devam...
Fotoğraf, Ted ile Sylvia'yı aynı karede gösterirken aralarındaki dengesiz ilişkiyi de gözler önüne seriyor gibi. Bundan önce bahsi geçen unsurlara ilaveten bir de Sylvia'nın şiirlerine etki eden hususlardan bahsedeyim. Ki bunların başında eril etki geliyor. "Plath şiirinde baba Otto'nun etkileri: Babası ile sorunlar yaşayan Plath, bu menfi etkileri 1963 yılındaki intiharına dek taşır... Sylvia Plath, babası ile olan ilişkisini henüz o yıllarda sıcak olan Nasyonel Sosyalizm ve 3. Reich rejimi ile özdeşleştirir. (Babacığım/Daddy şiirinden: Dikenli tellere takıldı kaldı/Ich, ich, ich, ich/Güçlükle konuşurdum/Her Alman'ı sen sanırdım/Hele o yüz kızartıcı dilin...) Plath'in babasına duyduğu öfkenin boyutları korkutucudur: Babacığım öldürmek zorundaydım seni/Ben zaman bulamadan ölüverdin... Baba, baba, seni piç/Artık seninle işim tamamen bitti!... Plath şiirinde koca Ted'in etkileri: Plath, hayatı boyunca tatmin edilemeyen babasının kızı psikolojisini -Kül Kedisi psikolojisi (ki buna dair yazdığı, Cinderella isimli bir şiir de var) karşısına çıkan bütün erkeklerde arar. İngiltere Cambridge'de okurken bir baloda tanıştığı İngiliz kraliyet nişanına sahip şair Ted Hughes ile evlenir ve bu evlilikten iki çocuğu olur. Ancak Plath'in aradığı dinginlik bir türlü gelip onu bulmaz. Plath'in evlilikten beklediği koruyucu erkek imgesi yerini, diğer bütün kadınlarda olduğu gibi evliliği mutfaktan mürekkep bir saltanat haline getirir. Plath, kocasının da bulunduğu evi canlı canlı gömüldüğü bir mezara benzetir: Pek yakında evet pek yakında/Mezar inimin yediği etim/Gene üstümde olacak eve gittiğimde. İçinden çıkılmaz bir yola doğru günbegün sürüklenen Sylvia, bu çöküşünden kocasını sorumlu tutar ve onu bir şiirinde kanını içen vampire benzetir: The wampire who said he was you/And drunk my blood for a year/Seven years if you want to know. Başka bir şiirinde ise Ted Hughes'u korumasız bir gemiye ya da koruması gereken bir gemiye saldırıda 2. Dünya Savaşı Japon intihar uçaklarına benzetir: O ince/Kağıtsı duygu/Sabotajcı/Kamikaze adam. Evlilikten aradığını bulamayan şaire, bu beraberliği yapay, dayanılması zor, karşılıksız ve sadakatsiz bir süreç olarak niteler Aday/The Applicant şiirinde: Çay getirecek/Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak/Bir el/Evlenir misin?/Garantisi var! (Plath şiirinde intihar algısının etkisi): Yaşamına eklenen bu yeni ve boyutları oldukça büyük düş kırıklığı Plath’ın ruhsal durumunu içinden çıkılmaz bir hale getirir. Şaire gittikçe kendisini ölüme yakın hissetmeye başlar. Bu yakınlık şaire ile ölüm arasında paranormal bir dostluk kurulmasına neden olur. Artık Plath için ölmek bir sanattır ve kendi ifadesiyle bu sanatı icra etmek adına girişimlerde bulunur. Jell Barr (Sırça Fanus) da intihar girişimlerinden bahseden Plath, deyim yerindeyse bu deneyimlerle övünür: Yine yaptım/On yılda bir beceririm bunu ben. Üçüncü on yılda ise bu yaptığı şeyi becermekle kalmayacak, başaracaktır da. Şaire bir intihar girişiminden sonra hayatını kurtaran doktorları Nazilere benzetir ve onlarla dalga geçer: İşte böyle Herr doktor, Herr düşman/Beni siz yarattınız/Ben sizin kıymetli eşyanız/Eriyip çığlığa dönüşen... Bazen de intihar bir kaçış yoludur. Başarısızlığa yahut kendinden daha iyi olan birine karşı tahammülsüz olan kadın şair, bir şiirinin başarısız bulunup elenmesinden sonra, yaşadığı bu düş kırıklığını intihar ederek aşmayı denemiştir. Plath'in eserlerinde genelde yaşadığı çıkmazların betimlemeleri vardır. Ölmek istemiyorum diyen şairenin , sürekli ölmek için çabalaması ölüm imajını iki farklı anlama oturtmasından kaynaklanmaktadır. Ölmek istemez, çünkü ölmek unutulmak demektir. Ölmek ister, çünkü ölerek yaşamak daha albenilidir. Sylvia Plath'in intihara bu denli yakın durması ve bütün bir hayatı ele alınınca oldukça dramatik bir anlam ifade etmesi, Sylvia Plath Etkisi adı altında bir kavramı ortaya çıkarmıştır. (Hüseyin Cahid Doğan/Plath Şiirinde Eril Etki)
Buradan şair-intihar ilişkisine uğrayalım son olarak. "(İntihar eden şairlerden bazıları); Sergey Yesenin, Mayakovski, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Özge Dirik, Sosyal Ekinci, İmam Aygün, Kenan Özcan, Kaan İnce ve diğerleri. Bir söyleşide, Zafer Ekin Karabay adlı bir şairin, 2002 yılında 29 yaşında intihar ettiğini öğrendim. (Ondan çarpıcı 4 mısra): Oysa biz hep bir düş kazasında/Yitirdik arkadaşlarımızı/Karşıdan Karşıya geçerken/Eli bırakılan çocuklardık... Karabay intihar etmeden yazdığı son mektubunda şöyle diyor: 'Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama... yerleşik yabancıydım her yere... Nilgün Marmara'nın 29 yaşında, S. Plath'in şubat ayında intihar etmesi benim de 29. yaşımın şubat ayında intihar etmemi elbette gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim." (Adil okay/Düş Kazası ve Zafer Ekin Karabay) Tüm bunlardan bana kalan, Zafer Ekin adlı şairden ve de güzel şiirlerinden haberdar oluşum oldu sanırım.
Herşeyin ardından neler görüyorum? Buruk, canı yanmış, herşeyden önce kendi içinden çıkamamış bir kadın görüyorum. Yine aşk vs. vefa görüyorum, ama herşeyden önce büyük bir hınç görüyorum. Bu hınçla bu öfkeyle yaşanamazdı zaten ancak ölünebilirdi diyorum. Bir çıkmaza doğru giderken geri dönmek de vardı içinde. Tutunmayı istemek vardı belki. Kimbilir...
Plath'in çok hoşuma giden Boyunayım/I am Vertical şiiri ile niheyetlendireyim;
Boyunayım
Ama enine olmayı tercih ederdim
Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
Taşları ve o ana sevgisini emen
Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan
Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki
Sanki özenle boyanmış ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi
Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden
Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir
Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin
Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya
Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan
Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
Ben de onlar gibiyim aslında
Düşüncelerim bulanır sonra
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana
Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, göle aramızda
Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım
O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin
Fotoğraf, Ted ile Sylvia'yı aynı karede gösterirken aralarındaki dengesiz ilişkiyi de gözler önüne seriyor gibi. Bundan önce bahsi geçen unsurlara ilaveten bir de Sylvia'nın şiirlerine etki eden hususlardan bahsedeyim. Ki bunların başında eril etki geliyor. "Plath şiirinde baba Otto'nun etkileri: Babası ile sorunlar yaşayan Plath, bu menfi etkileri 1963 yılındaki intiharına dek taşır... Sylvia Plath, babası ile olan ilişkisini henüz o yıllarda sıcak olan Nasyonel Sosyalizm ve 3. Reich rejimi ile özdeşleştirir. (Babacığım/Daddy şiirinden: Dikenli tellere takıldı kaldı/Ich, ich, ich, ich/Güçlükle konuşurdum/Her Alman'ı sen sanırdım/Hele o yüz kızartıcı dilin...) Plath'in babasına duyduğu öfkenin boyutları korkutucudur: Babacığım öldürmek zorundaydım seni/Ben zaman bulamadan ölüverdin... Baba, baba, seni piç/Artık seninle işim tamamen bitti!... Plath şiirinde koca Ted'in etkileri: Plath, hayatı boyunca tatmin edilemeyen babasının kızı psikolojisini -Kül Kedisi psikolojisi (ki buna dair yazdığı, Cinderella isimli bir şiir de var) karşısına çıkan bütün erkeklerde arar. İngiltere Cambridge'de okurken bir baloda tanıştığı İngiliz kraliyet nişanına sahip şair Ted Hughes ile evlenir ve bu evlilikten iki çocuğu olur. Ancak Plath'in aradığı dinginlik bir türlü gelip onu bulmaz. Plath'in evlilikten beklediği koruyucu erkek imgesi yerini, diğer bütün kadınlarda olduğu gibi evliliği mutfaktan mürekkep bir saltanat haline getirir. Plath, kocasının da bulunduğu evi canlı canlı gömüldüğü bir mezara benzetir: Pek yakında evet pek yakında/Mezar inimin yediği etim/Gene üstümde olacak eve gittiğimde. İçinden çıkılmaz bir yola doğru günbegün sürüklenen Sylvia, bu çöküşünden kocasını sorumlu tutar ve onu bir şiirinde kanını içen vampire benzetir: The wampire who said he was you/And drunk my blood for a year/Seven years if you want to know. Başka bir şiirinde ise Ted Hughes'u korumasız bir gemiye ya da koruması gereken bir gemiye saldırıda 2. Dünya Savaşı Japon intihar uçaklarına benzetir: O ince/Kağıtsı duygu/Sabotajcı/Kamikaze adam. Evlilikten aradığını bulamayan şaire, bu beraberliği yapay, dayanılması zor, karşılıksız ve sadakatsiz bir süreç olarak niteler Aday/The Applicant şiirinde: Çay getirecek/Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak/Bir el/Evlenir misin?/Garantisi var! (Plath şiirinde intihar algısının etkisi): Yaşamına eklenen bu yeni ve boyutları oldukça büyük düş kırıklığı Plath’ın ruhsal durumunu içinden çıkılmaz bir hale getirir. Şaire gittikçe kendisini ölüme yakın hissetmeye başlar. Bu yakınlık şaire ile ölüm arasında paranormal bir dostluk kurulmasına neden olur. Artık Plath için ölmek bir sanattır ve kendi ifadesiyle bu sanatı icra etmek adına girişimlerde bulunur. Jell Barr (Sırça Fanus) da intihar girişimlerinden bahseden Plath, deyim yerindeyse bu deneyimlerle övünür: Yine yaptım/On yılda bir beceririm bunu ben. Üçüncü on yılda ise bu yaptığı şeyi becermekle kalmayacak, başaracaktır da. Şaire bir intihar girişiminden sonra hayatını kurtaran doktorları Nazilere benzetir ve onlarla dalga geçer: İşte böyle Herr doktor, Herr düşman/Beni siz yarattınız/Ben sizin kıymetli eşyanız/Eriyip çığlığa dönüşen... Bazen de intihar bir kaçış yoludur. Başarısızlığa yahut kendinden daha iyi olan birine karşı tahammülsüz olan kadın şair, bir şiirinin başarısız bulunup elenmesinden sonra, yaşadığı bu düş kırıklığını intihar ederek aşmayı denemiştir. Plath'in eserlerinde genelde yaşadığı çıkmazların betimlemeleri vardır. Ölmek istemiyorum diyen şairenin , sürekli ölmek için çabalaması ölüm imajını iki farklı anlama oturtmasından kaynaklanmaktadır. Ölmek istemez, çünkü ölmek unutulmak demektir. Ölmek ister, çünkü ölerek yaşamak daha albenilidir. Sylvia Plath'in intihara bu denli yakın durması ve bütün bir hayatı ele alınınca oldukça dramatik bir anlam ifade etmesi, Sylvia Plath Etkisi adı altında bir kavramı ortaya çıkarmıştır. (Hüseyin Cahid Doğan/Plath Şiirinde Eril Etki)Buradan şair-intihar ilişkisine uğrayalım son olarak. "(İntihar eden şairlerden bazıları); Sergey Yesenin, Mayakovski, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Özge Dirik, Sosyal Ekinci, İmam Aygün, Kenan Özcan, Kaan İnce ve diğerleri. Bir söyleşide, Zafer Ekin Karabay adlı bir şairin, 2002 yılında 29 yaşında intihar ettiğini öğrendim. (Ondan çarpıcı 4 mısra): Oysa biz hep bir düş kazasında/Yitirdik arkadaşlarımızı/Karşıdan Karşıya geçerken/Eli bırakılan çocuklardık... Karabay intihar etmeden yazdığı son mektubunda şöyle diyor: 'Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama... yerleşik yabancıydım her yere... Nilgün Marmara'nın 29 yaşında, S. Plath'in şubat ayında intihar etmesi benim de 29. yaşımın şubat ayında intihar etmemi elbette gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim." (Adil okay/Düş Kazası ve Zafer Ekin Karabay) Tüm bunlardan bana kalan, Zafer Ekin adlı şairden ve de güzel şiirlerinden haberdar oluşum oldu sanırım.
Herşeyin ardından neler görüyorum? Buruk, canı yanmış, herşeyden önce kendi içinden çıkamamış bir kadın görüyorum. Yine aşk vs. vefa görüyorum, ama herşeyden önce büyük bir hınç görüyorum. Bu hınçla bu öfkeyle yaşanamazdı zaten ancak ölünebilirdi diyorum. Bir çıkmaza doğru giderken geri dönmek de vardı içinde. Tutunmayı istemek vardı belki. Kimbilir...
Plath'in çok hoşuma giden Boyunayım/I am Vertical şiiri ile niheyetlendireyim;
Boyunayım
Ama enine olmayı tercih ederdim
Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
Taşları ve o ana sevgisini emen
Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan
Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki
Sanki özenle boyanmış ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi
Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden
Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir
Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin
Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya
Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan
Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
Ben de onlar gibiyim aslında
Düşüncelerim bulanır sonra
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana
Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, göle aramızda
Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım
O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin

5 Comments:
At 12:25 PM ,
Anonymous said...
selam hafsa, eski bir dostun yazdıklarını okumak çok güzel... yine uzun uzun cümleler kurup, uzun uzun düşünmeme sevk ettin beni. ve özlediğimi farkettim çoğu şeyi.. Allah ellerini bırakmasın dostum..
At 12:00 PM ,
The Angry Turk said...
"...gole aramizda", "...gokle aramizda" olacak sanirim. "Then the sky and I are in open conversation" olmekten bahsediyor di mi, ama intihar degil, yine de melankolik cok.
At 12:03 PM ,
The Angry Turk said...
bi de "...kalkismanin anlamini bilir" ne demek, orijinalinde 'startling' diye geciyor ki, 'sasirtici', 'urkutucu' demek.
At 2:26 AM ,
Hafsa said...
Evet o aksaklığı sonradan fark ettim yani dediğin gbi "gokle aramızda" olacak ama yazım hatalarını, çok ciddi olmadığı müddetçe değiştirmiyorum. Anın getirdiğidir diyorum :) Diğerine gelince... Şiirin çevirisini ben yapmadığım için bir şey diyemeyeceğim ama ben kalkışmaktan,kulağa ğek bir güzel bir kelime gelmese de, şunu anlamıştım; çiçeğe durmak diye bir tabir vardır yani ayaklanır,hareketlenir gibi. Ki metne de daha uygundur diye düşünüyorum.
At 12:56 PM ,
Anonymous said...
Dikey Dururum
Fakat yatay durmayı yeğlerdim.
Mineralleri ve anne sevgisini soğurarak
Her Mart pırıl pırıl yaprak açacak
Bir ağaç değilim ben; toprakta değil köklerim.
Payıma düşen Ah’ları cezbeden
Ve yakında yapraksız kalacağını bilmeyen
İhtişamla resmedilmiş bahçe tarhının güzelliği de değilim.
Ölümsüzdür bir ağaç, kıyaslandığında benimle
Ve bir çiçek başı daha bir irkiltir, uzun olmasa bile,
Birinin uzun ömrünü, diğerinin cüretini isterim.
Bu gece, yıldızların miniminnacık ışıkları altında,
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını yaymakta.
Farkına varmaz hiçbiri, yürürüm aralarında.
Uyurken en mükemmel şekilde onlara
Benzemek zorundayım diye düşünürüm ara sıra –
Düşünceler bulanmakta.
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
Sonra gökle ben konuşuruz açıkca,
Ve faydalı olacağım ben en son kez yattığımda:
O vakit dokunur bana ağaçlar ilk kez, ve çiçekler zaman ayırır bana.
Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home