yapıp soru sormam konusunda ısrarlara başladı baktım uzaktan uzaktan. Kendimi büyük salon içinde öne arkaya kıvrılarak saklamaya çalışırken ve dahi "hıh, kurtuldum galiba" diye sevinirken araya girip ve bizzat bana dönüp, "bu arkadaşımızın bir sorusu var herhalde" demez mi? "Ben mi?" diyebildim ilkin. Zira, hayır, tabi ki sorum yoktu. Ve tabi olsa idi niye sormayayımdı ki? Asıl yanımdaki vatandaşın soruları vardı; "sivil toplum kelimesinin kendisi Batı orjinli değil mi zaten? Peki gerçekten ihtiyacımız var mı bunlara?" gibi. Ama nedense bana sormayı tercih ettiğinden ben rezil olduğumla kaldım tabi. Çıkışta da komedi devam etti çünkü program koordinatörümüz yanıma gelip utanıp utanmadığımı sordu, tabi ki utandığımı söyledim :) Bugünkü derste de düne dair atıfta bulunmayı ihmal etmedi kendisi. Hey ya Rabbim! Bunun dışında okumalar, kendimi evimde ve ailemle gibi hissetmeme sebep olan koridorumla beraber yaşamaklık, tek kız olduğumdan mıdır nedir el üstünde tutuyorlar beni :), ve dahi arkadaşlarla, İsveçlilerin dahi sıkıcı bulduğu bir grup olduk -ne güzel!-, vakit geçirmeler... Hamd diyeyim kısaca.

Diğer yandan ise ufak dünyamı da etkileyen dış dünya... Bir süre önce aklıma baya takılan, kendime de dert edindiğim bir konuya dair, kısaca "yeni neslin eğitimi" diyebiliriz sanırım, benzer kaygıların serzenişi ile gece uykum kaçtı. Çare düşün dendi, düşündüm de çık çıkabilirsen işin içinden. Düşüneceğiz bakalım, en azından ilk adımdaki karamsarlığı attım üzerimden. Bir diğer iç sıkıcı olay da, bitirdiğimiz derste de sık sık müşahede ettiğim üzere, devlet üstü deyip de kurulan ve deva diye görülen kurumların çıkmazına dair bir örnek daha ortaya çıkması; Bosna'daki olaylardan Sırpların aklanışı... Amaç, direkt karalama, oturulan yerden laf atma meselesi değil de eksiklikler bunca gün yüzüne çıkmış iken sıkıntının artışı sanırım. Zaten bu yüzden ödevime not düştüm sanırım. Tabi hocanın, "ağlayalım beraber o zaman!" dizelerini söylemesini beklemiyorum da, ne bileyim öyle işte...

Ama gece gece hasret kaldığım hususlarda yeni sesler duymak... Aynı kaygıları taşıyanlarla paylaşımda bulunmak, iyi geldi her şeyin üstüne. Sağolasınız canlar! Ama haftanın gazı şu güzel dua herhalde; "... my Allah richly bless you!" Ne güzel duadır bu. Üstelik çok da bir şey yapamadağım halde. Amin diyeyim yalnız, amin :)

Not: Fotoyu, ntvmsnbc'nin O an'lar serisinden buldum. Vapurda yolculuk yapan bir öğrenci, insanların işareti üzerine havaya bakınca Galata kulesi etrafında kuşların bu halini görmüş ve hemen deklanşöre basmış. Sonuç, harika bir O an! Yazık bana, kuşları o kadar takip ediyorum ama hiç böylesine denk gelemedim henüz...