Views From Linköping

Monday, November 20, 2006

Resim: Blake, Song of Los
ben, İNSAN (lar), duygular, başarı, aşk, karar mekanizmaları vs. diye giden düşünce zincirinin ilk halkaları için koyduğum yazılara devam edeceğim bugün. Merak etmeyin, burası hakkında bahsedilecek pek bir şey yok. Günler bir avuç kaldı ki bilimsel araştırmacıların sevinerek üstüne atlayacakları "bu kısa gün/uzun geceler durumunun insanlar üzerindeki depresif etkileri" konulu incelemeler için ortam gayet müsait yani :)
...........................................................................
Şöyle başlamak istiyorum bugün; "Sen insana ulaşmadan Allah’ı nasıl arıyorsun?"M. İkbal
Duygularla Nasıl Başedilir? (C. Ülsever)
Anlayacağınız beni önce duygularım alt üst ediyor, bir de duyguların yarattığı girdabın tepesine ‘endişe’ eklenince; hem denetleyemediğim, hem de varlıkları ile beni üstüne üstelik korkutan, ürküten duygu sarmalı beni sarıyor, sıkıştırıyor. Duygularımdan çok ama çok korkuyorum! Duygularım ile baş edemiyorum! Duygularımdan hem korkuyor, hem de onların peşi sıra sürüklenip gidiyorum! Onlardan ne kaçabiliyorum, ne de onların beni korkutmasına engel olabiliyorum. Şu yukarıdaki cümleler kadar Türk insanını doğru anlatan başka cümleler bulunabilir mi?
İlkokulda bir kıza sırılsıklam aşık oldum, ödüm koptu! Ya anlarsa, ya başkaları anlarsa; ya hep birlikte benimle alay ederlerse! Duygularımı ne o kıza açabildiğim, ne de bir başkasına! Ortaokulda değişen vücudumdan korktum, ‘erkek’ olmanın ne demek olduğunu ne doğru dürüst anlayabildim, ne de birine sorabildim...
Lisede yine kızlara döndü fikrimin ince gülü. Bu sefer de erkek okulunda aşık olunacak kız çocuğu yoktu. Kızları dışarıda bulup, ‘tavlamak’ gerekiyordu. Nerede bende bunu becerecek yürek! Sonunda bana yüz veren tek kıza lise 2’de aşık oldum, üniversite biter bitmez onunla evlendim. ‘Aşık olduğun kızla illa ki evlenmen gerekir!’, diye düşünüyordum. Sorgulamadan yapacağın evliliğin sonu olmayacağını ise o tarihte bilmiyordum. Sonradan öğrendim!
Üniversitede tek başıma ifade etmekten korktuğum ne kadar duygum varsa onları ifade etmenin çaresini bu kez buldum! Madem ben duygularımı tek başıma ifade edecek bireysel yüreğe sahip değildim, o halde benim gibilerden oluşan bir güruha katılır, duygularımı onlar arasında kaybolarak ifade edebilirdim. Ben de öyle yaptım. Hep beraber yeşil parkaları giyip, asker postallarını takınca kalabalık arasında iyice kayıp oluyor, iyice yok oluyor; yok olunca da içimde biriken öfkeyi daha rahat boşaltıyordum. Üniversitede ‘komünist’ oldum! Tıpkı aynı nedenlerle bir sürü gencin ülkücü, İslamcı, bilmemneci olması gibi! Onların nasibine başkaları düşmüştü, benim nasibime komünistlik!
Sonra ABD’ye gittim, bu sefer ‘solculuk’ gözümden düşmeye başladı. Solculuktan vazgeçince ‘dönek’ oldum, yine duygularımdan utandım. ‘Ben sağcı oldum!’ demek çok ama çok zor geldi. Yine duygularım ile baş edemiyordum.
İş hayatında da hem yükselmek istedim, hem yükselmekten korktum, hem para kazanmak istedim, hem paradan korktum. Sonunda bir gün korkmamaya başladım! Neyse, ‘o’ olduğumu, herkesin benim kadar korkak ve ürkek olduğumu fark ettim. Birey mi oluyordum, ne! Ancak, bu sefer de yaşlanıyordum. Yine korktum: Yaşlanınca da bir adet insan olarak duygularımı yaşayacak heyecanı mı kaybediyordum? Ben hem doyasıya hissedip, hem de hislerimi doyasıya hiç yaşayamayacak mıyım? Sizin de baş edemediğiniz benzer duygularınız var mı?
................................................................................................
Yazar, bir önceki yazıda ortaya koyduğu duygu tıkanıklığı tespitinden genelde Türk milleti ve özelde gayet içten bir şekilde kendi şahsı adına yaptığı tespitlere geçiyor burada. Türk milletine dair yapılan tespite genel olarak katılmamak elde değil yani. Neden mi? Sokak asfaltlarından tutun da cami duvarlarına, banklara ve hatta kültürel eserlere kadar her şeyin üzerine duygularını açık bir şekilde yazarken iş bunu, ilgili kişiye söylemeye gelince çuvallayan bir sürü örnek görüyorum çünkü. Ayşe'yi mi Ali'yi mi kimi seviyorsan işte ya da kimi özlüyorsan delice ya da kime delice kızdıysan bundan asfaltlara, banka vs. ne? Git ona söyle, de mi? Yok ama, ya raconlara terstir, erkekliğe aykırıdır, acizliktir, ipleri karşıdakine vermedir, reddedilme çekingenliğidir vs. vs. En nihayetinde, yazarın da vurguladığı gibi, bir 'korku'dur işte! Sonra ne oluyor ama? Sanki bir arada yaşamayı becerebiliyorlarmış gibi 13 milyon bir araya geliyorlar ve duyguların yerli yerince dile getirilmediği her duruma bir tepki olarak ani tepkimeler ortaya çıkıyor. Mesela? Otobüste karşılıklı duran iki adamdan biri diğerine durup dururken "ne bakıp duruyon öyle? Ya bir şey söyle ya bakma!" diyebiliyor ya da henüz doğruluğu belirlenmediği halde bilinç! seviyesini bu alanda ısrarla vurgulamaya çalışan bazı vatandaşlarımız, diğer bazılarına cep telefonlarını kapatmalarını, rica değil!, emrediyorlar. Sonra al bakalım kavga... İstanbul'un en işlek caddelerinden birinde güpegündüz şimdi hatırlayamadığım bir sebepten, eminim çok önemli bir gerekçesi vardı!, genç bir delikanlı elinde levyeyle bir diğerinin üzerine yürüyor. Ya da tinercilerin yoğun olduğu bir bölgede yine güpegündüz ben telefonda anneme şöyle demek zorunda kalıyorum "şu an tinerci çocuğun biri, yoldan geçen birine bıçak çekiyor!" Ya da bilmem kimle bilmem kimin maçı sonrası birileri birilerinin ağzını burnunu kırıyor. Ve bunun gibi daha bir sürü olay... Bu insanlar nasıl birilerine 'seni seviyorum' derler ya da deseler bile ne kadar içten olur gerçekten bilmiyorum. 'Ama'lar geliyor değil mi hemen ardından; çok çalışıyorlar, ekmek aslanın ağzında, çok kalabalık bir şehir burası vs. vs. Kabul etmiyorum! Ben değil, insanlığım kabul etmiyor. İnsanlığından oluyorsan ev sahibi olmayıver!
Gelelim can alıcı noktaya. Peki ama neden böyle? İşte altından kalkamayacağım bir soru bu. Ancak aklıma gelen bir kaç sebep sayabilirim o kadar. Aileden başlayıp okul ve çevre ekseninde 4 bir yandan dönen "aslında çoğu duygu üzre hareket edip bundan utanma ve hatta bunu örtmek için bunları reddetmeye kalkışma" operasyonlarının yansıması belki. Ne çok duymuşsunuzdur şu cümleleri; "Erkekler ağlamaz, her Türk (erkeği tabi) asker doğar, kadınlar duygusaldır ve de erkekler rasyonel, o halde karar mekanizmaları ikinciye devredilmelidir vs. vs." Özellikle şu son cümlenin provakasyonu yüzünden ne çok değişti yaşantımın yönü. Gerçekten sayısal alana yatkın mıyız diye merak edip ilgilendiğim edebiyat alanını terkettim; sayısal bölümden hazırlandım üniversite sınavına. Ve neredeyse, teknik aksaklıklar olmasa, fizik mühendisliği bölümüne giriyordum. Hoş, ekonomi bölümü bile kimilerince, bir bayanın ilgilenmemesi gerektiği kadar erkeksi! bir bilimdi ama ilkine rağmen daha 'soft'tu işte. Velhasıl-ı kelam ne öğrendim en nihayetinde? Şiir de yazabiliyordum, çok bilinmeyenli matematik denklemi de çözebiliyordum yani hem duygular (kalp) kısmım hem de rasyonel düşünebilme kapasitem (akıl) vardı çünkü 'insan'dım. Kabul, insanların bunları kullanma ya da kullanabilme dereceleri değişiyor ama birinden biri ağır bassa bile bu hiç bir zaman birini iyice baskı altına alma, minimuma indirme boyutunda olmamalı sanırım. Çünkü hayatta karşılaşılan durumlar karşısında problem yaratıyor bu. Ya katılaşıyorsunuz, ya mantıklı düşünemiyorsunuz. Ve de rasyonellik iddiasındaki bir sürü insanın bunu, verdikleri duygusal kararları örtmek için bir maske olarak kullandığını düşünüyorum. Ama neden? Neden utanıyoruz duygusallıktan? Belki de ileride olduğunu düşündüğümüz medeniyetlerin rasyonel taraflarının ağırlığını hissetmemizden belki daha başka sebeplerden, bilmiyorum. Üstelik bu, her iki yetiyi birden gerektiği gibi kullanmayı da engellemeye başlıyor belki. Çünkü birini baskı altına alıp bunun rasyonel olduğuna kendinizi inandırmaya devam etmeye çalışmanız tansiyonu yükseltiyor.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, hüzün, acı, sevinç, mutluluk, sevgi, keder, akıl, bilinç, mantık vs. hepsi var içimizde. Bize kalan bunları yerli yerince kullanmak ki zaten bunu yapınca o verilenlerin şükrünü eda etmiş oluyorsunuz. Ancak bunları yerli yerinde kullanmanız ki bu verilenlere esas anlamını kazandırıyor. Bir bıçağı, birini öldürmek için de kullanabilirsiniz, bir şey kesmek için de. İki işlevi de görür ama ancak ikincisinde esaslı ve güzel bir işlev görmüş olur. Bunun gibi, kalbinizi de bir ulusa tutkuyla bağlanıp onların dşındakileri öldürmek için de yönlendirebilirsiniz, O'nun nazarında değerli olduğuna inandığınız bir kişiye hürmetle bağlanmak için de... Belki de okullarda, insanların uzuvlarını resmeden figürlerde işte bu el, işte bu ayak vs. yerine işte bu kalp ve bu işe yarar, bu akıl ki bu da bu işe yarar diye öğretmeye başlamamız gerekiyor. Şimdilik bu kadar olsun efendim...

0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home