Yıl 2027... Neden olduğu bilinmiyor ama 18 senedir dünyada tek bir çocuk doğmamış. Ve de zaten doğsa bile pek yaşanası bir yer değil artık dünya. Zira her yerde mülteciler ve sıkıntılar, çatışmalar... Tüm bu hengamenin arasında bir umut; Afrikalı bir kadın bir bebek doğuruyor. Her şey duruyor sanki bir anlığına; askerler bile durup bebeğin ağlamasını dinliyorlar. Ama bir an işte ve de devam ediyorlar çatışmaya ironik bir şekilde. Sanki öldürdükleri, o bebeğin büyümüş hali değilmiş, onlar insan soyundan değilmiş gibi.
Tabi bu, Children of Men, filminden sonra düşündüğüm ilk şey neden bu ara bir çok şeyin karamsar bir tablo çizdiği ile ilgili idi. Gerçi söylemem lazım geçen günkü derste hocamız, Mikael bey, sanki benim sitayişimi duymuş, sanki bloğumu okumuş gibi "biliyorum, bunlar sizi karamsar yapıyor, hadi daha ümitvar şeylerden bahsedelim" demez mi? Töbe töbe... Vahiy mi indi adama diye şaşırdım bir an yani :) Neyse... Ve de ikinci olarak şey diye düşündüm; bebek ağlaması, etrafta çocuk sesleri duyulmayan, ninnilerin söylenmediği -hadi işi genişletelim-, belki okulların teker teker kapandığı, bebek ya da çocuk eşyasının üretilip satılmadığı 18 yıl! Nasıl bir şey olurdu acaba? Geceyarısı brainstorming'inin ardından -bu arada, bu beyin fırtınasına uykusu gelinceye değin iştirak eden arkadaşa teşekkürler zira kendi başıma olsam aklıma gelmeyecek bir çok şey açığa çıktı hatta uzunca bir yazı bile etti, şekildeki gibi :)- geldiğim noktada ise şunlar var zihnimde: Evet, insanoğlu unutmaya ve yavaş yavaş alışmaya, içselleştirmeye, durumu normal karşılamaya programlı bir varlık. Evet öyle! Yoksa 4-5 senedir devam eden Irak'taki olaylarda her gün birilerinin ölmesine bu kadar kolay alışamazdık değil mi? Tamam, alışma durumu olayın niteliği ve kişinin direncine -ve belki daha bir çok şeye- göre değişiyor. Mesela, bazıları genç yaşta ölen çocuğunun hatırasını ve de acısını canlı tutmak için adeta kendini zorlayabiliyor. Ve belki de onun acısını unuttuğu her an suçlu sayıyor kendini. Bu yüzden hep ondan bahsediyor, eşyalarını kaldırmıyor ortalıktan vs. Ya da mesela filmin örneğindeki gibi tüm dünyada böyle bir durumun olması 18 seneyi yeterli kılmıyor unutmak için. 50 belki daha fazla yıl gerekli, kimbilir?! Öyle ya da böyle, tamamen bile değil belki ama, giderek acı hafifliyor, olayı normal karşılamaya başlıyorsunuz. Bu olmazsa yaşanmaz, yaşamayız belki de.
Genelde bayramlarda rutinimize dahil olan bir eylemdir; hiç görmediğim dedemin ve de ben 19 yaşında iken vefat eden babaannemin mezarını ziyarete gideriz. Bilirsiniz o vakitler genelde mezar ziyareti vakitleridir. Ve de ilginç bir şey görürüm orada; dedemin mezarı eski mezarlıkta, yani genelde ölümü 70 ya da 80'e kadar olanlar var orada. Babanneminki ise yenide. 90'lar ve 2000'in ölüleri yani -Allah'ım ben ne zamanın ölüsü olucam acaba? Çok ilginç ya, 2020'ler mi 2030'lar mı? Neyse, neyse...- ve de eski mezarlık neredeyse bomboş olur; yenisi ise dopdolu! Acılar tazedir çünkü daha. Her gün aynı acıyı yaşayarak yaşayamaz zaten insanoğlu değil mi? Gerçi bu Irak meselesi kafamı kurcalıyor çünkü orada her gün yeni baştan yeni acı için malzeme birikiyorken neden acı azalıyor? Normalleştiriyor muyuz gerçekten? Bu kadar kolay mı? Ya da hangi durum için nerden sonrası normal? Kaç yıl sonrası unutmak, insan onurunu ayakta tutmak için gerekli ve yeterli? Sorular, sorular... Aklıma şey geldi şimdi; Bosna ile ilgili fotoğraflara bakıyordum netten de gözüme bir kaç kere takılan bir tabela hatırıma geldi: "Do not forget!" Ama biliyorum unutacağız!
Tüm bunların üstüne, unutma/hatırda tutma ile igili bir tartışmanın olduğu bir başka şey geldi; Türkiye'de iken okuma fırsatı bulduğum Elif Şafak'ın 'Baba ve Piç' adlı romanı... Roman genel olarak şu ilginç tespitle neticeleniyor diyebilirim ya da romanın temel iki kahramanı genç bayan -biri Ermeni, öbürü Türk- şöyle bir neticeye varıyorlar; Ermenileri ayakta ve bir arada tutan geçmişlerini hiç unutmamaları hatta çocuğunun ölümünü bir an olsun unuttuğunda kendine kızmaya başlayan anne örneğindeki gibi davranmaları... Türkler için ise tam tersi geçerli diye düşünüyorlar. Yani onca travma ve bunalımdan sonra onları da ayakta tutan geçmişi unutmaları... Hem de olabildiğince, hem de çabucak!
Cevaplarım yok tabi yine tüm bunlara dair. Yalnızca düşünüyorum ya da hissediyorum ki bazı şeyleri unutmamak ya da acsını daha uzun süre taşımak bizi daha onurlu kılar ya da kılmalı. Gerçi hep düşünmüşümdür, acaip bir hafızam var maalesef -ileride yaşlanınca özleyeceğimi de biliyorum ama- ve de çok çok ufak ve ilginç ayrıntıları dahi hatırlıyorum çoğu zaman. Ve bunun beni normalden daha yorgun, daha hassas kıldığını düşünüyorum. Unutmak bir nimet belki de gerçekten. Ya da mesele unutmak/hatırlamak değil de unuttuğunuzun ya da unuttuklarınızın dahi sizde öğretici, ilerletici etki yapmış ya da yapmamış olması belki de. Doğru soru, atom bombasının öldürdüğü nesilleri ve sonraki etkilenenleri unuttuk mu ya da hatırlıyor muyuz değil de bundan ne öğrendik belki de. Gerçi böyle demek, sürekli bir yerlerde onu hatırlıyoruz demek belki de... Offf, gecenin bir yarısı oldu ne yapayım? Beynim su kaynatmaya başladı tabi :) Gerisini de siz düşünüverin artık, benden bu kadar!

1 Comments:
At 12:35 PM ,
Anonymous said...
daha erken vakitler olsa da biz de katılsak beyin fırtınanıza :)
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home