Resim: R. Brawley, The Visitor
Göçebelik içinde göçebelik... 3 aydır ikamet ettiğim ve ikamet ediyor olmaktan da memnun olduğum koridorumdan ayrılmak zorunda kaldım. Gerçi bu teknik aksaklığın ve göçebeleğin sonu değil zira martta yine geri dönmek zorundayım. Ama şimdilik yeni bir koridor ve yeni kişiler... Bu defa 3. kattayım ve odam ormana bakıyor ki penceremi açıp olabildiğince temiz hava alabiliyorum demek oluyor bu, çünkü öteki oda 1. katta olduğundan ve de karşı binaya baktığından bu pek mümkün olamıyordu. Yaşlı bendeniz için eşsiz bir huzur kaynağı imkanı yani :) Kişilere gelince; 4 İsveçli, 2 Alman ve 1 Türk var benden gayri. Civarın en güzel koridoruna geldiğimi iddia ediyorlar, bakalım artık :) Şimdilik gayet memnunum zaten, sağolsunlar...Havalar gayet güzel ki sanırım son dönemlerin en sıcak aralık ayını yaşıyor(muş) buralar sanırım. Şansıma diyeyim... 24 aralıktaki Christmas günlerinin yaklaşması hasebi ile şehrin bir çok yeri ışıl ışıl. Bir diğer özel günleri, Lucia, da yakında olduğu için bir nebze daha hareketli etraf.
........................................................................................
Bir yerlere de not aldığım ama bir türlü bulamadığım bir metni buldum geçenlerde de sevindim baya. Metin, N. Fazıl'a ait...
"Allah'ın ben yok olamam! Her şey olurum yok olamam. Parça parça doğranabilirim. Nokta nokta lekelere dönebilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa doldurulur, içilir, havaya savrulabilirim. Fakat yok olamam. Madem ki bu kadar korkuyorum, yok olamam. Eczahane camekanlarında, ispirto dolu bir kavanoz içinde, düşürülmüş bir çocuk ölüsü gibi, yumruk kadar bir et parçasına inebilir, bir şişeye hapsedilebilirim. Fakat şişenin camından yine dışarıyı seyreder, önümden geçenleri görür, kendimi bilir ve duyar, kendimi ve Allah'ımı düşünebilirim. Razı değilim Allah'ım! Yok olmaya, kalmamaya, gelmemiş olmaya, mevcut olmamaya razı değilim. Bu dünyada bırakamayacağım hiçbir şey yok! Ne deniz, ne ağaç, ne şehir, ne ev, ne kadın, ne de ben. Bu kalbim, bu zarfım, bu kafesimle ben. Onların hepsini bırakabilirim. Fakat şuurumu, bilmek, duymak, var olmak şuurumu bırakamam. Razıyım bir toz parçası olayım. İnsanlar üzerime basarak geçsin. Canım acısın, duyayım. Canımın acıdığını duyayım. Razıyım bir kertenkele olayım. Kızgın yaz günlerinde bir bahçe duvarına tırmanayım. Tırnaklarımı tuğlalara geçireyim. Yeşil ve ıslak sırtımı güneşe vereyim. Fakat güneşle sırtım arasındaki öpüşmeyi duyayım. Tuğlaların incecik zerrelerini sayayım. Kovuklardaki böceklerin, bir boru içinden bakar gibi bana baktıklarını göreyim ve düşüneyim. Razıyım bir nokta olayım. Fakat o noktaya bütün kainat, bütün mevcudiyle dolsun. Ben yok olamam. Ağlarım, tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm, fakat yok olamam. Her şey benim olsun, vereyim, gökler, yıldızlar, gökteki Samanyolu, ay, dünya vereyim. Fakat aklım bana kalsın! Aklım bana kalsın!Aklım!"
Aklıma, üniversiteye hazırlanırken dershanede ders çıkışı sohbetlerimizden biri geldi. Dünyadan götürebileceklerimize dair konuşurken ben, benim için görütülebilecek en güzel şeyin, 'ol' mak ile doldurulan bir ruh dışında, bilincimiz olduğu gibi bir şey söylemiştim. Var olduğumuzu ve bilumum şeyi sayesinde fark ettiğimiz, bizi insan yapan temel öğe olan bilinçliliğimiz... Nesli tükenmeye yüz tutan arkadaşlardan biri de ilginç bir tespit yaptıydı; "hocam ben cennette huri falan istemem. Bir ağaç altında kitap okuyayım, bilincim olsun yeter!" Kendisi şimdi tıp fakültesinde kitaplar arasında kaybolduğuna göre demek ki cennetini bu dünyada buldu :) İşte yukarıdaki alıntı da bana bu bilinçlilik halinin güzelliğine dair harika bir methiye gibi gelir. Velhasıl-ı kelam bu aralar kendim gibileri de varmış diyebileceğim 'manyak'larla, yazdıkları, söyledikleri, şarkıları vs. ile haşır neşirim. Bir diğer örnek Murat Çelik beyefendi.
"bahar rengi bir aldanıştan dönüyor gözlerim
ölüm kovalarken bedenimi ruhum bir güzelliğin yansımasını aşk diye giydiriyor hüznümün aynasına
yeşil bir arzu kanıyor ellerimden ve en çok da anlatırken eskiyor insan!
korkuyorum
kendime bile söyleyemediğim acılar çemberinde bütün yalnızlıklar boynuma halka oluyor
bütün suretleri sahibine sabitliyorum
kelimeler ki ağrıyan yerlerimin ağır işçileri
sahipsizliğimde kendime yollar bırakıyorum hangi zaman dilimine sığmıştı bizim bizden gidişimiz o zamanlar zaman hayli gençti!
naftalin kokulu soruları vardı gözlerimin
zaman hayli gençti ve hayli zaman geçti
merdivenlerimizi kimler çıkıyor şimdikimler iniyor o masmavi zamanların ıslak kuyusunaki hepimizin kuyusunda bir yusuf yalnızlığı!
büyürken yanımıza aldığımız o düşler kimin hücresinde sarıyor yaralarını bembeyaz bir anın serpilmiş misk kokularıyla
bu yanma, bu gece, bu kan kokusu ellerimizin, bu gidip gelmelerimiz
bu bizi bizden çıkarıp 'aşk' yapan yaratılış
anlıyorum seyrederken kalabalıkları
anlamak ölmektir
ölmekse aşk'a gidiş
yalnızsan eğer bakışlarım sende kalsın!
ben şimdi gözlerimde şekillenen bir akşamın yüreğime düşen şarkısındayım." gibi dehşet satırların da içerisinde bulunduğu yazısını okuyunca da bir hayli sevindiğimi söylemem lazım. (http://www.dssyiz.biz/modules.php?name=News&file=article&sid=5) Tabi Murat Çelik ile başlamışken Düş Sokağı Sakinleri ve şarkılarına uzanmamak olur mu? Takılıp kaldığım ise, "Ölümler" şarkısı ki 'ölümler çıplak gelir' gibi gayet etkileyici sözler ile başlıyor.
Başka başka? Az daha kalsa 'ol'maya yazacak gibi duran Teoman üstadın bir şarkısı (Rüzgar Gülü) mesela... "Kır evinin verandasında bir rüzgar gülüne rastladım/İnsanmışcasına konuşmaya başladım/Dedim, benim kadar yalnızsan/Tek gecelik bir aşksan/Omuzlarına abanan/Bir anıdan kaçıyorsan/Dibe vurduysan yada hala düşüyorsan/Bir yaz günü/Hiç bu kadar üşüdün mü?Rüzgar gülü/Hiç ölümü düşündün mü?/Hayalimdeki adsız kadın/Sanki ağzımda tadın/Eminim ki sen de hep kendini aradın/Evimin yolu beni unutmuş otellerin soğukluğunda/Tüm bu garip duygular/Bir tür iç kanama" Tüm bu garip duygular bir tür iç kanama, vay be anca böyle dile getirilir yani!
.......................................................................................
Literatürdeki 'manyak' taramalarından başka ne var ne yok? Sabitler-değişkenler, varoluşsal sorunlarımız, adalet-eşitlik mevzuları, cognitive economics -bu aralar buna takınığım çok fena-, okumalar, ödevler vs. vs. Sonrası? Sonrası, iyilik güzellik..:)

0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home