Şu ara en çok neyi özlüyorum? Sanırım uykuyu...
Saat sabahın 5'i. Sonunda yağmur dindi gibi ama belki yeniden başlar. Hoş bir şarkı? Art arda 10-15 kez dinlense de sizi baymayandır herhalde. :) Richard Hawley'in "The Ocean"ı bu kez mevzu bahis olan... Haberdar eden kardeşcağızım sağolsun. Gerçi o başka bir şarkısını (Coles Corner) tavsiye ettiydi de bence bu daha hoş. Klibi de oldukça güzel olmuş ki şuradan izlenebilir: http://www.musicomh.com/downloads/richard-hawley_0805.htm. Şarkının İngilizce olmasından yakınanlar için çeviri yapmaya da gönüllüyüm fekat müziği de yetiyor zaten.
Bir arkadaş için Amerikan edebiyatı ile ilgili bir şeyler araştırırken bir şiire denk geldim geçende. Sözlerinden bir kısmı şöyle; "I've known rivers:I've known rivers ancient as the world and older than the flow of human blood in human veins. My soul has grown deep like the rivers." Aklıma daha önce gelen bir şeyi hatırladım ve ilginç geldi işte. Yaratılırken insan olmak isteyip istemediğimize dair bir soru sorulmuş mudur bize diye düşünmüşümdür. Sanırım soruldu ise bile insan olmak istemediğimi, bir nehir olmak istediğimi söylemişimdir ya da şimdi sorulsa idi öyle derdim herhalde. Demek böyle düşünenler mevcut imiş deyu bu faslı kapayayım.
.......................................
Yağmur tekrardan başlamadı. Ve her sıkıntının, karanlığın ya da içe sıkıntı veren şeyin ardından aydınlığın geleceğinin kanıtı gibi güzel, güneşli bir hava var dışarıda. Köşedeki ağaç muhteşem görünüyor, keşke fotoğrafını çekebilseydim. Ve kahve kokusu... Biliyorum, sigara bağımlılığı gibi bir şey bu ama daha zararsız olduğu şüphe götürmez. Hep havalar, manzaralar peki ya insanlar, olaylar denecek olursa efendim, kaldığım yerin uluslar arası öğrencilerden müteşekkil siteler olmasını göz önünde bulundurursak gözlemlerim daha çok yerel halka dair değil de burdaki İsveçli öğrencilere dair haliyle. Kardeşim, Bergman'ın 'Scenes From a Marriage' filmine binaen şunları dile getirmiş de oraya bağlayayım: "Bu film hep böyle diyaloglar , diyaloglar, jestler mimikler filan, çoğu da pek anlaşılmaz. Acaba diyodum bu anlattığı insanların oralarda bir karşılığı var mı yoksa böyle sürreel tipler mi bunlar, ikisinin karışımı gibi bişeydir herhalde, batılıların bilinç altı vs. gibi, pek sever Bergman bunu..." Dediğim gibi, benim gözlemlerim ancak sınırlı bir öğrenci kesimi ile ilgili. Koridorumda 4 İsveçli var; 2 kız, 2 erkek. 3 tanesi, İsveçliler hakkında dile getirilen genel yargılara uyuyor sanırım; yani çok konuşmayan, diyalog ve jest-mimiğe pek yer vermeyen... Diğerinin soyuna başka ırk karışmış herhalde zira o çok hareketli, neşeli ve konuşkan -içki içmediği zamanlarda dahi-. Bunu yazıyorum çünkü Brundili arkadaşla konuşuyorken -dehşet pozitif bir insan ve kahkahalarını koridorun her tarafından duymak mümkün ki ülkesindeki iç savaş nedeni ile buraya gelip 3 senedir de evine gidemediği halde- bana, kendisindeki bu neşenin İsveçlilerde olması için en az 1 şişe devirmeleri gerektiğini söylediydi de... Yani, Bergman abi abartmış biraz diyebilirim. Sınıfımda ise yalnız 1 İsveçli var ve de o da genel prototipe uyuyor diyebilirim.
Bu konuya dair Stockholm'deki seminerde de bir şeyler dile getirilmişti. Anlatan kişi, bazı davranışlarda İsveçliler'in gösterdiği tepkilere dair yüz şekillerini yansıttı ekrana da, bahsi geçen duygular 'extreme' olanlar iken yüz halleri hemen hemen hiç değişmiyor. Tepki yok, ancak ufak farklılıklar var. Yani kendileri ile de bu sebeple dalga geçiyorlar. Anlatan kişi ayrıca eklediydi, tıpkı Putin gibiyiz değil mi diye. Malum, Putin, adı üstünde, put gibi. Bir milim kıpırdama yok adamın yüzünde. Abartıyorum tabi biraz zira o kadar da uç değiller. Hatta ben kendimi bazen daha tutuk görüyorum onlardan. Yoksa benim soyum da mı karışık? Orası zaten malumdu değil mi, kitapta geçmişiz o kadar :)
Olaylar, durumlar... Hoşuma giden ama çok da alışmamam gereken bir durum, yaya yolunu gören hemen her aracın size yol vermesi. İkincisi ise, bir türlü içeri mi dışarı mı açılacağına karar veremediğim kapılar... Bu konuda düşündüm de kapıların çoğu dışarı doğru açılıyor çünkü sanırım içeriden çıkanın önceliği göz önünde bulundurulmuş. Yani öncelik çıkanda. Ama bizim ülkede, malum, kapılar içeri açılıyor. Öncelik, içeri girende. Valla kapıları böyle yapanlar bunu gerçekten böyle mi düşünmüşlerdir bir fikrim yok tabi. Belki tamamen teknik bir ilhamdan ibarettir. :) Şimdilik bu kadar olsun diyeyim.
Richard abiyi dinliyorum hala. Yani henüz baymadı ama başka şarkılarını da keşfetmekle meşgulüm; "Born Under a Bad Sign" de oldukça hoş. Kendisini beleş dinleme şansı verdiği için şu adresten, teşekkür edeyim kendisine bari: http://www.myspace.com/richardhawley

0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home