Views From Linköping

Sunday, February 25, 2007

Özlü Söz: "Erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu cadı olurmuş!" (Yanda iki sahifesi görülen ve dahi aşağıda bahis eyleyeceğim Ciğerdelen kitabından...) Her ne kadar sözün doğruluğunu kabul etmesem de milleti canından bezdirdiğim zamanlarda söyleyecek bir slogan gözüyle bakıyorum buna ve diyorum ki "ne yapalım, okudum cadı oldum!" :)

Selvi Boylum Al Yazmalım'ın kadın kahramanı Asya'nın -bunun böyle olup olmadığına dair tartışmalara karşın- 'aşk' ve 'vefa' arasındaki tercihine benzer bir tercihin hikaye edildiğini düşündüğüm ve nicedir de hakkında yazmak istediğim 'Ciğerdelen' kitabına uzanayım istiyorum. (Kitabın yazarı,
Safiye Erol...) Bu biyografik aktarımın içinden yazılarına da yön verdiğini düşündüğüm önemli bir kısmı buraya alıntılayacak olursam; Safiye Erol, Almanya'ya okumak için gönderildiğinde 13 yaşındadır. Burada 15 sene kalır ve şarkiyat doktorası yapar... Gönlünün yangını (da) burada tutuşur genç Safiye'nin. Almanya'da tanıdığı, Hinditan'ın hürriyet mücahitlerinden pek ünlü bir Hintli genç , Safiye hanımın kalbini çeler... Evlenmeye karar verirler. Bu aşk ve tutkuyla bitirirler okullarını. Genç Hintli mücahit Safiye Erol'a "haydi, memleketime gidelim. Orada onların bana ihtiyacı var, benim de sana ihtiyacım büyük!" der. (Safiye hanım da aynı gerekçeyle Türkiye'ye dönmek istemektedir birlikte). Yollar ayrılır o an, sevdalar bölünür. Genç mücahit Hindistan'a, Safiye Erol da Türkiye'ye yönünü çevirir. Büyük Hint efsanelerine karışan küçük aşk çiçeği 'ketaki' açarken solmuştur. Aradan yıllar geçer. Safiye Erol, içindeki yanardağı söndürmek, aşkını susturmak için sevdalısının pansiyonuna gider... Kapıyı açan evin sahibesi Alman kadın; "bu evin bütün duvarları rsimlerinizle dolu" diyerek büyük aşka olan tanıklığını belirtir. Ancak Safiye'nin aradığı, görmek istediği artık yad ellerdedir. Kalbinin sesini susturur ve yüzünü memleketine çevirir. O artık 'eve dönen kadın'dır.

Ve, Safiye Erol'un belki de en önemli eseri olarak addedilen Ciğerdelen... Geldiği köklerin kendisindeki yansımalarını önemseyen bir hanım olan Canzi ya da Cangüzel ile Turhan beyin aşkının konu edildiği roman, kadın karakterin yazdığı hikayelerin erkek tarafından okunması ve tabi aynı anda bizim de okumamız üzre ilerliyor. Yani roman aslında parça halindeki hikayelerden oluşuyor. Romana dair bazı yorumları aktaracak olursam; "Turhan ve Canzi, tanıştıktan sonra soylarının Ciğerdelen palankası -Tuna kıyısından ve Estergon kalesi karşısında bir Osmanlı garnizonu- civarında mekan tutmuş bir akıncı ailesi olan Sarı Sipahiler'de birleştiğini anlar ve aralarındaki aşkta ırsiyetlerinin şaşırtıcı yansımalarını fark ederler. Sarı Sipahiler'in kaderi, 300 yıl sonra torunları tarafından tuhaf bir şekilde yeniden yaşanmaktadır. Entelektüel bir kadın olan Canzi, ataları hakkında ayzdığı hikayelerle bu kader birliğini anlatır: Sarı Sipahiler, Sevenlerin Sırrı ve Yedi Peçeli adlarını taşıyan 3 nefis hikaye. Vaka'nüvis tarihlerinden süzülmüş, Türkçe'deki yeni eğilimleri gözardı etmeyen, yer yer Tanpınar'ı, bazen de uzaktan uzağa Kemal Tahir'i hatırlatan bir üslup, insan ruhunun derinliklerini iskandil eden bir tecessüs, gerçeklik duygusu uyandıran ayrıntı bolluğu, zengin bir tarih bilgisi... Ve bir tez... (Kısaca 'doğu-batı sentezi' tezi)..." Beşir Ayvazoğlu, 27 ocak 2002/Zaman, "Ciğerdelen'in önemi, Cumhuriyet dönemi düşünce hayatının bir parçasını yansıtmasından geliyor. (Yani milliyetçilik akımının tarihi romanlar aracılığı ile aktarımı...) Ne var ki, gerek o düşünce biçimleri gerek anlattığı aşk hikayesiyle bugüne fazlasıyla uzak bir metin. Roman kahramanları bir ideolojiyi taşımak için yaratıldıklarından bu tek boyutlu şahısların aşkları, acıları, ilişkileri de inandırıcı olamıyor elbette. Edebi anlamda yetersizliklerine rağmen, bir dönemi anlamak ve artık yitip giden bir dilin tadına varmak için yine de okumak gerekiyor Ciğerdelen'i..." Ömer Türkeş. Evet, romanın içerisinde yazarın milliyetçi görüşlerinin yansımalarına rastlamak mümkün ancak bu roman herşeyden önce anlattığı aşk hikayesi ya da iç içe geçmiş hikayeleri ve de anlatım üslubu ile ön plana çıkıyor kanısındayım. Ayrıca her ne kadar "ah nerde şimdi böyle aşklar?" dedirtecek kıvamda bir eser olmasına karşın şimdiki zaman ve zemine önemli mesajlar ya da etkilenimler yapmaktan uzak olduğunu da söyleyemem.

Gelelim romana... Romanın içerisindeki 3 hikayeden en göze çarpanı, bendenizce tabi, 'Yedi Peçeli' olduğu için burada özellikle ondan bahsetmek istiyorum. Zühre ve onun Sinan ağaya olan aşkının konu edildiği bir hikaye bu. Sinan ağa -ki kendisi, Canzi'nin de ismini aldığı atası Cangüzel'in oğlu-, annesi tarafından büyük bir ilgi ile büyüdüğü halde ona karşı olan vefasızlığı sebebi ile annesinin ölümüne, ağası olduğu konağın da o zamana değin görmediği olumsuzlukları tecrübe etmesine sebep olan yani genel kabulle 'adam olmaz', 'ipiyle kuyuya inilmez' bir tip... Hayatı boyunca kendisine inanan iki kişi oluyor sadece ki bunlardan biri, "Sinan'ın içini ben bilirim, ondan yüz çevirmeyin!" diyen annesi iken diğeri de yaşadığı herşeye karşın aynı cümleyi kuran Zühre. Hikayenin isminin Yedi Peçeli olması ise şu sebebe dayanıyor; erkeğinin derinliklerinde neler olduğunu anlamaya çalışan Zühre -niye 7 adet olduğunu bilmiyorum ama- Sinan'ın bu peçelerini kaldırıyor bir bir. Ve de görüyor ki hep olumsuz hep olumsuz. Fakat bunlara rağmen vazgeçememesinin nedeni olarak şöyle düşünüyor, ya da bence böyle, "annesi haklı olmalı yani ben onun derinlerinde kimsenin göremediği birşeyi görüyorum ya da hissediyorum." Bunu düşünüp peçeleri kaldırmaya devam etmesi mi yoksa peçeleri kaldırıp bunu düşünmeye devam etmesi mi sürüp giden bilmiyorum da sonuçta bir çıkmaza giriyor işte soruları. Peki neden böyle oluyor? Kitapta da geçtiği gibi Zühre'nin fazla sorgulaması her şeyi karıştırıyor belki. Yani Sinan'ın tabirleriyle "erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu ise cadı olur" ya da "kız değil müftü mübarek" ifadelerindeki gibi. Ama bence durum bu değil. Yani peçeleri kaldırmadan altında bulmayı umut ettiğiniz bir hayale aşık olmak! Zühre de bunu yapamıyor zaten. Söylüyor da yapamıyor. Kendisine bir çok şey öğreten babası ile olan bir içsel konuşmasında şöyle diyor; "bana Arabi öğreteceğinize bir kadının en büyük hasletinin erkeğinin peçelerini kaldırmamak olduğunu öğretseydiniz keşke."Ama dedim ya söylüyor da yapamıyor bunu ki bu pek de çözüm gibi gözükmüyor zaten. Bir başka çözüm ya da açıklama ise Zühre'nin kendi kendini aldatan, "madem bu kadar seviyorum, bir şeyler olmalı mutlaka" diyen biri olduğu... Çünkü ancak bunu demekle rahatlatabiliyor belki de kendisini. Aşkını ancak böyle meşrulaştırabiliyor belki de içinde. (Peki onanmış aşklara mı ihtiyacımız var insanlar olarak? Aşk, sebeplilik mi istiyor herşeye rağmen???) Fakat ben böyle bir içsel kandırmacaya da hiç ihtimal vermiyorum ya da vermek istemiyorum. Zaten böyle bir durum olsa idi, "evet gerçekten bir şey var" diye inandırıp kendini sorgulamalardan da beri durabilirdi herhalde. Üçüncü bir şık ise bunun kural gibi bir şey olduğu gerçeği. Yani kendisine yürekten bağlanana değil de başka mecralara akması karşıdaki gönlün. Lakin bu da ağır geliyor bana. Yani böyle ağır bir kaideyi yaradana yakıştıramıyorum. Ama belki şöyle olabilir; "Zühreler olmasa Sinanlara kim katlanırdı?" hesabından yola çıkarak kaidenin böyle işlediği söylenebilir. Bir tür Molla Kasım'lık işte. Tabi burada önemli bir husus var ki o da Sinan'ın gerçekten sevmediği gerçeği ve dahi buna zorunlu olmaması hali tabiatiyle. Ama böyle de olmuyor hikayede. Çünkü Sinan efendi ne yardan ne serden geçebiliyor. Gönlü bir yandan Zühre'yi öbür yandan başka şeyleri çekiyor. İstiyor ki hepsine ulaşsın belki de. Ve de nihayetinde herşeyinden olduğunu görüyor. (Nitekim benzer bir durum 'Selvi Boylum Al Yazmalım' filminin baş erkek karakteri, amiyane tabiri ile, Kadir itince de sergileniyor(muş). Gelelim sonuncu ihtimale, yani Sinan'ın gerçekten de derinliklerinde birşeyler yattığı ama bunu fark etmesinin neredeyse bir ömür sürdüğüne... Ki bence hikayenin bitişi bunu kanıtlıyor. Zira, belki de Zühre'nin tüm çektiklerine su serpercesine şu cümleyi kuruyor Sinan; "çok çektim Zührem!" ve de 50'sinden sonra eski yaşantıyı bir tarafa bırakıp serhatliğe soyunuyor. Hikmet geç gelse de mutlu ediyor insanı. Bu yüzden mutlu sonla bitiyor diyebilirim hikaye için.

Zühre ise niye vefa, emek, iyilik, doğruluk vs. yokken bir türlü aşk'tan geçilemiyor hatta sadece yüreklerde dahi barınamıyor da illa ona gitmek isteniyor soruları etrafında dönüp dolanıyor. Sürekli sorduğu soruların cevapsızlığından yılınca da, ya da hissettiklerinin değişime binaen, başka bir yola uzanıyor. Kendi tabiriyle; "önce hicran, sonra iman, sonra feragat, sonra tevekkül, sonra seyran... Bir de nisyan basamağı var ki evliyalık payesidir... Varayım evimde secdeye kapanayım, gönlümü, dualarımı ordumuzla bile göndereyim. Senin yolun sağa, benimki sola..." Ama her ne kadar 'senin yolun sağa benimkisola' dese dahi bir tercihsizlik sıkıntısı çektiğini düşündürüyor bana hikayede yaşananlar. Yani bir yanda Sultan-ı Aşk ile anlaşması öbür yanda yaşadıkları, gördükleri... En azından son demlerine değin sürüyor sanırım ki bu sıkıntısı...

Aşağıdaki kısımlar, 'cemaat' adlı siteden alıntı imiş ve bir arkadaşım aracılığı ile elime ulaştığında düşündüm ki Ciğerdelen'e ve dahi Yedi Peçeli'ye bir bitiriş/sonsöz eklenmek istense ancak böyle bir şey olurdu herhalde.

Hangi bahar bitirir seni bir daha çöl yüreğimde
Çorağıma kanma yarim, derinim ab-ı hayat benim
Ne vakit düşüverse hüsn-ü hayalin gönlüme
Derdim olur inan, dünyama sensiz gelen rahat benim
Hangi bahar bitirir seni bir daha çöl yüreğimde
Aşk-ı Züleyha'nın sönmeyen ateşi yanar içimde
Divane sitemime bakıp da sitemkar olma ey yar!
Yemede, içmede, uyumada... anla, türlü biçimde
Bilinmez nedendir, aklımda hala gözlerin; füsunkar
Aşk-ı Züleyha'nın sönmeyen ateşi yanar içimde
Ben Züleyhaydım, sen uğruna yanası olduğum Yusuf'un saçının bir teli
Ben Züleyhaydım, sen Aşka çağıran İbrahim'in sesinin bir nağmesi
Ben Züleyha idim, sen ise nefesim!
Tutmalıydım seni, hep içimde kalasın diye; ama sen duramaz giderdin
Bilmem, dar mı gelirdi hiçbir yere sığmayanın sığdığı gönlüm sana!
Bense ardından şaşa bakan bir divane...
Ve yağmur ve kediler ve gece ve kıyam ve dua ve...
Sen ateşlere yanmayasın diye
Gözlerimle su taşıdım sana her gece
Ama sana bunları yazarken biliyorum ki sen zaten hiç olmadın, olmayacaksın da!
De ki masaldı, bir masal işte!
Ya da en tatlı yerinde gözümü sensiz karanlığa açtığım rüyalarım!
Ne varsa sana ait, sen sandığım, bir hayalmiş;
Gerçek gibi aldandığım!
.........................................
Ben
Sen de benim kadar çıkmaza girmeyesin diye girdim çıkmaza
Şimdi senin felaketini istemedikçe
Kendimi felaketten kurtaramayacağımı görüyorum
Anladım ki benin felaketimi tatmamış olan
Benim hangi felakete uğradığımı bilemez
Benim kurtuluşum ancak benim gibi
Benim kadar kurtuluşu özleyenin bana el vermesiyle mümkün
Senin felakete uğramanı istemem
Çünkü seni öldürürsem
(seni kendi duygu ve düşüncelerim içinde eritip kendime benzetirsem)
bana yardım edemezsin
Sen ölmezsen (benim alter egom olmazsan)
Benim ölümümün sona ermesi gerektiğini anlayamaz
Bana ardım için birşey yapamazsın
Seni öldürürsem kendi kurtuluş yolumdaki ışığı söndürmüş olurum
Seni öldrümezsem
Kendi kurtuluşuma açılan yolu tamamen tıkamış olurum

0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home