Özellikle Paris'te gördüğüm baharın her türlü rengini görünce canım çekmiş, Linköping'e hala bahar gelmedi diye hayıflanmıştım da yavaş yavaş buralara da uğruyor sanırım bahar. Ağaçlar yeşillenmeye başladı sonunda. Evet, buralardan kısaca geçtiğim haberlerin ardından Kaldığım yerden gezi izlenimlerime devam edeyim.
Brüksel Günlüğü
AB'nin en görünür etkilerinden biri belki de sınırlar arasındaki serbest geliş gidişler. İşte bu nimetten yararlanıp 4 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Paris'ten Brüksel'e geçtik. Bu otobüs yolculuğu ile ilgili de bir-iki kelam edeyim. Otobüse binmeden arkadaşların yemek ve yiyecek stoğu yaptığını görünce şaşırdım çünkü özellikle Nilüfer gediklisi bir Türk evladı olarak otobüste beleş yiyip içmek gayet doğal bir olay idi benim için. Özellikle Nilüfer dedim çünkü, yanlış anlaşılmasın herhangi bir komisyon alma-verme ilişkisi söz konusu değildir aramızda ama ileride neden olmasın diye de düşündüm şimdi, neyse, yazın uzun yolculuğa 3 sefer servis yaptıkları bir yana beleş dondurma bile yiyebiliyorsunuz. Efendime söyliyim; beleş kahvaltı, beleş çorba... Ben bunları söyleyince güldüler tabi bana çünkü beleşe su bile yoktu otobüste yine. Ne yapalım, alışacağım inş. bunlara! Gecenin ilerleyen saatlerinde Brüksel'e vardık ve izlenim çok olumsuz idi benim için. Daha sonra şehrin her yerinde göreceğim grafiti yazılarla bezenen eski ve bakımsız binalar, tekinsiz izlenimi veren sokaklar ki daha sonra bu izlenimimde de yanılmadığımı anladım çünkü otobüsten inerken çantalarımıza sahip olmamız çünkü bölgede sık sık hırsızlık olduğu yönünde anons yapıldı şoför tarafından. Üstüne üstlük bir de kalacağımız yer hakkında tek bildiğimiz yakın bir yerlerde olduğu olunca orayı bulmak için uğraştık bir süre. Ve de bu süreç zarfında burada dile getirmek istemediğim ama beni dehşeti düşüren şeyler gördük. Kısaca mezbelelik mekanlar diyeyim. Oteli görünce ne kadar sevindiğimi anlatamam tabi şu halde. Yeri kötü olsa da otelin kendisi oldukça rahat ve iyi idi.
Fotoğraf1: Kaldığımız odanın balkonundan çektiğim bir kare/Brüksel
Ertesi gün ise erkenden, orada bulunma amacımız olan AB kurumlarını gezme serüvenimize başladık. Belki 20 kişiden fazla olan sınıf grubu ile yollarda yürüyüp kurumları bulmaya çalışan halimiz görülmeye değerdi. İşin ilginç bir yanı da, organizasyonlar ilgili arkadaşların her güne sorumlu bir kişi atamalarına rağmen günün sorumlusu olan kişiyi her seferinde yolda kaybetmemiz tam komedi idi :) Yani belki biz yanlış anlamıştık; sorumlu demek kaybolan demekti! Özellikle iş saatlerinde hınca hınç dolu metrolar, söyleyebilirim ki İstanbul ile yarışabilir hatta daha bile kötü göründü gözüme, uyumsuz bir kalabalık, farklı diller farklı farklı yüzler... 4 gün içerisinde günün yarısı kadar kısımda kurumları gezdik ki bunlar topluca; Komisyon, Konsül, Parlamento, Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgesel Komite, NATO ve Tüsiad idi. Benim için ve çoğunluk açısından da sıkıcı geçen bu ziyaretlerden bir şeyler aktarmak istemiyorum. Zaten verdikleri genel bilgileri her isteyen web sitelerinden ulaşabilir sanırım ki. Tabi bazı ilgi çekici olanları da vardı ama baya az idi bunlar. Özellikle kurumların olduğu bölge küçük bir ABD gibi. Ağaç yok, koca koca binalar ve iş elbiseli oradan oraya koşuşan önemli! insanlar... Evet, bu son kısmı vurgulamalayım ki çoğuna göre yaptıkları iş çok önemli idi. Onlar anlattılar, beri tarafta alınan maaşlar ve yaşam standardı açısından gözleri kamaştı öğrencilerin. Strasburg'da, Brüksel'de ayrı evler, özel koruma, özel şoförlü makam arabaları... Onlar büyüdükçe ben küçülmek istedim sanırım. Şöyle ıssız bir orman kenarına yerleşesim geldi yine. Tüm bunlardan uzakta ve esas yapılması grekenleri yapıp düşünülmesi hissedilmesi gerekenleri yapabileceğim bir yere. Eee diyesim geldi sonra??? İşte dışarıda taşa ince ince oyulup yapılmış göz kamaştırıcı binalar, ve onlar duruyorken onları yapanlar yok ortada. Binalardan, sokaklardan, elbiselerimizden daha az yaşayabilen yapımızla biz! Neyse, böyle işte.
Brüksel Günlüğü
AB'nin en görünür etkilerinden biri belki de sınırlar arasındaki serbest geliş gidişler. İşte bu nimetten yararlanıp 4 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Paris'ten Brüksel'e geçtik. Bu otobüs yolculuğu ile ilgili de bir-iki kelam edeyim. Otobüse binmeden arkadaşların yemek ve yiyecek stoğu yaptığını görünce şaşırdım çünkü özellikle Nilüfer gediklisi bir Türk evladı olarak otobüste beleş yiyip içmek gayet doğal bir olay idi benim için. Özellikle Nilüfer dedim çünkü, yanlış anlaşılmasın herhangi bir komisyon alma-verme ilişkisi söz konusu değildir aramızda ama ileride neden olmasın diye de düşündüm şimdi, neyse, yazın uzun yolculuğa 3 sefer servis yaptıkları bir yana beleş dondurma bile yiyebiliyorsunuz. Efendime söyliyim; beleş kahvaltı, beleş çorba... Ben bunları söyleyince güldüler tabi bana çünkü beleşe su bile yoktu otobüste yine. Ne yapalım, alışacağım inş. bunlara! Gecenin ilerleyen saatlerinde Brüksel'e vardık ve izlenim çok olumsuz idi benim için. Daha sonra şehrin her yerinde göreceğim grafiti yazılarla bezenen eski ve bakımsız binalar, tekinsiz izlenimi veren sokaklar ki daha sonra bu izlenimimde de yanılmadığımı anladım çünkü otobüsten inerken çantalarımıza sahip olmamız çünkü bölgede sık sık hırsızlık olduğu yönünde anons yapıldı şoför tarafından. Üstüne üstlük bir de kalacağımız yer hakkında tek bildiğimiz yakın bir yerlerde olduğu olunca orayı bulmak için uğraştık bir süre. Ve de bu süreç zarfında burada dile getirmek istemediğim ama beni dehşeti düşüren şeyler gördük. Kısaca mezbelelik mekanlar diyeyim. Oteli görünce ne kadar sevindiğimi anlatamam tabi şu halde. Yeri kötü olsa da otelin kendisi oldukça rahat ve iyi idi.
Ertesi gün ise erkenden, orada bulunma amacımız olan AB kurumlarını gezme serüvenimize başladık. Belki 20 kişiden fazla olan sınıf grubu ile yollarda yürüyüp kurumları bulmaya çalışan halimiz görülmeye değerdi. İşin ilginç bir yanı da, organizasyonlar ilgili arkadaşların her güne sorumlu bir kişi atamalarına rağmen günün sorumlusu olan kişiyi her seferinde yolda kaybetmemiz tam komedi idi :) Yani belki biz yanlış anlamıştık; sorumlu demek kaybolan demekti! Özellikle iş saatlerinde hınca hınç dolu metrolar, söyleyebilirim ki İstanbul ile yarışabilir hatta daha bile kötü göründü gözüme, uyumsuz bir kalabalık, farklı diller farklı farklı yüzler... 4 gün içerisinde günün yarısı kadar kısımda kurumları gezdik ki bunlar topluca; Komisyon, Konsül, Parlamento, Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgesel Komite, NATO ve Tüsiad idi. Benim için ve çoğunluk açısından da sıkıcı geçen bu ziyaretlerden bir şeyler aktarmak istemiyorum. Zaten verdikleri genel bilgileri her isteyen web sitelerinden ulaşabilir sanırım ki. Tabi bazı ilgi çekici olanları da vardı ama baya az idi bunlar. Özellikle kurumların olduğu bölge küçük bir ABD gibi. Ağaç yok, koca koca binalar ve iş elbiseli oradan oraya koşuşan önemli! insanlar... Evet, bu son kısmı vurgulamalayım ki çoğuna göre yaptıkları iş çok önemli idi. Onlar anlattılar, beri tarafta alınan maaşlar ve yaşam standardı açısından gözleri kamaştı öğrencilerin. Strasburg'da, Brüksel'de ayrı evler, özel koruma, özel şoförlü makam arabaları... Onlar büyüdükçe ben küçülmek istedim sanırım. Şöyle ıssız bir orman kenarına yerleşesim geldi yine. Tüm bunlardan uzakta ve esas yapılması grekenleri yapıp düşünülmesi hissedilmesi gerekenleri yapabileceğim bir yere. Eee diyesim geldi sonra??? İşte dışarıda taşa ince ince oyulup yapılmış göz kamaştırıcı binalar, ve onlar duruyorken onları yapanlar yok ortada. Binalardan, sokaklardan, elbiselerimizden daha az yaşayabilen yapımızla biz! Neyse, böyle işte.
İronik bir durum ise yurdumun sınırları içerisinde başörtülü olarak bazen dikiş-nakış kursuna dahi kabul edilmeme durumu hasıl olmasına karşın AB kurumlarına ve hatta NATO'ya bile rahatça girebildim. Benden sonra laikliğe bir halel gelmiş midir bilmiyorum artık ama ben ordayken bir sorun yok gibiydi :) Günün geri kalan kısımları ise gruplara dağılıp canımız istediğince dolaşmak ile geçti. Özellikle de şehir merkezinde görülmeye değer mekanlara denk gelmek mümkün ki bolca da turist vardı o bölgede zaten. Fakat işte en olmayacak yerlerde dahi gördüğüm o grafiti denilen meret yok mu tüylerimi diken diken etti her yerde. Resmen şehrin içine etmişler -kusura bakmayın, biraz amiyane oldu ama...-! Aşağıda bir örneği görülebilir, ibret olsun diye çektim bunu.
Şehir, Paris'teki gibi her adım başı korunmuş tarihi binalardan müteşekkil değil ve de bazı önemli addedilen yerler/şeyler belli ki gidip hepsini ayrı ayrı görebiliyorsunuz. Günler fazla olunca, her ne kadar bende yürümek için takat kalmasa da, baya bir yer dolaştık diyebilirim. Bu meşhur denilecek şeylerden biri, bir oğlancağızın heykeli. Oğlancağızın özelliği ise bir yangını kendi çapınca, heykelden daha iyi anlarsınız sanırım, söndürmeye çalışması :)
Bir diğer gezilesi bölge ise Atomium'un da içerisinde yer aldığı bölge. Tıpkı Paris'teki Eyfel kulesi gibi uluslararası sergi için geçici olarak yapılan bu ilginç yapı şimdilerde önemli bir turistik merkez olmuş durumda. Buna bağlantılı olarak söyleyebilirim ki bize has sanıyordum ama tarihi mekanların gelir kapısı olma durumu meğer genelmiş. Hatta talep edilen ücretleri Türkiye ile karşılaştırınca biz daha bile insaflıyız diyebilirim yani.
Fotoda bir kısmı gönünen bu atom parçacıklarının içerisine bir aşağı bir yukarı gezip Brüksel'i tepeden görebiliyorsunuz. Tabi içerisi biraz sıcak ama... Şehirde daha çok kiliseleri gezdik diyebilirim. İsimlerini hatırlamasam da bazıları gerçekten çok etkileyici idi. Fotoğrafları var iyi ki.
Fotoğraf6: Oldukça eski bir kilisenin içinden çektiğim bir kare/Brüksel
Şehirde dolaşırken çektiğim karelerden biri olan aşağıdaki fotoğraf, en beğendiklerimden... İstiklal Caddesi'ndeki Çiçek Pasajı'nı anımsattı bana. Tabi bir boy büyüğü...
Fotoğraf7: Şehrin içindeki bir pasajdan/Brüksel
Don Kişot-Sanço Panza heykeli, güneş ışığı ile aydınlanan caddeler, tarihi binalar, çikolata dükkanları vs. hepsi bir yana da Brüksel'de çektiklerimden beni en çok etkileyen fotoğrafı ise sona sakladım.
Fotoğraf8: Sabah trafiğinde bir baba ve oğlu/Brüksel
Biz sabah trafiğinde harıl harıl kurumlardan birine gitmeye çalışırken metronun camından bu adamcağızı ve eşarba bağlayıp boynuna astığı uyuyan oğlunu görünce fotoğraflamak geçti içimden. Eee, erkek adamların! ayıptır diye dış mekanlarda evlatlarını kucağına almadığı bir zaman ve zemin de dünyaya gelince bunlar daha bir önemli oluyor gözümde sanırım. Şimdi bütün bunlardan sonra denilebilir ki sen yanlı davranıp şehri beğenmedin diye hiç güzelliklerinden bahsetmedin hatta güzel bir foto bile koymadın! Kabul ediyorum ama söylemeliyim ekonomistlerin sevdiği işlerdendir; aynı verilerle bir sürü farklı görüntü çizebilmek... Mesela onca şey okumuşumdur bambaşka kişilerden Türkiye'nin Gümrük Birliğine girişi, rakamlarla en azından, iyi mi oldu kötü mü diye ama ilginçtir bizzat aynı rakamlarla apayrı sonuçlara ulaşıldığından hala bir fikrim yok denebilir. Yani o yüzden böyle bir itirazı kabul edebilirim ama ben az bile anlattığım kanısındayım olumsuzlukları. Mesela, kaldığımız bölge nerdeyse tamamen Türk bölgesi idi ve de yaşantılarını tabi ki inceleme şansım olmasa da görüntü hoşuma gitmedi. Bu mu? Bunun için mi gelindi buralara diye düşünmedim değil yani. Sokak araları bangır bangır İbo dinlendiğine, benim de duyduğuma, hala inanamıyorum. Ya da yağız! Türk delikanlılarının hararetli hararetli karı-kız muhabbeti eşliğinde sokak temaşalarını... Bana kalan, Türk yemekleri ve de tercümanlık şansı, o kadar! Zaten sonuçta karar verdik ki İngilizcenin yaygın kullanılmadığı bu şehirde Türkçe bilmek çok daha büyük bir nimet! Sonuç olarak, İsveç'i özlemiş bir halde yorgun argın eve dönüş yoluna koyuldum. Linköping'de, 213'te, 'Nesta Gamla Linköping/Bir sonraki durak eski Linköping bölgesi' anonsunu duyduğuma bu kadar sevineceğimi tahmin edemezdim :)
Don Kişot-Sanço Panza heykeli, güneş ışığı ile aydınlanan caddeler, tarihi binalar, çikolata dükkanları vs. hepsi bir yana da Brüksel'de çektiklerimden beni en çok etkileyen fotoğrafı ise sona sakladım.
Biz sabah trafiğinde harıl harıl kurumlardan birine gitmeye çalışırken metronun camından bu adamcağızı ve eşarba bağlayıp boynuna astığı uyuyan oğlunu görünce fotoğraflamak geçti içimden. Eee, erkek adamların! ayıptır diye dış mekanlarda evlatlarını kucağına almadığı bir zaman ve zemin de dünyaya gelince bunlar daha bir önemli oluyor gözümde sanırım. Şimdi bütün bunlardan sonra denilebilir ki sen yanlı davranıp şehri beğenmedin diye hiç güzelliklerinden bahsetmedin hatta güzel bir foto bile koymadın! Kabul ediyorum ama söylemeliyim ekonomistlerin sevdiği işlerdendir; aynı verilerle bir sürü farklı görüntü çizebilmek... Mesela onca şey okumuşumdur bambaşka kişilerden Türkiye'nin Gümrük Birliğine girişi, rakamlarla en azından, iyi mi oldu kötü mü diye ama ilginçtir bizzat aynı rakamlarla apayrı sonuçlara ulaşıldığından hala bir fikrim yok denebilir. Yani o yüzden böyle bir itirazı kabul edebilirim ama ben az bile anlattığım kanısındayım olumsuzlukları. Mesela, kaldığımız bölge nerdeyse tamamen Türk bölgesi idi ve de yaşantılarını tabi ki inceleme şansım olmasa da görüntü hoşuma gitmedi. Bu mu? Bunun için mi gelindi buralara diye düşünmedim değil yani. Sokak araları bangır bangır İbo dinlendiğine, benim de duyduğuma, hala inanamıyorum. Ya da yağız! Türk delikanlılarının hararetli hararetli karı-kız muhabbeti eşliğinde sokak temaşalarını... Bana kalan, Türk yemekleri ve de tercümanlık şansı, o kadar! Zaten sonuçta karar verdik ki İngilizcenin yaygın kullanılmadığı bu şehirde Türkçe bilmek çok daha büyük bir nimet! Sonuç olarak, İsveç'i özlemiş bir halde yorgun argın eve dönüş yoluna koyuldum. Linköping'de, 213'te, 'Nesta Gamla Linköping/Bir sonraki durak eski Linköping bölgesi' anonsunu duyduğuma bu kadar sevineceğimi tahmin edemezdim :)



