Views From Linköping

Sunday, November 05, 2006

Fotoğraf: Karın İlk Yağdığı Vakit Duraktan Dolunaylı Bir Manzara
"Film haftasonu" gibi bir şey oldu şu geçen günler. Önce, kardeşimin Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü 'İklimler'i hakkındaki ayrıntılı yorumları ile izlemiş kadar olduğum film... Valla ben zaten n.b.c hakkında Uzak filmi ile boyumun ölçüsünü aldıydım, bir daha izlemeye pek niyetim yok yani ki bu film de isabet buyuruşumu perçinlemiş gibi görünüyor. Ve sonrasında ise dün gece arkadaşlarla art arda seyredilen iki film... Birbirine oldukça zıt oldular ve bünyeler kaldırmakta zorlandı ama sanırım ikisi de seyredilmeye değer -özellikle de ilki-; Something is Gotta Give ve Hotel Rwanda...
..........................................................................
Evet, yazı bittiğine göre bu niye önemli kısmına geçebilirim sanırım :)
Tüm bu yazılanlar, karmaşanın içinde deterministik, basit girdi-çıktı analizleri ve doğrusal sistemler kurarak hayata dair tespitler yapmanın eksikliğini göstermesi açısından önemli sanırım, en azından benim açımdan öyle. Örnekler? En ufağından büyüğüne o kadar çok ki… “terli terli su içme evladım hasta olursun”, “bütün gün kahve içersen uyuyamazsın tabi”, “olumsuz baba-kız ilişkisi, ileriki yaşlarda güvensiz bir kişilik yaratır”, “çalışırsan başarırsın”, "Amerika'nın Irak'a girmesi petrol yüzündendir" vs. vs.
Nitekim bilimin tarihi de bunu yansıtıyor baştan sona. Laplace ne diyor mesela; “bana dünyanın başlangıç koordinatlarını verin, size ne olacağını söyleyeyim”. Yuh diyesim geliyor yani :) Yine deterministik olmayan süreçler sonucu başladığım ekonomi eğitimim süresince fark etmedim belki ama bu bilim de özellikle bu bakış açısı dolayısı ile en az benim zihnim kadar sorunla dolu idi ve beraber gitmemiz gerekiyordu belki psikoloğa :) Çünkü, yazıda da belirtildiği gibi, geleneksel ekonomi, fiyatların hep arz ve talebin eşitlendiği noktada kararlı hale geleceği ileri sürer. Buna göre, bir metanın ilk arz edildiğindeki birim başına getirisi, arz talep eşitliği kurulana dek sürekli azalır. Arz talep eşitliğinde oluşan fiyattan her sapma, buna zıt, denk bir tepkiyle karşılanır. Dengeleyici geribesleme döngüsüdür bu. Bize hep doğrusal denklemler veriliyordu sınavlarda ve Langrange’ı kurup kısıt altında faydayı tek bir noktada maksimize eden değeri buluyorduk ve sevindirik oluyorduk. Üstelik iki artı iki dört eder yani bütün parçalardan ibarettir diyen ikinci bir düşünce eksikliği daha içeriyordu. Atomistik, rasyonel bireyleri toplayıp Aggragate Demand’e ulaşıyorduk bir güzel. Ama işte ne benim ne de ekonominin içi rahattı ki bakış açısı değiştirme çabaları gündeme geldi. Yazıdaki gibi fiziğin bu konudaki katkıları, cognitive economics çalışmaları vs. vs.
Nasıl da fark edilmiyordu ki bu küçük gibi görülen şey? Oysa insan en çok beklenmedik bir anda çıkıp gelenden memnuniyet duyuyordu. En güzel gün doğumları, sıkıntılı bir havanın ardından beklenmedik şekilde olandı, bu yüzden gökkuşağı müthiş zevk veriyordu. İsveçlilerin bu açıdan şanslı olduğunu düşünüyorum çünkü o kadar çabuk ve beklenmedik hava değişimleri var ki burda. Ya da bir sürü ihtimal arasından gerçekleşen, o an yolun o kısmında beklenmedik bir şekilde karşılaşmak bir tanıdıkla. Hatta tuttuğunuz takım için bile bu geçerli. Nasıl yani? Tek başlarına düşününce becereksiz saydığınız bazı oyuncular da dahil olmak üzere 11 kişi bir araya geliyordu ve yapılamaz, zor denilen bir şeyleri gerçekleştirdiğinde seviniliyordu en çok. Barcelona’nın UEFA kupasını alması kimi enterese ediyor Allah aşkına, Galatasaray’ın almış olması yanında. Sanırım takımımı da en çok bu yüzden seviyorum :) Ve evet Kuran’a döndüğümde de, yine yazının tespit ettiği beklentilerimiz şu ya da bu ölçüde tatmin edici gerçekleştikçe sorgulamayı bırakır, sonunda başlangıç noktamızı unuturuz. Her şeyin aynen süreceğini eskiden de öyle olduğunu düşünme, bize bir anlam ifade etmeyenden, değişik gelenden veya denetleyemeyeceğimizden uzaklaşma eğilimindeyizdir bakış açısına dair sarsıcı ifadeler buluyordum; İsa, babasız doğuyordu mesela, çok yaşlı bir babadan ve kısır bir anneden bir çocuk meydana gelebiliyordu ya da bir avuçluk ordular dev büyüklükteki ordulara galip gelebiliyordu…
Ve de işte illa da olan bitene değil de belkilere, olasılıklara, ihtimallere tutunuyordunuz çoğu zaman tıpkı Yılmaz Erdoğan dizelerindeki gibi;
"...Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda/Ben seninle sadece bilmek zorunda kalanların bildiği bir yol üstü lokantasında/Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında/Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim/Ben senin, beni sevebilme ihtimalini sevdim!"
.............................................................
Tüm bunlardan hareketle bazı mevzulara dair dosyama kaydettiğim ve paylaşmak istediğimi belirttiğim bazı yazıları koyabilirm artık. İlk yazı, Feride Cihan Göktan'ın Radikal 2'de Babalar Günü münasebeti ile yayınlanan yazısı...
Babalar ve Kızları
Elektra, Yunan trajedyasında babasına olan tutkulu aşkı nedeni ile annesini öldüren mitolojik kahraman. Aslında bütün kızlar babalarına aşıktırlar. İşte mitoloji ile gerçeklerin nasıl sessiz sedasız birbirlerinin içinden geçtiklerini görüyoruz. Akıl almaz, hayal ötesi gibi görünen mitolojik olayların fantastik kahramanları bilemediğimiz bir zaman ötesinden bize ayna tutuyor. Uzay çağına da gelsek taş devrinden kalma, insana özgü her şey hep aynı hiç ama hiç değişmiyor. Bunun için seviyoruz mitolojiyi. Freud ve Jung gibi ünlü bilim adamları da insan özellikleri ve davranışları üzerine geliştirdikleri kuramlarına bu nedenle bazı mitolojik kahramanların isimlerini vermişler. Mesela Ödip kompleksi, Elektra kompleksi gibi. Bu kuramlara teorilere göre insanoğlu ilk psikoseksüel farkındalığını bebeklik ve ilk çocukluk yıllarında karşı cinsten ebeveyni ile yaşıyor ve tüm erişkin hayatındaki gelişmeler kişinin pek de bilinçli olarak hatırlamadığı ve belki de tümüyle bilinçaltına yerleştirdiği bu döneme ait deneyimleri tarafından şekilleniyor. İşte bilincimiz gelişmeden bilinçaltına yerleşen ve sonraki yıllarda bilicimizi yöneten ve asla değiştiremediğimiz bu çekirdek programımız sayesinde mutlu veya mutsuz oluyoruz. Bir başka özet deyişle 3-6 yaş fallik dönem dediğimiz bu ilk çocukluk günlerinde anne-oğul veya baba-kız ilişkisi tüm hayatımızı etkileyen esas komuta merkezi görevini görüyor. Aslında baba-kız ilişkisi, anne oğul ilişkisinden daha karmaşık ve daha yapay gibi duruyor. Çünkü ana-oğul ilişkisi biyolojik olarak birbirlerinin içinden geçmiş ve içgüdüsel tepkileri barındıran somut bir ilişki. Oysa baba-kız aslında birbirine bedensel ve içgüdüsel olarak yabancı, başka bir kadının annenin seçimi nedeni ile karşılaşmış bir parça genetik benzerliği olan iki yabancı. Ana-oğul ilişkisine göre daha kırılgan daha yapay gibi. İçgüdüsel değil daha entelektüel bir ilişki baba-kız ilişkisi. Bu nedenle ana oğul ilişkisine göre daha çeşitli, daha sevinçli veya daha acıklıdır. Genetiksel olarak benzeşmiş aslında iki yabancının romantik yakınlaşmasıdır.
Bu bebeklik ve çocukluk dönemi romantizminde babaları ile mutlu, neşeli bir aşk yaşayan kız çocukları erişkinliklerinde uygun partnerler ile karşılaşırlarsa Yeşilçam'ın mutlu sonla biten aşk öykülerinin kahramanları gibi sonsuza kadar mutlu olabilirler. Kocalarının hep onları seveceğine, sevgililerinin onları terk etmeyeceğine inanan aşık güvenli kadınlardır onlar. Çünkü sevgili babaları onları ölesiye severek sevilmeyi öğretmiştir onlara. Onlar da hep babalarından bir şeyler buldukları veya bulmak için aradıkları erkekleri çocuk romantizminin o saf temiz dürüstlüğüyle severler. Babaları aşkta güven duymayı öğretmiştir. Güven dolu sevmeyi ve sevilmeyi bilen aşklar yani babalı aşklar yaşamak mutlu çocukluk günlerinin bir uzantısıdır. Eğer çocukluk günleri romantizminde işler yolunda gitmez ve tutkulu baba kız romantizmi hüzünlü ve acılıysa işte bu kızlar gülümsemesi dudaklarının kıvrımında kalakalmış aşk dalgını mutsuz büyük kızlara dönüşürler. İlk sevgililerinin ihanetini, vefasızlığını hiçbir erişkin dönem aşkı unutturamaz onlara. Hep o güvensizliği, vefasızlığı görürler ve bir türlü bilemezler kimi ve neden aradıklarını. Babalarının aşk ve nefret karışımı imgesi kafalarının içerisinde bir yerde her yeni sevgilinin suratına yansıyarak onları ürkütür. Her şey yolunda giderken bile Sinderalla ürküntüsü ile ayakkabılarını ararlar gece yarıları. Babaları onları terk ettiğinden artık onlar terk ederler erkeklerini önceden. İlk aşkları babaları onlara sevmeyi değil sevmemeyi ve gerektiği zaman (!) terk etmeyi öğretmiştir. Babasız aşklar böyledir işte. Ama aşkının peşinden koştururken dizlerinden ve ruhundan yaralanan o küçük kızlar, büyüdükçe yaraları kabuk bağlar ve her sevgili tekrar tekrar kanatır o yaraları sebebini anlamaksızın. Dünyadaki tüm küçük Elektralar babalarını belki de annelerini öldürecek kadar sevebilirler. Yeter ki babaları onların aşklarını öldürmesin. Babasız aşklar yaşamasınlar. Kızlarını seven babaların babalar günü kutlu olsun.
..............................................................
Ne kadar da üzüntü verici idi tablo, özellikle de yazıda bahsedilen olumsuz baba-kız ilişkilerinin cemiyetteki çokluğu düşünülecek olursa. Çünkü yazıya ve onun üzerine kurulduğu psikanaliz yöntemine göre çocukluk devresindeki baba-kız ve anne-oğul ilişkileri, ilerleyen yıllardaki karşı cinsle ilişkileri belirliyordu. Aklıma Elif Şafak ile yapılan bir röportaj geldi mesela. Kendisine babası ile olan ilişkilerine dair sorular soruluyordu ve de o, babasının kendisi için hiç bir zaman olmayan biri olduğunu belirtiyordu. Nitekim babasının soyadı yerine annesininkini taşıyordu ve de yazdıklarının bir yerlerinde inceden inceye hep buna dair kırgınlığı hissediliyordu. Oysa birileri için ne kadar basitti çıkıp "ya bu da hep babası ile olan problemli geçmişinin rantını yiyor" demek. Ya da Kelly Clarkson'un, oldukça da iç burkan klibi eşliğinde söylediği Because of You şarkısı geliyordu aklıma (http://www.youtube.com/watch?v=Bqj-n0IG1Ik) Oysa bu kadar basit değildi işte, olmamalıydı. A'lar B'ye bu kadar kolay götürmemeliydi insanı. Kabul, etkileri bir ömür kalıyordu belki ama sabit değildi, değiştirilemez değildi. Zaten insanın güzelliği de buradan gelmiyor mu yani her an değişime, ve özellikle daha iyi doğrultusunda, yetenekli oluşu... Tıpkı ilk koyduğum uzun yazıdaki gibi yani. Bunları düşünmek rahatlatıyor beni, ama rahatlatıyor diye bunlara inanıyor da değilim sanırım bilakis rahatsız olduğum için bunları bulup rahatlama yolunu seçiyorum yani. İşte neyin ya da nelerin sebep neyin sonuç olduğuna dair bir çelişki daha :)

0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home