devam...
Bahsettiğim romanın da ışığında genel olarak bu mevzuya dair düşüncelerimin geldiği en son noktaya dair de genel bir toparlama yapayım istiyorum. Öncelikle, romanın da gerisinde yatan temel husus şu gibi; dünyada yaşanan beşeri aşklar aracılığı ile ilahi aşka uzanım... Bu görüşün ilk nerede, ne zaman ve kimler aracılığı ile ortaya çıktığını tespit etmek zor da olsa tasavvuf ile olan sıkı bağı biliniyor. Söylemeliyim ki bu tarz bir düşünce bana pek de yakın gelmiyor ve bunun da bir çok sebebi var. İlkin, dünya hayatındaki beden yani ölümlü kısmın varlığı nedeni ile en yalın haldeki ilahi aşk hissinin ancak ahiret hayatı için mümkün olabileceğini düşünüyorum. Şu dünya hayatı için olabilen ise ruha üflenme hasebiyle bilkuvve edinilen bu yakınlığın olabildiğince yakalanmaya çalışılması gibi geliyor bana. Fakat bu noktada da şu sou çıkıyor ortaya; işte bu mümkün mertebede olabilecek yakınlığı, beşeri aşkı köprü kılarak yakalayamaz mıyız? Zaten bunun tek yol olduğu düşünülüyorsa baştan ayrılıyoruz demektir zira hayatı boyunca beşeri aşkı tatmayanların halinin ne olacağı sorunu çıkar ortaya. Ayrıca da beşeri aşkın bir farz ve varlık sebebi haline gelmesine yol açar böyle bir durum. Açıktır ki tercih etme özgürlüğümüzün olmadığı ya da kendimizin belirlemediği böyle bir durum için sorumlu tutulmak ilahi adalete aykırı olurdu herhalde. Şöyle garip bir diyaloğu akla getiriyor çünkü böyle bir durum; "ey kulum, niye bana uzandıracak beşeri aşkı tatmadın? Sen nasip etmedin ki ey Rabbim! Kendi kendime de aşk yaratamayacağıma göre..." (Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık? hesabı yani.. :) Bunun ardından ise şu söylenebilir; evet, tek şart değildir ama belki de en kestirme ve birincil şartıdır. Üzgünüm ki yine katılamıyorum. Çünkü kestirme olup olmayışı kişilerin istidadına kalmış bir durum. Ve dahi zaten istidadı olan kişinin başka yollarla da bu hissi yakınlığı tadabileceği kanısındayım. Ayrıca, belki de çok daha önemli araçlar olduğunu düşünüyorum bu hususta. Ne gibi? Takva, yani güçlü bir iman&amel ilişkisi diyebilirim kısaca, karşı cins olup olmamasına bakmaksızın sahip olunan dostlar gibi. Ve sayamadığım daha bir sürü unsur... Beşeri aşkı da ancak bunlara ilave bir unsur olarak sayabilirim. Üstelik bu unsurun zor bir tarafı da vardır ki hissedilen beşeri aşkın da, tıpkı bir eylem, düşünce ya da nesneye duyulan hissi yakınlığın Allah, nefis, şeytan vs. bir çok olası kaynağı olabileceği gibi, bir çok kaynağı olabilir ve dahi bunların ayırt edilmesi hiç de kolay bir iş değildir. (Yeri gelmişken ilave etmek istiyorum ki beşeri aşkın da yalnız karşı cinse karşı duyulan bir şey olduğu kanısında değilim. Yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemiyorum da her ne kadar tabiatiyle farklılıklar olsa da en azından hissedilenin yoğunluğu bakımından arada pek bir fark olduğu kanısında değilim. Şöyle diyebilirim ya da; karşı cinse karşı olanda, NŞA'da, beden ve ruh ile beraber hissedilirken aşk olgusu, kendi cinsimizde bu yalnızca ruh bakımından hissediliyor olsa gerek. Çünkü ruhların cinsiyeti yok!). Ki bence bahsi geçen romanda Zühre'nin de içine düştüğü en çetin girdap budur; hissettiği şey kimdendir? Yani eğer peçelerin altında gördüklerine inansa, hissettiği şeye şeytandandır, nefsimdendir demesi lazım oysa ki derinde birşeylerin var olduğuna inanırsa aklanacak aşkı, bilecek ki yaradanı hediye etti ona. Burada denilebilir ki aynı çıkmaz, takva da olmasa bile, dostlar hususunda da olabilir. Tabi ki... Fakat hiçbiri beşeri aşkınki kadar büyük bir iç çatışmaya sürüklemez sanırım. Açıktır ki burada saydıklarım birer reçete ya da temel sebep-sonuç zincirinin nihai çözümlenmesi değil. Zira bu saydıklarım olmasa dahi kişi, ilahi his yakınlığına erişebilir. Tıpkı hikayedeki Sinan efendi gibi. Fakat açıktır ki bu da bir düzenden beri olmasa gerek. Yani içte ufacık da olsa birşeyler görülecek ki karşılığı sunula Tanrı tarafından...
Diğer bir husus ise beşeri aşk bir köprü olarak kullanılacaksa eğer bunun ne şekilde olacağı... Mesela, bu beşeri aşk denilen şey bir kez hissedilen bir şey midir? Yoksa kişinin istidadına göre bir kaç köprü ile ancak mı varılabilir? Peki sonlu köprüler birbirine eklenip bir sonsuza vardırabilir mi bizi? Söylemeliyim ki beşeri aşkın bir kaç kez hissedilebilir bir şey olduğunu düşünüyorum. Fakat bu demek değil ki bir ayağa düşürmedir bu. Zaten bunun da, bir yazardan iktibasla, şuna benzer bir sürece tabi olduğu kanısındayım; nasıl ki hastalık belli bir zamanınızı kollar ve sizi yakalayıverir, işte bunun gibi her zaman da aşık olunamaz. Aşka duyarlı zamanları vardır kişilerin ve dahi o zamanlarda aşık olunacak kişilerin varlığı gerekir etrafta. Yani ancak bu ikisinin çakışmasıdır ki aşık olma durumu ortaya çıkar. Üstelik, önemli bir unsur olarak, aşkın devamlı da olmadığını düşünüyorum. Bilim adamları gibi kati bir ömür biçemem tabi de burada önemli olan bence, bu yoğun hissiyatın ardından hissedilenin neye dönüşeceğidir. Şarkıdaki gibi yani; "aşk bir dengesizlik işi, dengeye dönüşen bir sevgi..." Peki o halde niye hissederiz böyle bir şeyi? Teşbihte hata olmaz derler, şuna benzetiyorum ben bu durumu; kadınların adet sancılarının, onları doğum anındaki sancılara hazırlayıcı unsur olduğu söylenir. Ama ancak yüzde bir belki de binde bir nispetinde. İşte bunun gibi, ilahi aşkın safiyeti ve yoğunluğuna bizi hazırlayıcı ara ara yoklayan bir unsur gözüyle bakıyorum aşk olgusuna. Ki açıktır ki zaman zaman bu zip'lenmiş kısma bile dayanılamıyor. Tıpkı başka duygulardan da ara ara tattırıldığı gibi... İşte tüm bu nedenlerle kendinde ilahi olana uzanmak gibi bir amacı barındırmadığını düşündüğüm, geçici ve ara ara yoklayan bu hissiyatın bu sebeplerle peşine takılınası bir şey olduğunu düşünmüyorum. Önemli ya da peşine takılınası olan nedir peki? Aşk ve hiçbir şey hissetmeme arasında bir çok hissiyat basamağı olduğu kanısından hareketle ortaya yakın bir hissiyatın vefa, iyilik, doğruluk gibi unsurlarla harmanlanmasıdır diyorum önemli olan. Varsın hissedilen aşk olmasın! Her daim yanınızda olacağına güvenç duyduğunuz bir dost el, omuz ve şefkati aşkın verdiği deli kalp çarpıntıları vs.'ye hayatta değişmemek gerektiğine inanıyorum. (Bunları söylediğime de inanamıyorum ayrıca :) Zira bu zikredilenlerin ne derece ehemmiyetli olduğuna kanaat getirmiş durumdayım. Ve işte belki de dediği gibi M. Ulusoy'un; "Aşk İnsana Yetmez!"...
İşte belki de bu sebeplerle, 'sararken boğan sarmaşık' anlamına gelen aşk kelimesi yerine 'hub' kökünden gelen muhabbet kullanılıyor Kuran'da ısrarla. (Aslında burada ilahi olana aşk demek de pek istemiyorum çünkü aşk sanki yalnızca beşeri olanlar için kullanılıyor gibi. Yani ilahi olana sevgi ya da hub demeliyim belki...) İşte bu yüzden belki de insanoğlu birbirlerinde huzur, sükunet bulsunlar diye eşiyle aynı nefisten yaratılıyor. Huzur ve sükunet ve şefkat ve muhabbet, bire bin veren muhabbet... Romanda Zühre'nin de dile getirdiği şu cümlelerdeki gibi aynı; "toprağı düşünürem ağam, toprağı. Biz ona ekeriz; o bize kat kat bereketiyle öder. Cömert toprak vardır, emeğimizi utandıracak kadar gümrah mahsül verir. Çorak toprak vardır, vergisi kıt olur. Öyle nankör cinsi de vardır ki durma didiş, kaz, kabart, gübrele, istersen nişasta eleklerinden geçir... Adeta attığın tohumu inkar etmeye kalkar. Fakat sen söyle ağam, hiçbir toprak gördün mü ki ekini baştan başa inkar etsin? Sıvama kerpiç bile olsa gene soysuz moysuz çuvaldız boyu olsun birşeyler çıkarır. Toprağı düşünürüm ağam, toprağı. Hem de insanları... Bazı insanlara etekler dolusu muhabbet tohumu serpiyoruz, yeşermezler bir türlü, ne hikmettir?"
Son olarak da şunları eklemek istiyorum; benim beşeri aşk olarak tanımladığım her ne kadar genel olarak aşk kategorisine girse de bir homojenliği ifade etmediği aşikardır. Ne olacak o halde? İnsanların sayısı adedince aşk çeşidi mi vardır diyeceğiz? Herkesin kendisine has imanı oluşu gibi mesela... Aslında son olarak bu fikre yakın gibiydim ve dahi 'dilimi eşşek arıları soksun bir daha birilerinin aşkını vs. sorgularsam' diyordum amma bu kabul de tıpkı günümüzde gözlendiği üzre bu olgunun ayağa düşürülmesi, standartları açısından çıtanın alçalması gibi sonuçları doğuruyor öte yandan. Eee ne yapacağız o halde derken şöyle bir şeye karar verildi; sabit din vs. değişken hukuk ekseninde ortaya 3 akım çıkıyor gibiydi: 1) din gibi hukuk da sabittir, içtihat kapısı kapalıdır 2) içtihat kapısı herkese açıktır bilakis. Herkes kendi aklınca yorum yapabilir yani 3) İçtihat kapısının açık olduğu vakıa ancak herkese açık oluşu bilgi anarşizmi ve deli bir rölatiflik tehlikesi barındırdığından işin ehline bırakılmalı. İşte buradan hareketle düşündüm ki kritersiz herkese bırakılınca nasıl ki din hukuku ayağa düşüyorsa aşk da ayağa düşüyor. (Ya devrimizde AB hıyar için bile standart koyuyor ne haber!?) O halde aşk fakihleri, mücedditleri gibi bir grup kurulsun! :) Tabi bu grubu hukuk açısından belirlemek kolay da aşk açısından belirlemek hiç kolay değil, biliyorum da en azından teorik olarak güzel gözüktü gözüme. Bir de işi kolaylaştıran şu unsur var ki, bunu aslına uygun yaşayanlar birbirlerini her dem anlayabiliyorlar. Tabi ki birilerine çıkıp hissettiklerinin aslında aşk olmadığını söyleme hakkı vermiyor fakihlik bile belki ama en azından içten içe yer altı örgütünün kendi içinde bunun böyle olmadığı bilinecektir. Sen söyle söyle, biz işin aslını biliyoruz hesabı... Ama zaten dediğim gibi sonuç olarak önemli olanın bu olduğunu düşünmüyorum zaten. O açıdan bu alanda fakihliğe falan da hiç hevesli değilimdir :) Bir diğer husus işe, yazı boyunca aşk ve hub dediğim ve için de şefkat gibi unsurları barındıran muhabbeti karşıt sunuşum... Tabi ki gönlümüz, insanoğlu olarak,öncelikli olarak aşk ardından da bunun sevgiye dönüşmesidir lakin yalnız ikinci bile zor bulunuyorken bunları bir arada bulmak pek de rasyonel değil gibi. Ha gene isteriz amma ekonomi diliyle 'rasyonel beklentiler' de bulunursak daha iyi olur gibi. Yani Türkçesi, 'ayağını yorganına göre uzat', 'ak akçe...' yok bu ikincisi bu kontekse uymuyor, pardon :)
Peki, son en son olarak denilse ki vefalı biri ile beraberken şu aşk denilen illet bizi yakalayıverirse ne olacak? Öncelikle, Allah yazmasın diyeyim, sonra da ekleyeyim; korkmayın geçicidir. Hastalık süresince dinlenmeniz, kendinize iyi bakmanız, ilaçlarınızı düzenli almanız gerekir. Şaka bir yana, şu vefalı kişileri bulmak büyük büyük nimet iken belki bir daha bir daha aşık olma ihtimali de söz konusu iken kapılıp gitmek hiç mantıklı gelmiyor. Madem ki vuslat, aşk için gerekli koşul değildir, varsın hissedin böyle bir şeyi. Size kattıkları yeterlidir. Şimdi bol keseden sallıyor sayılabilirim ki ne yaparsınız pratikler ve teorilerim anca buraya kadar. Allah bu kısmını göstermesin diye de ekleyeyim yalnız. Orasını da bir başkası tamamlayıversin artık :)
Bu engin ve zengin konuya dair nacizane görüşlerim, karınca kararınca -aaa belki de bu laf Raci hikayesinden geliyor?- ve dahi karınca nispetindeki beynimle anca bu kadar. Yazının içinde dediğim gibi bana bile ilginç geliyor fikirlerin bu kadar değişmesi de neyleyeyim, hayat işte! Bakalım daha neler gösterecek?

0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home