"... Bazen ip üzerinde yürüyormuş gibi hissettiğin zamanlar olur mu? Benim oluyor zaman zaman. İp üzerine yürümek default zaten. Fakat hayatın senden beklediği, mesela ip üzerine yürürken bir taraftan da burnunda tabak çevirmek felan... (Böyle bir durum) yerden bakan için oldukça zor, ipin üzerinde olan için fevkalade zor ama tv karşısında seni mısır cipsi yiyip seyreden için kolay... Bütün bunlardan daha zoru ne biliyor musun? İpin diğer tarafında sana moral ve güç veren birini ararken gözlerin, o kısmın boş olduğunu görmek..." Doğru, hatta belki fazlasıyla doğru. Peki ya bile isteye ipin üstünde yürümekten vazgeçenler -ister bu bir başkaldırı olsun, isterse de ipin diğer tarafının ısrarla boş kaldığını görmekten dolayı olsun-? Kim gibi mesela? Sylvia Plath gibi (1932-1963) mesela... Plath'in ne zamandır okumak istediğim, yazdığı tek romanı olan The Bell Jar (Sırça Fanus)'u ve dahi şiirlerini okuduktan sonra, bu soruya karşılık ilk aklıma gelen cevap bu oluyor tabi.'Sırça Fanus' ile başlayabilirim sanırım. Öncelikle, buna tam bir roman denemez belki de zira karakterler başka isimler altında yer alsa da kendi otobiyografisinden bir kesit sunmaktadır kitap. İkinci intihar denemesinin ardından kaldırıldığı tedavi merkezindeki deneyimleri, şiire olan tutkusu ve yazma isteği ile dolu iken karşısına çıkan engeller ve kocası ile ilişkilerinin anlatılması... Zaten bundan dolayı, ölümünün ardından bu yapıt ailesi ve eşi tarafından bazı kesintilere uğramış. Genel olarak söyleyebilirim ki, şiirleri kadar etkilemiyor insanı bu roman. Yalnızca, yazarın hayatı da bir parça biliniyorsa, acı bir tat bırakıyor. Romanın ismine gelince... Hayatı, ip üzeri zorlu yürüyüş tecrübeleri olarak değil de Sırça Fanus içi kapana kısılma hissiyatı ile eş algılamasının bir yansıması sanırım bu isim. "... Sırça Fanus, 50'li yılların Amerika'sında geçer. Hem o tarihte Amerika'da kadın olmanın ne anlama geldiği hakkında bir fikir verirken, Esther karakteri aracılığı ile Plath'in kadın konusundaki düşüncelerini de yansıtır... Sırça Fanus imgesi kadını çevreleyen toplumu ifade ettiği gibi, kadının toplumun onu koyduğu yerden çıkışsızlığını da dile getirir... Sırça fanusta yaşamaktan kurtulmak için ölmek, bu rüyadan uyanmak gerekir. Çünkü ' Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür'." (Ezgi Kızmaz/Sırça Fanus'ta Ölmek de Yaşamak da Zor) Yazıyı, kadın hakları ile ilgili bir siteden alıntıladığım için romanın özellikle bu yönüne dikkat çekilişi normal karşılanabilir fakat benim romanda öncelikli olarak gördüğüm bu değil. Evet, o dönemin Amerika'sındaki kadın algılayışına dair tespitler var bol bol, fakat Sylvia'nın içinde kısılı kaldığı herşeyden önce ruhu, iç çatışmaları, hissettikleri ile kendisi gibi geliyor bana. Bu arada, döneme dair kadın konumunu daha ayrıntılı olarak gözler önüne serebilecek bir başka kaynak tavsiye edebilirim; Mona Lisa Smile filmi... Hemen hemen romana yakın şeyler aktarıyor bu film de.
Gelelim Sylvia'nın kendisine... "Alman bir baba ve Amerikalı bir anneden olan Plath, hayatı boyunca ileri derecede manik depresif bozuklukla boğuşmuş ve 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında da ilk intihar girişimini gerçekleştirmiş. Başarılı olamayınca akıl hastanesine yatırılmış fakat daha sonra summa cum laude (yüksek bir derece) ile mezun olmuş. Yaşamı boyunca içine kapanık ve sevgiden yoksun bir hayat süren Sylvia, kimse tarafından ciddiye alınmamış... Yaşarken pek önemsenmeyen ve ciddiye alınmayan ünlü şair, belki ısrarla ölmek istemesi ve bunu sıradışı bir şekilde gerçekleştirmesi ile ölümünün üzerinden tam yirmi yıl sene sonra Pulitzer ödülüne layık görülmüş... Yaşama sarılmak ve kendine son bir şans tanımak için aşık olduğu Ted Hughes ile evlendi ama ünlü bir şair olan Ted, etrafında o kadar güzel kadın varken sadece Sylvia ile ilgilenemiyordu... Sylvia bunu öğrendiğinde yıkılmıştı artık, kocasından ayrılmak için mahkemeye başvurdu ve intihar ettiğinde de resmi olarak hala Ted Hughes'in karısıydı. Evet, Sylvia'nın ölümünden hayranları kocasını suçluyordu, fakat Ted, Sylvia için bardağı taşıran son damlaydı sadece."(Ahmet Sevinç/Yaşamdan Ölüme, Ölümden Ebediyete) Sylvia'nın ölmeden önceki son dönemlerine dair ilginç aktarımlarda bulunan bir yazıda ise şunlar geçiyor; "10 şubat 1963, gece vakti... Amerika'nın güzide kadın üniversitesi Smith'in en parlak mezunlarından, Cambridge'in değerli öğrencilerinden o ışıl ışıl genç kızın yerinde yeller esiyor. Sylvia Plath, Lady Lazarus şiirinin son üç dizesinde yazdığı gibi 'Küllerin içinden kızıl saçlarımla doğarım/Ve erkekleri hava gibi yutarım' (değil artık), erkekleri hava gibi yutmuyor Plath. Kocası ünlü şair Ted Hughes'u kadınlar hüp diye yutmuş. Plath, Londra'da, ısıran şubat soğuğunda iki küçük çocuğu ile yapayalnız. Telefonunu bağlatamamış. Hemşirelerin, çocuk bakıcılarının biri gidip diğeri geliyor. Hughes'un bir şair olarak başarısı almış başını gitmiş. Sylvia Plath çocuklara bakmaktan, ev ve dünya işlerinden perişan. Mum ışığında buz kesmiş elleri ile gece yarıları yazıyor şiirlerini. Günde bir, bazen üç-dört şiir bitiriyor. Bir vehamet duygusuyla, Ariel'i oluşturan şiirler kaleme alıyor. Eskiden olduğu gibi şiir egzersizlerinden oluşmuyor şiirleri. Şiirleri hayat gibi, dürüst ve ok gibiler, yoğunluklarıyla acımasızlar. 4 şubatta bir mektubunda yazdığı gibi, 'kan içinde yazılmış şiirler, en azından kanla'. Öylesine kalbi kırık, onuru kırık ki. Tapılan eşin artık geri dönmeyeceği kesinleşmiş. Genç yaşta ölüp annesini bir başına bırakan babasının ihanetinden çok daha ağır bir ihanet Plath'in maruz kaldığı. Adam Londra'da yaşıyor ama başka bir kadınla. Sosyal hayatı, hiç sönmeyen metropol neonları gibi. Arkadaşları, gezmeleri, içmeleri yerinde. En mühimi, istediği saatte oturup istediğini yazma hakkına sahip. Çocukların ve kendi gribal enfeksiyonlarının yorgunluğu içinde nerden hangi zaman dilimini kırpıp da yazmaya ayıracağını delice hesaplamak zorunda olan Plath'in aksine. Ve Plath, annesi Aurelia'nın nefretle izlediği hayattaki rolününün, kendisini de kafeslediğini görmekte: yalnız başına ayakta kalmak zorunda, fedakar ve cefakar anne rolü. Ted Hughes ise aşk yaşıyor, Rakibe ile. (Rakibe/The Rival şiirinin son dizelerinden alıntı: Hiçbir gün seninle ilgili bir haberden kurtulamaz/Belki Afrika'da yürüyorsundur, ama beni düşünerek... No days is safe from news of you/Walking in about Africa maybe, but thinking of me). 11 şubat 1963, sabahın körü. Sylvia Plath... apartman dairesinin mutfağında fırının önüne diz çöktü. Kaç kadın bilmem kaç saatlerini önünde geçirdikleri fırınlarının önünde diz çöküp dua etse azdır. Onun başka planları vardı. Fırından fırın sayesinde kurtulmak gibi. Gazı açtı. Çocukların yataklarının yanına süt dolu bardaklar bırakmış, odaların kapısını teypleyip havı altlarına havlular tıkmıştı. Tıkmıştı ki gaz çocuklara ulaşmasın. (Ve başını fırına sokarak hayatına son verdi o gün)." (Perihan Mağden/Her Kadın Bir Faşiste Tapar) Yazı her ne kadar arabeske kaçan öğeler barındırsa da çok çarpıcı unsurlar da ihtiva ediyor. Zaten kendisi olabilmesi içsel sebepler ile bir hayli zor olan şairin bu durumu bir de dış etmenlerce de desteklenince böyle bir sona doğru sürüklenmiş gözüküyor. İntihar ediş biçimi ise gerçekten tüyler ürpertici ve bir o kadar ironik. Fırından fırın sayesinde kurtulmak!
Sylvia'nın şiirlerinin çevirisi altında ismini en fazla gördüğüm ve aynı zamanda akademisyen olan bir diğer yazarın onun hakkında yazdıkları da bir hayli ilginç. "Batı, yalnızlık -loneliness- ile birbaşınalığı -solitude- birbirine karıştırmamızı sağlıyor. Bütün dünyaya antidotu olmayan bir zehir saçıyor: yalnızlık fetişizmini. Batı, bu zehrine hayran. Sylvia Plath de, Sivvy'ciğim de, öldükten sonra bu ferişizmin kurbanı olmuştur magazin basını yüzünden ve bunun tek sebebi de intihar etmiş olmasıdır. Şairin nasıl yaşadığından, nasıl ürettiğinden çok intiharı ile ilgilenmeyi hatta ona gıpta ederek bir tür ölüsevicilik yapmayı da biz Batı'dan öğrendik. Susma cesaretinin tezahürünün doruk tecellisi intihardır... Ama unutmamak gerekir ki Plath, son ana değin kurtarılacağını ümit etmişti. Plath, hayatı sevmeseydi ya da sadece onu aldatan kocasından intikam almak için intihar etseydi çocuklarının bulunduğu odaya da gaz girmesin diye delikleri niye bantlasın? Plath, susma cesareti gösteremeyen ahmakların imrendiği bir yalnızlığın kurbanı değildir. O, fallosantrik, fallomorfik bir Batı yaşam düzeneğine şiirleriyle başkaldıran bir cengaverdir. (Yazar burada, şairin hayatını anlatan 'Sylvia' filminin eleştirisine dair sözler dile getiriyor. Filmi izlemediğim için bir yorumda bulunamayacağım. Ve onun Metaphors şiirinden alıntı dizeler: I am a riddle in nine syllables/An elephant, a ponderous house/A melon strolling on two tendrils/ O red fruit, ivory, fine timbers!/This loaf's big with its yeasty, rising/Money's new minted in this fat purse/ I am a means, a stage, a cow in calf/I've eaten a bag of green apples/Boarded the train there is no getting of)... şiir dokuz rakamı üzerine kurulu bir şiir. Dokuz harfli bir başlık dokuz dizeli ama tek kıtalı bir şiirdir bu... Dokuzla belirlenmiş bir yekpareliktir kendine yakıştırdığı imge (özellikle de hamilelik olgusundan hareketle). Dokuz harfli birçok sözcük de var şiirde... Müthiş bir okuma serüveninin ip uçlarını taşıyan şiirlerini okursanız görürsünüz ki hayatında hiçbir şey onun şiir yazma tutkusunun, şiirle var olma savaşımının önüne geçememiştir. Bunalımının temel nedeni de buydu; "Kadından şair olmaz" (çok tanıdık geldi bana :) diyenlere, "Kadın olmasına karşın..." deme ahmaklığını gösterenlere toslamıştı hep; bulunduğu ortamlarda önce sevgilisi, sonra kocası ve şiir alanında da kendisinden hep bir adım önde olan Ted Hughes ile aşık atmak zorunluluğu içindeydi ve aynı zamanda da güzel kadın, anne, sevgili vb. kadına biçilen bir çok rolleri giyinmek zorundaydı ama tüm bunların ötesinde şair olduğunun herkesçe tanınması savaşımını da verdi. Bu savaşımı verirken de parşalanarak çoğaldı (ya da tükendi?). Şairliği, hak ettiği halde, kanonize olmayınca da etiket meraklılarının da dediği gibi 'cadı tanrıça' oldu... Plath gibi birinin en büyük hatası evlenmek olmuştur. ( Ya da öyle biriyle evlenmek?) İnsanoğlu, tarihi boyunca varoluşunun onanması için bir öteki uydurmak zorunluluğunu akıl etmek gaflet ve delaletine düşmüştür ve bu sırada da erkeiğin ötekisi kadın, kadının ötekisi de erkek olarak belire gelmiştir... İnsanın, cinsel kimliği ne olursa olsun, insan olarak var olduğuna ancak ve ancak ötekinin gözlerindeki anlamlar ile varolabileceğine inanması yanlışı. Bu yanlışı mutlak bir gerçek ya da doğru, hatta yasa olarak ezberledik hepimiz. Birbaşınalığın yüceliği, bu yanlışı fark edip kendimizi ötekileştirilmelerden sıyırmakla başlar; yalnızlığın uçurumu ise ötekini olmazsa olmaz bir mutlak bilmekle başlar. Plath bu uçuruma düşmüştür, düşerken de kanat çırpmıştır yere çarpmamak için. Her kanat çırpışından da zehir zemberek şiirler dile gelmiştir. (Yazar bu noktada din ve inancı da çözüm görmediğini dile getiriyor. Ötekileştirmeye katkıda bulunduğu için. Oysa işte tam da bu sebepten çözüm olduğu kanaatindeyim ben. Hatta daha önce yazısını link olarak eklediğim psikiyatrist M. Ulusoy aynı tespitleri dile getirdiği yazılarında ve romanında bu ötekileştirmeyi ayna metaforu, gözbebeği sendromu gibi isimlerle dile getiriyor. Senin cinsiyetini, ırkını vs. değil de kendin olarak seni kaale alan bir yaratıcı vurgusu tam da bu noktada önem kazanıyor zaten). Böyesi bir uçurum da sadece kadınlara özgü değildir. Mayakovski de aynı uçuruma düşmüştür, Kaan İnce de, Jery Kosinsky de, Nilgün Marmara da... (Buna yakın anlamlar için yazılmış bir şiir, Hayati Baki'nin, Teoman tarafından şarkı da yapılıyor. Yazar, bunun dile getiriliş şeklinde de şikayetçi gerçi. Bağıra bağıra popülerleştirildiğini düşünüyor içeriğin. Şiir/şarkı; Güzel Bir Gün Ölmek İçin) (Yusuf Eradam/Susma Cesareti) Yazar genel kabul üzre taçlandırılan intihar olgusunu yine de başka bir sebeple de olsa yeniden taşlandırıyor gözüküyor. Oysa, her ne kadar Sylvia şiirlerinde bağıra bağıra ölmenin de sanat olduğunu iddia etse de, biz çözümsüzlük bir çıkış yolu bulamama ve dayanamama, kaçış istekliliği unsurları ile ağır basıyor intiharda. Niye hayatın en huzurlu anında değil de o zaman o şekilde intihar ediyor ki?...

0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home