Views From Linköping

Wednesday, November 08, 2006

Resim: Frida Kahlo
Faturalar otomatik olarak ödenmeye, öğrenciler ve hocalar 13 yazan ama aslında 13:15 demek olan ders saatlerinin vaktine riayet etmeye -Afrikalı olmayanlar en azından-, birileri canla başla bir şeyler organize etmeye, fotokopi makineleri nedenini bilemediğim bir şekilde beleş dönmeye, penceremin önündeki çimler düzenli bir şekilde kesilmeye devam ediyor burada. Peki ya insani münasebetler? Sanırım bunları anlamakta her zaman yetersiz kalacağım. Ve şu soruları ahirete intikal etmediğim müddetçe cevaplayamayacağım belki de; niye birileri birilerinin yüzüne ve arkasına farklı cümleler kurar, niye "there is nothing as a free lunch" diyen iktisadi prensibe inanan insanlar aksi bir durumla karşılaşınca bit yenikleri aramaya başlarlar, niye kimseciklere güvenilmemelidir, niye birileri için çabalamak ve insanlığın geneli için umut beslemek aptalca görünür vs. vs. Ya herkes pure kapitalist oldu da benim mi haberim yok? Yoksa henüz çok mu gencim ve de fazlaca aptal?
............................................................
Aklıma takılan bu sorularla bağlantılı olarak paylaşmak istediğim başka bir yazıyı koyacağım aşağıya. Genel olarak bir önceki yazıda vurguladığım "Newton sendromu" diyebileceğim bir rahatsızlığın içinde bir alt grup olarak bir başka rahatsızlık -daha doğrusu eğer olumsuz yönde sonuçlanırlarsa yani başarı tutkusu ya da vazgeçme isteğine dönüşürlerse rahatsızlık olabilecek-işte; "Don Kişot sendromu ya da Mona Lisa sendromu"... Tabi bütün bu isimlendirmeler benim uydurmam :) Neden böyle dediğimi yazının sonuna saklayayım, olur mu?
Başarmaya Mecbur Muyuz? (Metin Karabaşoğlu)
Geçen gün uyku ihtiyacı ile uykusuzluk hali arasında gidip geldiğim bir vakitte, bir film seyrettim. Sinema dili açısından filme kaç puan verilir bilmiyorum, muhtemelen ‘vasat bir film’ sayılır. Ama, seyredene kazandırdığı açısından, vasatın üstünde sayılmayı sanırım hak ediyordur. Film, yanılmıyorsam 60’lı yıllar Amerikası’nın bir küçük şehrinde yaşanan son derece insanî bir olayı anlatıyordu. Aynı zamanda okulun Amerikan futbolu koçluğunu da yapan bir lise öğretmeni, bir parça okuyabilen, ama yazamayan, zaten zar-zor konuşan, bugün dilimizde ‘zeka özürlü’ diye anılan toplumdan yalıtılmış bir delikanlıyla birebir ilgileniyor; ve bu ilgiden herkesi ilgilendiren son derece sıcak insanî mesajlar çıkıyordu. O güne dek horlanan o delikanlının da bir duygu âlemi olduğu, bu duygu âleminde küçük çocuklar kadar korumasız ama bir o kadar da tertemiz olduğu, ona yardım edilirken gerçekte horlanan bir kişideki insanî değerleri dışa vurarak onun kendisine yardım edenlere yaptığı insanî yardım filmin kareleri bir bir aktıkça biraz daha berraklıkla ortaya çıkıyordu izleyenin iç âleminde. Duygu yüklü, düşündürücü, sımsıcak bir filmdi kısacası... Ve filmin bitiminde, böylesi filmlerde alışık olduğumuz üzere, otuz yıl, kırk yıl sonrasına dair birkaç kare ve bir bilgi notu düşüyordu ekrana... ‘Başarı’ kareleri ve ‘başarı’ya dair notlar... Filmin kahramanı zeka özürlü çocuğa yardım eden öğretmen, sonraki kırk yılında şöyle bir başarının altına imza atmış, o zeka özürlü delikanlı da bu desteğin eşliğinde bir noktada, Amerikan futbolunda öylesine derinleşmiş ki, o şehrin gelmiş geçmiş en iyi Amerikan futbolu koçu olarak ün salmış. Filmin sonundaki bu notu izlerken, kendi kendime, “İşte azmin zaferi! İşte insanîliğin getirdiği sonuç!” filan diye zıplamadım. Bilakis, enfes bir yemeğe tam kaşığımı daldırırken içine sinek düştüğünde nasıl bir duygu yaşarsam, öyle bir duygu içimi sardı. Bu notlar, benim dünyamda, filmin taşıdığı bütün o güzelim mesajları, hatıra getirdiği bütün o insanî değerleri sildi süpürdü sanki. İçimden, “Bütün bunlar” dedim, “bunun için miydi yani?” Başarı için... Bakın, siz de başarılı olmak istiyorsanız insanlara yardım edin. Siz insanların içindeki cevheri çıkarmaya çalışın ki sizin de içinizdeki cevher açığa çıksın. Bakın, sıcak bir ilgi zeka özürlü bir çocuktan da başarılı bir insan çıkarabilir. Bu mu olmalıydı filmin mesajı? Kendi kendime, filmi bir de şu notlarla bitirmeyi denedim: Aynı zamanda futbol koçu da olan öğretmen, bu delikanlıya gösterdiği özel ilgi yüzünden, onun ‘özürlüler’ okulunda değil normal bir lisede eğitime devam etmesi yönündeki gayretleri yüzünden önce okul idaresiyle, sonra şehrin eğitim departmanıyla takışır ve okulu bırakmak zorunda kalır. Ama delikanlıyı yüzüstü bırakmaz. Delikanlı da zekavet olarak zerre miskal bir ilerleme göstermez. Ama yaşadığı süre boyunca sevildiğini bilerek, Rabbinin kullarının kalbine koyduğu bir merhametten hissedar olarak yaşar. Kendi namıma, sonunda ‘başarı’ mesajı üretilen ve ‘başarı’yla meşrulaştırılan bir insanîlik talimi yerine, böylesi bir tablo daha ‘gerçekçi’ göründü bana. Filmin kahramanı öğretmeni, bu çabasında bir sonuç alamasa, yani ‘başarılı’ olamasa bile ‘başarılı’ buldum. Başarılıydı; çünkü, kendini düşünmeyi aşmış, feragat yeteneğini göstermiş, bir başkasının iç dünyasına nüfuz edebilmeyi, onun da bir insan olduğu gerçeğinden hareketle onunla insan-insan ilişkisi kurabilmeyi başarmış; ve o insana sevildiğini, horlanmadığını hissettirmiş; horlanmasının değişmez bir yazı değil, kalitesiz insanların zaafiyeti olduğunu göstermişti... Başarı olarak, bu kadarı yetmez miydi? Bunun üstüne, absürd bir kırk yıl sonra en iyi koçlardan biri olma vasfı eklenmesine ne gerek vardı? Gelin görün ki, ‘Amerikan rüyası’nın herkesi meşgul ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada, başardığınız, bu dünyada bir yere gelmenizden anlaşılıyor. Başarınız, dünyevîlik ölçütleri içinde bir sonuca ulaşmanızla ölçülüyor. Oysa bizim ruh iklimimiz, ‘Kâbe yollarına düşmüş karınca’ meseliyle örülmüştür asırlar boyu. Yahut, Nemrut’un hazırladığı külhanları haber alıp ağzına aldığı suyla İbrahim aleyhisselamın yardımına koşan karınca timsaliyle... Başarının kendi elinde olmadığını bilen, ama beyhude bir iş peşinde olduğunu bildirenlere “Bende bu niyet, Rabbimde bu kudret olduktan sonra...” cevabını verip, “tevfik Allah’tan” diyerek başarıyı O’ndan bilip O’na atfeden karınca misaliyle... Ne dersiniz? “Gayret bizden, tevfik Allah’tan” sözünü, ezbere söylemeden, iki kere daha mı düşünmeli? Biz başarmaya mecbur değiliz. Gayret göstermeye mecburuz biz. Başarı yüceltmez bizi, o Allah’tandır çünkü. Bizi gayretimiz yüceltir, başaramasak bile...
.................................................................
Basit görünüyor değil mi? Başarmaya değil de çabalamaya mecburuz... Değil işte, en azından içselleştiremezsiniz, eğer "başarı ama neye göre" sorusunu soramazsanız... Ve eğer bunlar olmazsa -tıpkı o uzuncana yazıda değinildiği gibi- basit girdi çıktı mantığı üzre düşünmeye alışmış zihniniz niye çabalar varken başarılar olmadığını kavrayamaz bir türlü. İşte bu yüzden Don Kişot sendromu, yani dışarıdan salakça görülse, somut bir sonuç olmasa bile çabalama gayreti ve işte bu yüzden Mona Lisa sendromu -Mona Lisa Smile filmindeki deli gibi çabalayıp da sonuca gidemeyen ama bunun niye böyle olduğunu anlamaya çalışan kadın karakterin yaşadıkları gibi-... Biliyorum, Sanço Panza'sız olduğu halde Don Kişot'luk bu belki ve de yorgunluk verici ama ben mucizelere, insanlara inanmak istiyorum. Çünkü hayat kaos taşıyor, çünkü O var, ne olur ümidimi çalmayın!
..................................................................
"Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın/Benliğim bir kazan ve aklım kepçe/Deliler köyünden bir menzil aşkın/Her fikir içimde bir çift kelepçe... Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş/Mevsimden mevsime girdim böylece/Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş/Fikir çilesinden büyük işkence... Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa/Arzı boynuzunda taşıyan öküz?/Belâ mimarının seçtiği arsa/Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?/Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim/Minicik gövdeme yüklü Kafdağı/Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim/Dev sancılarımın budur kaynağı!... Ne yalanlarda var, ne hakikatta/Gözümü yumdukça gördüğüm nakış/Boşuna gezmişim, yok tabiatta/İçimdeki kadar iniş ve çıkış..." Necip Fazıl'ın Çile şiirinin bazı kısımlarından alıntı, içimden bunu koymak geldi işte.
Bir de bir kaç şarkı ismi yazayım aklıma gelmişken şu sıra en çok dinlediklerimden;

0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home