Views From Linköping

Saturday, November 18, 2006

Resim: Venosa, Celestial Tree -abi, ağaçlara takmış :)-
Dün yazdıklarım baya bir hüzünlü gözüktü gözüme -ya böyle günlerde daha bir hassaslaşıyorum sanırım, ee bir de yaşlandığımı hissediyorum tabi :)- de aslında o kadar da vahim değil belki durum. Evet, onca şeyi hatırlamıyorum (ya da hatırlamıyoruz) ama bu, hafızaların yetersizliğinden tut da bir sürü şeyle ilgili sanırım. Ve yine evet, bir sürü öylesine geçen vaktim oldu ama hayatımın genel gidişatına bakınca umutsuz bir tablo da görüyor değilim. En azından bir kalkış noktam olduğunu düşünüyorum; "anlamlı bir yaşam" gibi... Ne demek bu? Bir ağaç, ağaç olmaktan gayrı bir yapıya sahip değildir; mevsimler gelir geçer ve o hep bir ağaç olarak kalır -birileri kendisini kesinceye ya da yok oluncaya değin-. Oysa İNSAN başka... Yaratılış gayesi ve potansiyeli bakımından "kamil" ya da "O'nun halifesi" olma ihtimali de vardır -ki sanırım efdal olan ve bizden beklenilen budur- tabiri caizse hayvanlardan aşağı bir seviyede olma ihtimali de... Tabi çan eğrisinde olduğu gibi sanırım ki insanların yığılma yaptığı yer orta konumlar -bu orta da her çağa ve mekana göre değişiyor belki de- ama benim "anlamlı bir yaşam" dediğim şey ilkine olabildiğince yakın olma durumu. İşte yine sanırım ki geçen senelerimin değerlendirilmesi gereken referans noktası da bu. Ve bu noktaya göre nerede olduğum da, her şeyin satırı satırına kayıt altına alındığı, O'nun bilgisinde. Ben ise anca kendi kapasitem kadar bir değerlendirme yapabiliyorum. Yani iyileri, kötüleri, eksiklikleri, hataları, olumlu, olumsuzları vs. düşünüp hissetmeye çalışıyorum o kadar.
İşte özelde kendimden başlayıp genelde insana varan bu düşünmelerimle meşgul iken benzer düşünmeler içerisine giren ve bunu nacizane yazıya döken bazı şahsiyetlerin varlığından haberdar olmak mutlu ediyor beni. Onlardan ikisinin yazısını koymak istedim buraya. Ya uzun olacak iki yazı ama böyle daha hoş sanırım. Merak etmeyin yazılar havada kalmayacak tabi, devamı gelecek (inş.) ve bir yerlere mutlaka bağlanacak :)
...........................................................................
21’inci Yüzyıl’da duygulardan ne haber? (Cüneyt Ülsever)
Uzun süredir, ‘insana dair her şeyi’ bu köşeye taşıyorum. İnsanı tanımak üzere kafa yoruyorum. Katiyen cevap bulduğum iddiasında değilim ama okurların da benzer konularda akıl yorduklarını biliyorum. Zira, ‘insana dair yazılar’ büyük ilgi topluyor. Hele hele, iş ‘duygulara’ gelince ilgi misli ile artıyor. Görüyorum ki, insanlar en fazla duygular ile ilgileniyor. Neden? Duyguları ile baş edemiyorlar da ondan! Önemle, 21’inci Yüzyıl’ın getirdiği akıl almaz teknolojik devrim insanı ‘üretim daha çok üretim’ şiarında verimlilik kavramına kitledi. En kısa zamanda, kıt kaynakları en doğru şekilde kullanarak mümkün olduğu kadar çok üretim yapma şiarı muhakkak ki, henüz Türkler durumu tam olarak kavramış olmasalar dahi, 21’inci Yüzyıl’ın en büyük hedefi. Teknolojinin güdümünde üretim kaygısı çerçevesinde; ister istemez hız, sürat, tepki, hareket, zorla(n)ma vb. gibi kinetik (hareket halinde) enerjiye ait kelimeler bu yüzyılı daha doğru tarif ediyor. Buna karşılık; sevinmek,üzülmek, gülmek, ağlamak, özlemek vb. gibi kendileri birer fiil (hareketi tarif eden kelimeler) olsalar dahi, potansiyel (durağan) enerjiye ait kelimeler ise 21’inci Yüzyıl’da fazla itibar görmüyor. Bu açıdan durağan (üretim dışı) aklı öne çıkaran felsefe de bu yüzyılda geriliyor. Üretime doğrudan katkıda bulunduğu kabul edilmediği için estetik gibi ‘güzelliğe’ ait kaygılar da arka plana itiliyor. TV’de, sinemalarda insanı öne çıkaran yapımların sayısı giderek azalıyor. Tiyatro yavaş bulunuyor. Sahnede dahi içine müzik ve dans (hareket), hem de baş döndüren dans giren ‘müzikaller’ öne çıkıyor. Sinemada teknolojinin sonsuz kullanıldığı, insanların ‘insan üstü özellikler’ kazandığı, başladığı andan itibaren muazzam bir dinginliğin öne çıktığı flmler gişe yapıyor. Spora bakalım! Çeşitli kimyasal ilaçların sporcunun kapasitesini tayin ettiği, basketboldan futbola dek süratin (kondisyon) ağır bastığı, taktiğin ön plana çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Güreşte bile, bileği güçlü babayiğitleri uyguladıkları teknikler ve üstün kondisyonları ile yerden yere vuran güreşçilerin yetiştiği bir çağdayız. Teknolojinin insan hayatına getirdiği kalite üstünlüğünü ‘hatta ortalama yaşam uzadığına göre kantite üstünlüğünü’ inkar etmek mümkün değil. Ancak, hayatta her şeyin bir bedeli var! 21’inci Yüzyıl’ın nimetleri, insan olmanın ayrılmaz parçası olan duygu dünyamıza ait hemen herşeyi ya yok saydığı, ya da iplemediği nimetler! 21’inci Yüzyıl; her derde deva olmaya çalışıyor ama ‘duygularımızı’ dert dahi etmiyor. 21’inci Yüzyıl’ın ajandasında/programında duygulara yer yok! 21’inci Yüzyıl; programından duyguları çıkarınca duygular yok mu oluyor? Haşa! Bastırılıyor, inkar ediliyor, yok sayılıyor, aşağılanıyor, hakarete uğruyor, alay konusu oluyor, defterden silinmeye çalışılıyor ama onlar insan fıtratının kopmaz, ayrılmaz, yok edilemez parçaları oldukları için oldukları yerde duruyorlar. Üstelik... Tıpkı düdüklü tencerede pişen yemek misali zamanında subapları açılmayınca da patlıyor ve çevrelerine zarar, büyük zarar veriyorlar! Basit bir yemeğin bir evi patlayan düdüklü tencere vasıtası ile tarumar etmesi gibi, basit, çok basit duygular da inkar edildikleri, yok sayıldıkları için kendilerini ifade edecek ortam bulamadıklarında, kendilerine bir delik yaratıp, oradan fırlayarak etrafa zarar veriyorlar. Duygular orada ama onların akıp gideceği kanallar tıkalı.
Şimdi burada yazılanlara dair de bir sendrom bulmadan olmaz ki buna "duygu tıkanıklığı" diyeyim. Ama burda daha önce bahsettiğim bir hatadan da korunmak istiyorum ki o da doğrusal bakış hatası. Yani evet bu bir sonuç gibi görünüyor ama buna yol açan basit bir 21. yüzyıl teknikleşmesi değil sanırım ki. Sebepler karmaşık ve komplike ki diğer yazılarında kendisi buna da değiniyor ve ben de bazılarını koyacağım buraya inş. Ama yukarıda mavi ve kalın puntolu kısım oldukça keskin bir çıkarım sanırım. Gelelim ikinci yazıya... Bu da benzer bir konuya dair ve ara ara beni yoklayan ve bir süredir yine benimle beraber olan bazı duygulanımları o kadar güzel ifade etmiş ki...
Mendil (Mustafa Ulusoy)
AĞLIYORSUN. ÇÜNKÜ HÜZÜNLÜSÜN ve güçsüzsün. Ağlıyorsun. İşte sen busun. Kırılgansın. İncinmişsin. İncitmişsin. Terk etmişsin. Terk edilmişsin. Varsın. Yoksun. Ayrısın. Birleşmişsin. Gitmişsin. Gelmişsin. Hayat ayaklarının altından kayıyor. Yalpalıyorsun. Başın dönüyor. Zemin un ufak oluyor. Gökyüzündeki güneşe ve göğün maviliğine karşın duyguların griye dönmüş. Kalbine bulutlar toplanıyor. Boğazın sıkışıyor. Daralıyorsun. Çatlayacak kadar sıkışıyorsun. Boşalman gerek. Bir şekilde insanın içindeki basınç düşmeli. Dayanamıyorsun. Ağlıyorsun. Kalbindeki bulutlar gözyaşı sağıyor. Ağlıyorsun. Ağlayabiliyorsun. Farkettin mi? Ruhundaki acılar kristalize oluyor. Gözyaşı oluyor. Hava kitlesinin soğuğa maruz kaldığında yağmura dönüşmesi gibi. Ruhun üşüyor. Titriyorsun. Çıplaksın. Korunmasızsın. Kendini koruyamıyorsun. Ruhun yardım edemiyor sana. Kalbin yardım edemiyor sana. Hep birlikte ağlıyorsunuz. Kalbin için de kendin için de ağlıyorsun. Aç bir kedi görüyorsun. Aç bir çocuk dikkatini çekiyor. Yetim bir çocuk kalbine dokunuyor. Sararan yapraklar kalbini delip geçiyor. Özlüyorsun. Buram buram özlüyorsun. Ağlıyorsun. Ağladıkça... Kalbin delik deşik. Herşey seni yaralayabiliyor. Ne kadar naziksin. Ne kadar kırılgansın. Çünkü insansın. Ağlıyorsun. Yorgunsun. Yaşamaktan yorgunsun. En çok gönül yorgunusun... Yaşadıkların kalbinin tabanına birikti. Belki çok şey yaşamadın. Ama çok ağır şeyler yaşadın. Kalbini deliyor sanki yaşadıkların. Ağlıyorsun. Kalbini yıkıyorsun. Biraz da olsa gevşiyorsun. Ölüm meleği şu an gelse itiraz etmeyeceksin. Dünyanın içindesin. Ama dünyadan soğumuşsun. Gitmek istiyorsun. Öteye geçmek istiyorsun. Ağlıyorsun. Neye mi? Herşeye. Herşey üstüne üstüne geliyor sanki. Çaresizsin. Boşluktasın. Hayattasın ama hayatta olduğunu hissedemiyorsun. Dur. Ağladığın için zayıf olduğunu mu söylüyorsun? Sakın söyleme bunu. Lütfen söyleme. Hadi geri al sözünü. Çünkü insansın. İşte bu yüzden meleklerden üstünsün. Çünkü melekler gözyaşı dökemez. Çünkü meleklerin kalbi delik deşik olamaz. Çünkü melekler gönül yorgunluğu nedir bilemezler. Ağlayan insanlara üzülmüyorum biliyor musun? Ağlayan bir insan gördüğümde “neden ağlıyorsun, ağlama, güçlü olmalısın” demeyi çok uzun yıllar önce terkettim. Ağlayan bir insan görsem gözyaşlarını silmek için bir mendil uzatmak geçer içimden. Bu bana dünyanın en kutsal davranışlarından biri gibi gelir. Çok yıllar önce ruhumun keskin bir acıyla üşüdüğü bir anda en sevgili arkadaşımın bana sarılıp cebindeki mendili gözyaşlarımı silmek için verdiği gibi. O mendil kağıttan değil bezden gri renkli bir mendildi. Hayatta en sevdiğim şeylerden biri nedir biliyor musun? Ağlayan bir insana mendil uzatmak. Eğer sen ağlarken sana mendil uzatacak biri yoksa, bu sen olmalısın. Ağlayabiliyorsun. Ne kadar güçlüsün. Meleklerden bile üstünsün.
Sanırım ki ilk yazı aksak olanı ve de problemi ortaya koyuyorken ikincisi olması gerekene dair içten bir duruş sunuyor.
.......................................................................
Aklıma, topluca oturulan bir mekanda yan masamızda gerçekleşen bir sahne geldi. Bir kaç bayan ile 8-9 yaşlarında bir oğlan çocuğu beraberce oturuyorlardı ve de çocuk çok içten bir şekilde ağlıyorken bir yandan da beni çok şaşırtan bir şekilde, yaşadıkları durum her ne ise, kendisini üzen şeyi gayet açık bir şekilde anlatmaya çalışıyordu. Oysa dinlemiyorlardı onu işte, hatta etkilenmiyorlardı bile. Hayatımda çok ender gördüğüm harika masmavi gözlerinden akan gözyaşlarının karşısında öylece yarım saat kadar oturdum herhalde. Çantamdan bir tane mendil çıkardım ama elimde sıkılı aldı, veremedim. Aslında ona sarılıp "sen hepimizden büyük, koskocaman bir insansın" demek geçerken içimden, öylece ayrıldık işte ve ben elimde sıkılı kalan mendille geçip giderken yanından, insanlığımdan utandım.
.......................................................................
Ve de bir şarkı yine... Sezen Aksu'nun söylediği 'Ağlamak Güzeldir' şarkısı... "Ağlamak güzeldir/Süzülürken yaşlar gözünden/Sakın utanma/Ağlamak öfke/Delice nefret/Doruklarda aşk/Doyumsuz sevinç/Kahreden keder/Kısaca hayat ve nefesindir/Ve nefesindir/Ağlamak/Şu gelip geçici dünyada/Her şeye rağmen var olmak demek/Ağlamak/Yaşayan binlerce duygu/İnsanca ve coşkulu/Güzel bir şeydir/Ağlamak senin kara dünyada/Hâlâ sevdiğin ve hissettiğin/Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle/Var olduğundur var olduğundur"
Elinize, dilinize ve yüreklerinize sağlık güzel insanlar...

0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home