Views From Linköping

Tuesday, February 06, 2007

Mikro yoldan makro olana...
Bunlar en taze ve sıcak görüntüler dışarıya dair. Hoş, onlar sıcak da ben baya bir donmuş durumdayım tabi. Valla prosedürel işler olmasa çıkmaya hiç niyetim yoktu dışarı zira şekilde de görüldüğü gibi bir kaç gündür aralıksız kar yağıyor -tıpkı şu anda da olduğu gibi- ve de ulaşım bir hayli güçleşti. Fakat hepsine değdi sanırım; heyyooo oda kontratımı değiştirdim sonunda! Şu an ikamet etmekte olduğum odada kalmaya devam edebileceğim şükür. Tüm işlerimi halledemedim ama neyse yarın mecburen okula gitmem gerekiyor zaten. Gidebilirim umarım :)

Evet, nerde kalmıştık? Kafam da masamın üstündeki kitaplar gibi tıka basa. Aynı anda kaç kitap okuyorum unuttum. Hani derler ya 'bir işte yorulunca bir diğerine geçmek dinlenmek yerine geçer' diye ben bunu kitaplara uyguluyorum sanırım. Birini okumaktan yorulunca bir diğerine geçiyorum :) Ama fark ettim ki bir süredir okuduğum kitaplar -hatta sadece kitaplar değil izlediğim filmler de dahil- ısrarla benzer bir konuya uzanıyor. Yani aslında onlar gerçekten mi uzanıyor yoksa onları ben mi uzatıyorum orasından emin değilim de bu durumdan memnunum oldukça. Gerçi süreç bu kadar da pürüzsüz işlemiyor zira zaman zaman ciddi sıkıntılar çektiğimi söylemeliyim. Ne gibi yani? Mesela, şu an okumakta olduğum kitaplardan biri olan 'Uluslararası Hukuğa Giriş'teki BM'nin bilmem kaç resolution çıkarıp da Bosna ve Ruanda'daki -bu arada, Hotel Rwanda filmini bulursanız mutlaka izleyin, tavsiye ederim- olaylara dair bir sonuç elde edememesi gibi olayları adım adım neler olduğunu takip ederek okumak, oturduğum noktada iyice ufalmama, nokta gibi hissetmeme yol açıyor kendimi. Ya da Dünya Bankası'nın içerisinde gerçekleşen şu olayları öğrenmek; bankanın genel paradigmasına uygun araştırmalar için bütçe alabilme ve de daha hızlı bir şekilde bir yerlere gelebilme şansınız artıyor -siz aynı görüşü paylaşmasanız ve de aksi yönde araştırmalar yapmak isteseniz bile-... Kendimi oldukça pesimist hissetmeye başlıyorum bunları okurken. Oldu canım, ders için ödev hazırlaman gerektiğinde sayın Mikael beye, "kusura bakmayın, bunlar bende karamsarlık şey ediyor da o yüzden yazmasam bir şey?" dersin. Ve de o muhtemelen sana "iki tane anti-depresan eşliğinde okuyup yazınız efendim o zaman!" cevabını yapıştırıverir. Off off... Bunlar, işleri en çok etkileyebilme gücüne sahip olan kurum ve kuruluşlar iken kalkıp da nemize güvenip "yok onu şöyle yapsak, yok bunu değiştirsek" vs. demeye getirebiliyoruz, bir de utanmadan onlarca şey okuyoruz bir anlasam? Bırakınız bunu, daha iki insan arası münasebeti yürütmede dahi bir sürü problem yaşıyor iken delilik vallahi! Başımı kuma -pardon kara!- gömsem ve de hayat beni sobeleyemese? Ya da varken yok gibi davransam? -Deliliğe bu yüzden gıpta ediyorum işte. Çünkü gerçekten var olduğunuz halde yok gibi davranmanızın meşrulaştığı tek durum bu! Yani hayat yoklamasından sonuna değin raporlu olarak geçmek...- Dolunayın altında çimenlere uzanıp hayat hakkımı pas geçsem? Ben oynamıyorum diye mızıkçılık çıkarsam?... İçimde şu ara bana karşı en büyük ayaklanmayı yürüten sesi dinlediniz efendim! H.'nin içinden sesler korosu, "pesimistim abi" şarkısı...

Amak-ı Hayal'i okurken beni en çok güldüren -ama içten içe de yukarıdaki sebepten ötürü saldırıya geçen- hikayelerden birinde Raci kendisini karınca olarak görüyor. Ve de karınca kolonisinin, önemli bir problemi çözmek için deli gibi seferber olduklarına şahit oluyor. Karınca konseyleri toplanıyor, kararlar alınıyor, araştırmalar yapılıyor ve de müthiş teoriler geliştiriliyor. Sorun da şu ki, koloniyi ara ara sebebi bilinmez bir sel alıp sürüklüyor. İşte bunu anlamaya çalışıyorlar kendilerince. Ve de Raci bir karınca ama aynı zamanda insan düşüncesi sahibi olduğu için en sonunda problemin ne olduğunu keşfedince gülmemek için zor tutuyor kendini çünkü bu, mahiyeti bilinmez sel aslında o karınca yuvasının etrafında molaya bırakılan beygirlerin defi hacet gidermesinden ibaretmiş! Ne demek istiyor bana şimdi bu? Yukarıdakilere de paralel olarak, sen karınca mantığınlan oku oku güzelim, bildiklerinin asıl mahiyetlerini öğrenince kalıvereceksin öyle. Bu gidişle gün gelip de dünyanın sahiden öküz boynuzu üzerinde durduğunu öğrenirsem hiç şaşırmayacağım efendim.
.................................................................................
Ama... Çok seviyorum şu, içimde 'ama' ile başlayan cümleler kuran sesi :) Eee üstüme bu kadar gelinirse sessiz kalamam değil mi? Kabul ediyorum; başımı kuma/kara gömemem. Var iken yokmuş gibi davranamam -hele de henüz delilik mazeretine nail olamamışken- ve de hayat hakkımı pas geçemem. Ama yukarıdaki sesi ve de dile getirdiği sesleri de yok sayamam. O halde? Gene mi 'orta yol'? Bayılıyorum senin bu çıkış yoluna! Okumaya, bilmeye, anlamaya çalışmaya devam o halde. Evet, lakin sınırlarını bilerek ve de bütün hepsinin yalnızca senin içindeki karakterlerin karşılıklı argüman atışması için stok işlevi görmediğini unutmayarak. Bunca zaman düşünüp düşünüp de cevap diye bellediğin en kısa cümlelerden biri dahi birilerine "acaip rahatladım bunu duyunca ya!" dedirtebiliyorsa ya da birilerinin o gece biraz daha rahat uyumasına vesile olabiliyorsa veyahut da "iyi ki başını kuma gömmekten vazgeçmişsin!" diyen bir tek şahıs bile varsa etrafında; değer, değer inan! -Daha fazlasına da hayır diyemem tabi :)-
..................................................................................
Bu duygusal girişten sonra efendim, kaldığım yeri unutmadım hiç merak etmeyin, devam edeyim. Batı medeniyeti ve problemleri ile ilgili yazdıklarıma, başka bir kitaba geçerek devam etmeyi düşünüyordum aslında ama ikinci kere okumaya başladığım A. Davutoğlu'nun "Küresel Bunalım" kitabında çok çok hoş şeylere denk gelince bunu öne almaya kara verdim. Ne de olsa, her yol Roma işte!

Artık bıkkınlık derecesinde sözü edilen iki tezden biri olan Fukuyama'nın tarihin sonunun geldiği-ki diğeri de Huntington'un medeniyetler çatışması tezi- görüşüne karşılık Davutoğlu, Batı'nın ve tabi onun temsil ettiği medeniyetin bir dönüşüm -özellikle de Berlin duvarının yıkılışı ve 9/11 olayı neticesi daha bir görünür hale gelen- içerisinde olduğunu, bu dönüşümün ise 5 bunalım unsuru taşıdığını dile getiriyor. Nedir bu 5 bunalım unsuru? 1) Ontolojik güvenlik ve özgürlük bunalımı ve ontolojik yabancılaşma 2) Aydınlanma felsefesini önermeleri olan 'akıl, bilim ve ilerleme' epistemolojisinin bunalımı 3) Mekanizma- ahlak dengesizliğinde kendini gösteren aksiyolojik bunalım 4) Ekolojik bunalım 5) Kültürel çoğulculuk problemi. Ve de şöyle devam ediyor; "modernite, içinde insanın bütün arayışlarına cevap verebilecek, teknolojinin dev adımlarla yol aldığı, rasyonaliteye dayalı siyasal (devlet) ve ekonomik (piyasa) mekanizmaların yönlendirdiği mutlak bir güvenlik ve özgürlük alanının ortaya çıkacağı iddasını taşıyordu." Fakat neticenin olumsuzluğunu gösterecek kanıtlardan birini, daha önce not ettiğim bir şeyi çok iyi ortaya koyuyor sanırım. O da şu ki, İsveçlilerin -genelleme yapmak durumundayım- kendilerini bir yandan çok modern, öte yandan ise çok güvensiz hissetmeleri çelişkisi... Bundan daha iyi dile getirilemezdi bu çelişki herhalde. İşte bu noktanın tespitinden sonra herkes kendince yeni bir düzen oluşturma girişimine atılıyor bir yerlerinden. Kimi kültürel problemlerin çözümü ile kimi çevre sorunları ile kimi de bendeniz gibi ekonomik hususlarla meşgul oluyor. Zaten bu satırları okuyunca yitik kuzuyu bulmuş gibi sevindim zira tezimle ilgili aşağı yukarı ne yapmaya çalıştığıma dair güzel bir tespit olduğunu düşündüm. Modernitenin ekonomik aksaklıkları ile ilgileniyordum; 2. bunalıma dair iktisada yeni bir bakış açısı getirmeye çalıştığını düşündüğüm 'retorik iktisat' metodu -thanks to McCloskey- nu kullanmayı planlıyordum; 3. bunalıma dair de ihtiyacım olan 'etik' içerikli bir bakış açısı idi ve de son olarak buna paralel olarak, bu bilimin insani her türlü değere açılması için müthiş bir imkan olduğunu düşündüğüm 'kognitif' yöntem... Bundan iyisi Şam'da kayısı :) Dedim ya aynı anda bir kaç kitap var elimde diye ki bunlardan biri de, aynı zamanda şu anki dersin de hocası olan Mikael beyin kitabı ve de neredeyse Davutoğlu ile aynı cümleler geçiyor kitabın bazı yerlerinde. O da bundan sonra yolun ne olması gerektiğine dair kendince bir ütopya -ah herşey bu ütopya tutkunu dürtülerimizden doğuyor zaten!- geliştirmeye koyuluyor. Hepsini denk getirene hamd olsun, ne diyeyim!

"Okuyun, düşünün, yazın, ne işe yarayacaksa!" diyenleriniz varsa içimdeki ses gibi eğer; ola ki bunlardan bir şey çıkar ümidi yeter diyeceğim sadece. En azından şikayet edip edip oturmuyoruz diye de ekleyeceğim. Teori meori, pratiğe de uzatırız inş. bir gün. Onda da orta yolcuyum zaten; teori&pratik! Bütün bunların üstüne ne okuyorum peki? Riyazü's Salihin'i Razi'ye ekliyorum, tövbe istiğfar edip uykuya dalıyorum efendim :)

2 Comments:

  • At 11:39 AM , Blogger Feyzullah said...

    Ahmet hocanin bende baska bir kitabi var. Civilizational Transformation diye. Orada bu konulari biraz daha ayrintili olarak ele aliyor. Eger istersen, bir ara odunc alabilirsin. Onun disinda Mikael'in hangi kitabindan bahsediyorsun?

     
  • At 2:06 AM , Anonymous Anonymous said...

    Yazdıkların çok hoşuma gidiyor. Beni çözüyor ifadelerin. Çözüyor, az durup tekrar doluyorum, karıştırıyorum kendimi.(fark etmenin dayanılmaz ağırlığı). Hele şu Raci’nin karınca olma hikayesi fena etti beni az önce. İçimin konseylerini silip süpüren hangi beygirin defi haceti diye sızlanıyorum şimdi. Toparlanırken dağıtmama sebep olan o ; kimdir nedir?

    Problemler… Seninkinin tersine ben yok sayma eğilimindeyim galiba. Hayat yoklamasından raporlu geçme çabası, mızmızcılık, başımı yastığa gömünce hayatın beni sobeleyememesi ihtimali kör inancı…
    Ne yapmalı, bi deyiver bana. Riyazı Razi’ye bağlayıp istiğfar ederek mi yatmalı? Uyanınca iyileşiverir miyiz?
    [İsveç’te bir mümineye/sana mekâna ve zamana bağlı olmayan bir huzur diliyorum. ‘halavetil iman’ mı desem ne desem? Öyle bişey?(tabir bulamadım) ]

     

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home