Views From Linköping

Monday, January 29, 2007

Norrköping 1: Şehirden akşam manzarası...
Norrköping 2: Yürüdüğümüz yol üzerinden bir görüntü...
Norrköping 3: Bulunduğum şehirden yarım saatlik mesafedeki bu şehri daha güzel bulduğumu söyleyebilirim. Bu, şehrin içinden geçen ve soğuktan donmuş olan kanal...

Buraya geldiğimden beri yoğun bir şekilde geçirdiğim günlerin ardından bir mola verme ihtiyacı hissettiğimden gezmekle meşgulüm bir süredir. Daha doğrusu gezmekle meşgulüz; sınıftan bir grup arkadaşla beraber. Bir gün güneş, ertesi gün tekrar atıştırmaya başlayan kar nedeniyle yerden kalkmayan karlar ve de soğuk hava bile bizi engelleyemedi. :)
.............................................................................
En son, Tarkovsky'de kalmıştık değil mi? Eh madem oradan devam eyleyelim ve de başlangıcı kendsinden bir alıntı ile yapalım: "İnsan Tanrısız nasıl yaşar? Ancak kendisi Tanrı olarak -ki bu da mümkün değil!" Bu satırları alıntıladığım yer, A. Yıldız'ın 'İktidar Herşey Değildir' kitabının 'Nietzsche: Batı modernitesinin Molla Kasım'ı' başlıklı bölümüne koyduğu girişten. Stockholm-Milan-Türkiye arasında mesafeleri kısaltmak maksadı ile okuduğum bu kitaptan bazı kısımları paylaşayım dedim. Kitabın özellikle baş kısmından aktarma yapmak istiyorum çünkü klasik modernizm eleştirilerinden farklı olduğuna inandığım kısım özellikle orası gibi...

Yukarıda alıntıladığım bölüm başlığından da anlaşılacağı üzere, Batı medeniyetini anlama konusunda Nietzsche'nin katkıları ile başlıyor kitap. Çünkü yazara göre o, bu medeniyetteki aksaklıkların teşhisini iyi yapmıştır. Fakat tedavi hususundaki önerileri tartışmaya açık. Yazarın aktarımıyla "düzenin ve anlamın olmadığı bir dünyada insan Tanrı'nın tahtına geçmek zorundadır çünkü düzen ve anlamı inşa etmek Tanrılaşmayı gerektirir (Tarkovsky'nin sözleri ile paralellik arz ediyor). Bu Tanrı-insan, Nietzsche'nin 'üst-insan'ıdır!" Bölümü bitirirken Nietzsche'ye dair genel bir paragrafta ise şöyle yazıyor "56 yıllık hayatının son 10 yılını aklı kapalı, ondan önceki 10 yılını gezgin ve avare olarak yaşayan, genç yaşından itibaren görmekte zorluk çeken, sürekli hastalıklarla yaşayan, uyumak için bile bir sürü ilaç kullanmak zorunda olan, evlenmemiş fakat 13 eser vermiş, insanlık tarihinin en karanlık çağlarından biri olan 19. yy çocuğu Nietzsche'yi hatırlamak bir ibret ve tefekkür vesilesidir. Çünkü insan mükerrem bir varlıktır; hakkı ararken bazen batıla hak diye yapışabilir. Bu arayışa selam olsun!" Olsun! diye not düşmüşüm sayfaya :)

Yukarıda bahsedilen insanın Tanrılaşma meyline devamen ise şunları dile getiriyor yazar: "Hayat yükünü insanın Tanrı'dan özerkleşerek yüklenmesinin adı, bireycilik oldu... Yetkinliğini ihtiyaçlarını karşılamada aldığı mesafe olarak tanımlarken, bu ihtiyaçların türü, sayısı ve niteliği biteviye artmakta ve çeşitlenmekteydi." Bu arada yazar, Ayşe Kadıoğlu'nun "Namlunun Ucundaki Batılılık" isimli Radikal'de yayımlanan yazısını koymuş ki yazıyı iyi bir durum tespit edicisi olarak niteleyebilirim. Bu bölümün ardından ise yavaş yavaş hiçlik ve ateizm konularına geçiyor yazar.

Daha önce adı geçen Rus yönetmen ve de şimdi aktardığım kitaba ek olarak Batı'nın, ve de bulunduğum ülkenin, kend içinden yükselen bir bakış açısını aktarmaya geldi sıra. Buranın gündemini takip etmeye çalıştığım haber sitesinin 13 aralık 2006 tarihli sayfasında, İsveçlilerin ruhu/physişesine dair televizyonda yayımlanmaya başlayacak bir programın tanıtımı yapılıyordu ki programın içeriğine dair aktarılanları hayli ilginç buldum. Çünkü program, iki temel soruyu tartışmaya açıyordu: İsveç, dünyadaki en modern yer midir? Ve de İsveçliler bu dünyadaki en emniyetsiz/yani kendilerini en az güvende hisseden kişiler midir? Soruların gündeme gelmesi ise İsveç mantalitesinin üzerine kurulduğu iki zıddı içeren teoriyi tartışma amacını taşıyor ki bu zıtlar; kendi kendine yetme hali ve de güvensizlik hali.

Programın hazırlayıcılarına göre İsveçliler kendilerini bir yandan dünyanın en modern ülkesinde yaşıyor kabul ederken diğer yandan ise kendilerini oldukça sıkıcı ve hareketsiz/donuk buluyorlar. Buna, yani İsveçlilerin antisosyalliğine sebep olarak zikredilen ise, geç dönem 18. yy toprak bölünmelerinin köy topluluklarını parçalamaları... Her ne kadar bana yeterli bir sebep gibi gözükmese de bu sürecin, 'yalnız güçlüdür' ve de 'iyi adam kendini gözetir' gibi şiarlara uzandığı belirtiliyor. Araya paranez olarak sokmak istediğim husus ise, bana da ilginç gelen, İsveçlilerin ayakkabıları ile içeriye girmeyişleri... Buna sebep olarak ise burjuvazi adeti olarak görülen içeriye ayakkabı ile girmenin 60'lı yıllardaki radikal sol tarafından tepki ile reddedilişi gösteriliyor. Programın içeriğine dahil bazı sorular ise şöyle; niye İsveçlilerin %40'ı -bu oran Stockholm'de %60 imiş- yalnız başına yaşıyor -ki bu, dünyadaki en yüksek rakam imiş-? Bu, modernizmin, atomizasyonun/bireyciliğin, bağımsızlığın ya da başka birşeyin göstergesi mi? İsveçliler, akıllarını kalplerinin önüne koyan soğuk kalpli mühendisler mi? vs. vs.
..................................................................................
Arkadaşlar ile olan sohbetlerimizde de sık sık mevzu bahis edilen bu tipik İsveçli ne demek? Nasıl bir şeydir? Bunlar niye böyle? vs. gibi soruları kendi içlerinde de sorduklarını duymak ilginç geldi bana. Ha bir de Norrköping'de bir müze ziyaretinde gördüğümüz şey çok çok ilginç geldi bana: adı parro idi galiba, yumuşak ve sese duyarlı bir hayvancığı -Caponlar yapmış tabi-, yaşlılar yurdunda kendilerini yalnız hissetmesinler diye kullanıyorlarmış ve de müzede bu hayvancığı sergilemişler. Sanki, "ey İsveçliler, akıbetiniz bu olacak!" der gibi.

Şimdilik bu kadarla kalayım. Bu aralar ne dinliyoruma dair de bir şeyler eklemek isterdim ama Cem Adrian'dan başka br şey dinleyemiyorum. O yüzden bu konuda da sonra devam ederiz diyebileceğim ancak. :)


0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home