Bugün, buraya geldiğimden beri ilk defa büyük bir kitapçıya girip uzun uzun dolaştım. Tahmin edilebileceği üzre kitapların çoğunluğu İsveççe. Az bir kısım da İngilizce var. Bu arada, Orhan Pamuk'un hemen her kitabı İsveççe'ye çevrilmiş durumda. Fakat genel olarak gördüğüm şu ki özellikle İstanbul'daki büyük kitapçılarımız hatta bazı ufakları ile bile kıyas mukabil değil. Kitap çeşitleri cep romanı, polisiye, bilim-kurgu gibi kitap türlerinden müteşekkil çoğunlukla. Bilmiyorum, belki de bir çeviri eksikliği söz konusu. Halbuki İstanbul'daki kitapçıları dolaşırken bazen 2-3 saatimi geçirdiğimi hatırlıyorum. Tarih, sosyoloji, siyaset, iktisat vs. her türlü alandan ve dünyanın hemen her tarafından kitap çevirileri bulabilmek mümkün çünkü. Ama hemen eklemeliyim ki bu yetersizlik şehir ve üniversite kütüphaneleri tarafından fazla fazla gideriliyor. Yani bizim aksaklık duyduğumuz hususta.
..............................................................
Hayal edebiliyor olmak ne hoş şey! Değer verdiğim zatlardan biri şu mealde şeyler demişti bir sohbet sırasında; bulunduğu konumdan memnun olmayan ve de sınırları zorlayan tek varlık insan... Sınırları hep iyiye hep daha yükseğe doğru zorlama kapasitesi ile donanan insanoğluna içecek, giyecek, çeşitli markalar ile sınırı aşabileceğini söylemek ne garip şey ve de onu ne denli dar bir kalıba sokmak... Doğru, hayaller bile tektipleşmeye (globalleşmeye?) başladı; iyi maaşlı bir iş, bir ev, bir araba vs. vs. Sonrası? Sonrası yok. Bu bir tür 'hayal tektipleştiriciliği ve de sönükleştiriciliği' gibi bir durum iken bir de içerisinde bulunulan durumlar hasebiyle hayal etmekte çekilen zorluklar var sanırım. İç sıkıntısı ile bir adım sonrasını dahi düşünememe ya da dıştan gelen zorluklar ve de umudun biteyazışı ile hayallerin silikleşmesi... Bunlardan bir tanesi yoğun yoğun üzerime çökmüş iken yeniden hayal(ler) kurabilmek çok çok hoş şey! Tarihi bir mekana açılan eski ve ufak bir evin pencere kenarlarına çiçekler dizişimi hayal ediyorum. (Bu hayalimi anlattığım bir arkadaş ne dese beğenirsiniz; "ya sen ne munis bir insan oldun böyle? Çiçekler falan..." Aşk olsun arkadaşlar yani ben hep munis bir insan değil miydim -diyesim geliyor da kendimi bile inandıramıyorum- :) Sebebini bilmiyorum ama kutu gibi ufak odalar ve evler daha çekici glemiştir bana. İşte öyle bir evin içinde kitaplarımın da hepsi yanımda, sükunetli müzikler dinlediğimi ve sevdiğim işlerle meşgul olduğumu, hepsinden önemlisi huzurlu olduğumu hayal ediyorum. Belki tüm bunlar sebebiyle çok severim Nazım Hikmet'in şu dizelerini:
O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi
Kadının hayali minnacık bir evdi
Bahçesinde ebruliii
Hanımeli
Açan bir ev...
...........................................................
Ne zamandır bahsedeceğim bahsedeceğim diyorum, bugüne nasipmiş! Yaptığı müzikten mutmain olduğum insanlardan biridir Gökhan Kırdar. Ondan bahsedeceğim bugün. Onu farklı kılan özelliklerden birisi, müziklerinin albümler ile sınırlı kalmayışı... Gece Melek ve Bizim Çocuklar, Namaste, Fırsat ve Banyo, sanatçı tarafından hazırlanan şarkıların yer aldığı film örnekleri iken Kurtlar Vadisi, Haziran Gecesi, Yabancı Damat, Sağır Oda ise onun müziklerini içeren dizi filmler... Belgesellerde de onun müziklerinden izler var; Tekfur Sarayı ve İstanbul ile Aliya adlı belgesellerdeki gibi. Türk müziğine, özellikle eski dönemlere ait, has çalgıların elektronik müzik ile harmanlanmasından oluşuyor genelde çalışmaları... Özellikle de Tüür_Yağmur Duası adlı albümü... Diğer albümleri ise şöyle; Serseri Mayın, Tutunamadım, Trip, Ethnotronix... Loopus adlı bir de müzik şirketi olan sanatçının buraya eklemek istediğim şarkıları ise şunlar: Üstüme Basıp Geçme ve Yağmur -acaip bir şarkı bu ya! Hem bir sıkıntı geliyor dinlerken hem de çok hoş geliyor-. Her ne kadar Yerine Sevemem adlı şarkısı onun en çok dinlenen şarkısı olsa da o şarkıya karşı bir antipatim var nedense... Ama yine de güzel bir şarkı olduğunu inkar edemem :)
............................................................
Küçük Prens'ten: "Ne tuhaf bir gezegen!" diye düşündü küçük prens. "Kupkuru ve sipsivri; ürkütücü ve sert. İnsanlarında da hayal gücü yok. Ne söylerseniz aynısını yineliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı. Önce o söze başlardı..."
Küçük Prens'ten: "Ne tuhaf bir gezegen!" diye düşündü küçük prens. "Kupkuru ve sipsivri; ürkütücü ve sert. İnsanlarında da hayal gücü yok. Ne söylerseniz aynısını yineliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı. Önce o söze başlardı..."

0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home