Views From Linköping

Friday, April 27, 2007

Özellikle Paris'te gördüğüm baharın her türlü rengini görünce canım çekmiş, Linköping'e hala bahar gelmedi diye hayıflanmıştım da yavaş yavaş buralara da uğruyor sanırım bahar. Ağaçlar yeşillenmeye başladı sonunda. Evet, buralardan kısaca geçtiğim haberlerin ardından Kaldığım yerden gezi izlenimlerime devam edeyim.

Brüksel Günlüğü
AB'nin en görünür etkilerinden biri belki de sınırlar arasındaki serbest geliş gidişler. İşte bu nimetten yararlanıp 4 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Paris'ten Brüksel'e geçtik. Bu otobüs yolculuğu ile ilgili de bir-iki kelam edeyim. Otobüse binmeden arkadaşların yemek ve yiyecek stoğu yaptığını görünce şaşırdım çünkü özellikle Nilüfer gediklisi bir Türk evladı olarak otobüste beleş yiyip içmek gayet doğal bir olay idi benim için. Özellikle Nilüfer dedim çünkü, yanlış anlaşılmasın herhangi bir komisyon alma-verme ilişkisi söz konusu değildir aramızda ama ileride neden olmasın diye de düşündüm şimdi, neyse, yazın uzun yolculuğa 3 sefer servis yaptıkları bir yana beleş dondurma bile yiyebiliyorsunuz. Efendime söyliyim; beleş kahvaltı, beleş çorba... Ben bunları söyleyince güldüler tabi bana çünkü beleşe su bile yoktu otobüste yine. Ne yapalım, alışacağım inş. bunlara! Gecenin ilerleyen saatlerinde Brüksel'e vardık ve izlenim çok olumsuz idi benim için. Daha sonra şehrin her yerinde göreceğim grafiti yazılarla bezenen eski ve bakımsız binalar, tekinsiz izlenimi veren sokaklar ki daha sonra bu izlenimimde de yanılmadığımı anladım çünkü otobüsten inerken çantalarımıza sahip olmamız çünkü bölgede sık sık hırsızlık olduğu yönünde anons yapıldı şoför tarafından. Üstüne üstlük bir de kalacağımız yer hakkında tek bildiğimiz yakın bir yerlerde olduğu olunca orayı bulmak için uğraştık bir süre. Ve de bu süreç zarfında burada dile getirmek istemediğim ama beni dehşeti düşüren şeyler gördük. Kısaca mezbelelik mekanlar diyeyim. Oteli görünce ne kadar sevindiğimi anlatamam tabi şu halde. Yeri kötü olsa da otelin kendisi oldukça rahat ve iyi idi. Fotoğraf1: Kaldığımız odanın balkonundan çektiğim bir kare/Brüksel
Ertesi gün ise erkenden, orada bulunma amacımız olan AB kurumlarını gezme serüvenimize başladık. Belki 20 kişiden fazla olan sınıf grubu ile yollarda yürüyüp kurumları bulmaya çalışan halimiz görülmeye değerdi. İşin ilginç bir yanı da, organizasyonlar ilgili arkadaşların her güne sorumlu bir kişi atamalarına rağmen günün sorumlusu olan kişiyi her seferinde yolda kaybetmemiz tam komedi idi :) Yani belki biz yanlış anlamıştık; sorumlu demek kaybolan demekti! Özellikle iş saatlerinde hınca hınç dolu metrolar, söyleyebilirim ki İstanbul ile yarışabilir hatta daha bile kötü göründü gözüme, uyumsuz bir kalabalık, farklı diller farklı farklı yüzler... 4 gün içerisinde günün yarısı kadar kısımda kurumları gezdik ki bunlar topluca; Komisyon, Konsül, Parlamento, Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgesel Komite, NATO ve Tüsiad idi. Benim için ve çoğunluk açısından da sıkıcı geçen bu ziyaretlerden bir şeyler aktarmak istemiyorum. Zaten verdikleri genel bilgileri her isteyen web sitelerinden ulaşabilir sanırım ki. Tabi bazı ilgi çekici olanları da vardı ama baya az idi bunlar. Özellikle kurumların olduğu bölge küçük bir ABD gibi. Ağaç yok, koca koca binalar ve iş elbiseli oradan oraya koşuşan önemli! insanlar... Evet, bu son kısmı vurgulamalayım ki çoğuna göre yaptıkları iş çok önemli idi. Onlar anlattılar, beri tarafta alınan maaşlar ve yaşam standardı açısından gözleri kamaştı öğrencilerin. Strasburg'da, Brüksel'de ayrı evler, özel koruma, özel şoförlü makam arabaları... Onlar büyüdükçe ben küçülmek istedim sanırım. Şöyle ıssız bir orman kenarına yerleşesim geldi yine. Tüm bunlardan uzakta ve esas yapılması grekenleri yapıp düşünülmesi hissedilmesi gerekenleri yapabileceğim bir yere. Eee diyesim geldi sonra??? İşte dışarıda taşa ince ince oyulup yapılmış göz kamaştırıcı binalar, ve onlar duruyorken onları yapanlar yok ortada. Binalardan, sokaklardan, elbiselerimizden daha az yaşayabilen yapımızla biz! Neyse, böyle işte.
Fotoğraf2: AB Parlamentosundan bir görüntü/Brüksel
İronik bir durum ise yurdumun sınırları içerisinde başörtülü olarak bazen dikiş-nakış kursuna dahi kabul edilmeme durumu hasıl olmasına karşın AB kurumlarına ve hatta NATO'ya bile rahatça girebildim. Benden sonra laikliğe bir halel gelmiş midir bilmiyorum artık ama ben ordayken bir sorun yok gibiydi :) Günün geri kalan kısımları ise gruplara dağılıp canımız istediğince dolaşmak ile geçti. Özellikle de şehir merkezinde görülmeye değer mekanlara denk gelmek mümkün ki bolca da turist vardı o bölgede zaten. Fakat işte en olmayacak yerlerde dahi gördüğüm o grafiti denilen meret yok mu tüylerimi diken diken etti her yerde. Resmen şehrin içine etmişler -kusura bakmayın, biraz amiyane oldu ama...-! Aşağıda bir örneği görülebilir, ibret olsun diye çektim bunu.Fotoğraf3: İçine edilen bir kapı/Brüksel
Şehir, Paris'teki gibi her adım başı korunmuş tarihi binalardan müteşekkil değil ve de bazı önemli addedilen yerler/şeyler belli ki gidip hepsini ayrı ayrı görebiliyorsunuz. Günler fazla olunca, her ne kadar bende yürümek için takat kalmasa da, baya bir yer dolaştık diyebilirim. Bu meşhur denilecek şeylerden biri, bir oğlancağızın heykeli. Oğlancağızın özelliği ise bir yangını kendi çapınca, heykelden daha iyi anlarsınız sanırım, söndürmeye çalışması :)
Fotoğraf4: Oğlancağız heykeli/Brüksel
Bir diğer gezilesi bölge ise Atomium'un da içerisinde yer aldığı bölge. Tıpkı Paris'teki Eyfel kulesi gibi uluslararası sergi için geçici olarak yapılan bu ilginç yapı şimdilerde önemli bir turistik merkez olmuş durumda. Buna bağlantılı olarak söyleyebilirim ki bize has sanıyordum ama tarihi mekanların gelir kapısı olma durumu meğer genelmiş. Hatta talep edilen ücretleri Türkiye ile karşılaştırınca biz daha bile insaflıyız diyebilirim yani.
Fotoğraf5: Atomium/Brüksel
Fotoda bir kısmı gönünen bu atom parçacıklarının içerisine bir aşağı bir yukarı gezip Brüksel'i tepeden görebiliyorsunuz. Tabi içerisi biraz sıcak ama... Şehirde daha çok kiliseleri gezdik diyebilirim. İsimlerini hatırlamasam da bazıları gerçekten çok etkileyici idi. Fotoğrafları var iyi ki.Fotoğraf6: Oldukça eski bir kilisenin içinden çektiğim bir kare/Brüksel
Şehirde dolaşırken çektiğim karelerden biri olan aşağıdaki fotoğraf, en beğendiklerimden... İstiklal Caddesi'ndeki Çiçek Pasajı'nı anımsattı bana. Tabi bir boy büyüğü...Fotoğraf7: Şehrin içindeki bir pasajdan/Brüksel
Don Kişot-Sanço Panza heykeli, güneş ışığı ile aydınlanan caddeler, tarihi binalar, çikolata dükkanları vs. hepsi bir yana da Brüksel'de çektiklerimden beni en çok etkileyen fotoğrafı ise sona sakladım.Fotoğraf8: Sabah trafiğinde bir baba ve oğlu/Brüksel
Biz sabah trafiğinde harıl harıl kurumlardan birine gitmeye çalışırken metronun camından bu adamcağızı ve eşarba bağlayıp boynuna astığı uyuyan oğlunu görünce fotoğraflamak geçti içimden. Eee, erkek adamların! ayıptır diye dış mekanlarda evlatlarını kucağına almadığı bir zaman ve zemin de dünyaya gelince bunlar daha bir önemli oluyor gözümde sanırım. Şimdi bütün bunlardan sonra denilebilir ki sen yanlı davranıp şehri beğenmedin diye hiç güzelliklerinden bahsetmedin hatta güzel bir foto bile koymadın! Kabul ediyorum ama söylemeliyim ekonomistlerin sevdiği işlerdendir; aynı verilerle bir sürü farklı görüntü çizebilmek... Mesela onca şey okumuşumdur bambaşka kişilerden Türkiye'nin Gümrük Birliğine girişi, rakamlarla en azından, iyi mi oldu kötü mü diye ama ilginçtir bizzat aynı rakamlarla apayrı sonuçlara ulaşıldığından hala bir fikrim yok denebilir. Yani o yüzden böyle bir itirazı kabul edebilirim ama ben az bile anlattığım kanısındayım olumsuzlukları. Mesela, kaldığımız bölge nerdeyse tamamen Türk bölgesi idi ve de yaşantılarını tabi ki inceleme şansım olmasa da görüntü hoşuma gitmedi. Bu mu? Bunun için mi gelindi buralara diye düşünmedim değil yani. Sokak araları bangır bangır İbo dinlendiğine, benim de duyduğuma, hala inanamıyorum. Ya da yağız! Türk delikanlılarının hararetli hararetli karı-kız muhabbeti eşliğinde sokak temaşalarını... Bana kalan, Türk yemekleri ve de tercümanlık şansı, o kadar! Zaten sonuçta karar verdik ki İngilizcenin yaygın kullanılmadığı bu şehirde Türkçe bilmek çok daha büyük bir nimet! Sonuç olarak, İsveç'i özlemiş bir halde yorgun argın eve dönüş yoluna koyuldum. Linköping'de, 213'te, 'Nesta Gamla Linköping/Bir sonraki durak eski Linköping bölgesi' anonsunu duyduğuma bu kadar sevineceğimi tahmin edemezdim :)

Tuesday, April 24, 2007

Kısa sayılabilecek bir aranın ardından yine İsveç'te, Linköping'deyim. Bıraktığım yerden ders çalışmaya ve ödev yapmaya devam ediyorum :) Bu bir haftalık arada önce Paris'te sonra da Brüksel'de bulunmak nasip oldu. Fotoğraflarla beraber bu gezilerden bana kalanları aktarmak istiyorum.

Paris Günlüğü

Evet, önce Paris'le başlayayım... Fakat Paris'e gitmeden de anlatılacak şeyler geldi başımıza. İsveç'in Skavsta havalimanında check-in sırası tam bize gelmişken yangın alarmı verildi. Tabi doğal olarak kimse çıkmak istemedi çünkü yangın felan görmedik bir yerde. Fakat zorunlu olarak dışarı çıktık çıkmasına da kapıdan da pek uzaklaşamadık. Hani acil durum geçerse bir an önce koşmaya ve ön sıralarda yer almaya hazır olalım diye :) Tabi alemin tek açık gözü biz değiliz ya hemen herkes aynı taktiği uyguladı. Olsun, yine de başarıyla tamamladık bu yarış sürecini ve de yangın felan da görmedik. Kararımız o ki, biri tuvallette sigara içti, yangın var diye de bizi dışarı aldılar. Neyse... Tabi öğrenci milleti olarak ucuzundan ayarladığımız ve ilk defa bindiğim Rynair'e ait uçak da beni bir hayli şaşırttı. Sudan tut yeme içme parayla. Hiç bir şeyi bedava servis etmiyorlar. Hatta bir ara merak ettim, tuvalete de para istiyorlar mı acaba diye ama şükür o bedava! Üstüne üstlük bir de loto çekilişi bile yapıyorlar ayak üstü. Kapitalizmin suyunu (başka bi şi diycem de ayıp olacak ki zaten dün gece arkadaşlardan ihtar aldım ağzımın bozulduğu yönünde, o yüzden çenemi kapalı tutuyorum :) çıkardılar iyice. Marx amcamın kemikleri sızlıyor olsa gerek mezarında. Sorunsuz sayılabilecek bir yolculuğun ardından Paris'e indik. Kalacağımız hosteli önceden ayarladığımız için önce oraya gittik.
Fotoğraf1: A street from Latin Quarter/Paris
Hostel, güzel bir mekanda, Latin Quarter'da, idi. Bölgenin özelliği, dar ve uzun sokak aralarındaki kafeler, dinlenme mekanları ve tabi her adım başı görülebilecek tarihi binalar... Vakit kaybetmeden gezmeye başladık tabi de ilginç bir şeye daha rast geldim bölgede. Bol miktarda Türk-Yunan işletmeleri var. Birinde akşam yemeği yedik ki gruba tercümanlık yapma fırsatım oldu. Sen kalk Allah'ın Latin Quarter'ında Karadenizli amcamın lokantasında kebap ye, Türkçe konuş!

Fotoğraf2: A building from Latin Quarter (çevreki binalar hep buna benziyordu).
Ha bir de bu arada, arkadaşlar tarafından çevredeki binaları, parkları vs. fotoğraflamam sebebi ile insanlara karşı bir garezim olup olmadığı konusunda sorulara maruz kaldım :) Tabi ki bir garezim yok da böyle daha çok hoşuma gidiyor. Bize yol gösterebilecek tek şey olan haritamız eşliğinde yollara düştük sonra da. İki gün boyunca da bu minval üzre devam ettik. Otobüs, metro kullanma yerine tabanvay yaptık bol bol ki hayatımda bu kadar yürüdğümü hatırlamıyorum. Biz ordaykene Gaz de France maratonu vardı, oraya katılsak madalya kesindi yani :) Şehrin metro sistemi gayet gelişmiş, her yere gidilebiliyor aktarmalarla. Fakat bir sorun şu ki işaretleme çok kötü. Zaten İngilizce hak götüre de minnacık yazıları görünceye dek canımız çıktı. Bir defa da girişi bulamadığımızdan çıkış kısmından kaçak girip tekrar girişe kadar gidip biletleri aldıktan sonra kaçaklık halimize son verdik. Fransızlar hakkında yaygınca söylenen İngilizceye karşı oldukları hususuna gelince... Evet bazen zorluklarla karşılaştık bu hususta ama arkadaşlardan birinin az buçuk da olsa Fransızca bilmesi bizi biraz rahatlattı. Bir de genele vurmak zor tabi bu durumu. Daha biz sormadan elimizde haritayı görüp yardım etmek isteyenler de oldu. Harika bir havaya denk gelmişiz, baharın her türlü rengini giyinmişti şehir. Bazı yönlerden o kadar benzettim ki İstanbul'a. 24 saat hayat, hareket var. Hoş, hareketin hangi anlamda olduğu önemli buarada ama İsveç'in durgunluğundan sonra değişik geldi işte. Ve de kozmopolit bir yapıya sahip. Özellikle de zenci ve Asyalı nüfus bir hayli yoğunlukta. Hatta Brüksel'e geçmeden otobüsü beklediğimiz alan şehir dışında ve göçmenlerin yoğun yaşadığı bir bölge idi ki Paris'te Fransızlarla olduğunuza bin şahit lazım. Bölgeyi çok dolaşamadık ama şehir merkezinden farklı tabi. Hani şu, olayların çıktığı bölgeler... Şehre gelince... En çarpıcı özelliği, benim için tabi, iki dünya savaşına rağmen gıpta edilecek derecede korunan tarih hem de her adım başı. Yolculuğun başında imrenip bütün eski binaları fotoğraflamaya başlamıştım ki baktım altından kalkmak mümkün değil. Paris'in sokaklarında adım adım ilerleyen Before Sunset filminden bir kare geldi aklıma sonra. Fransız kadın, arkadaşına şöyle anlatıyordu: İkinci dünya savaşında askerlere, Notre Dame'ı bombalama emri veriliyor ama güzelliğine hayran kalınan bu binayı bombalamaya parmakları uzanmıyor askerlerin. Belki gerçek belki mit ama gerçekliğine inanasım geldi orada. Sonra, şehrin harika büyük büyük parkları var. İlginçtir ki mesaie tabiler yani sabah belli bir saatte açılıp akşam belli bir saatte kapanıyorlar.
Fotoğraf3: A scene from a park/Paris
Genel olarak böyle işte. Özelde gezdiğimiz yerlere gelince... Öncelikle Siena River... Şuna karar verdim ki Paris'te hiç bir yeri bilmiyorsanız bile bu nehri takip ederek bir çok yer gezebilirsiniz. Nehir oldukça uzun ve şehrin tam merkezinden geçiyor. Bizim boğaz kenarı çimenlik keyfi gibi millet akşam sefasına nehrin kıyına geliyor gördüğüm kadarı ile. Nehir boyunca botla turlamak da münkün. Biz buna vakit yetiştiremedik ama en azından yolculuk edenleri izlemiş bulunduk.
Fotoğraf4: Sunset on Siena/Paris
Ve tabi ki Notre Dame katedrali... Aklıma öncelikle Notre Dame müzikali geliyor ve de Quasimodo ve de Esmeralda ki umarım buna dair anatılanlar ve müzikalden bazı parçaları da koyacağım ilerleyen zamanlarda buraya. Biz orada iken ayin vardı, çok çok hoştu. Özellikle bazı kilise müzikleri oldukça hoşuma gider zaten, işte öyle bir tanesine denk geldik.
Fotoğraf5: Notre Dame/Paris
Fotoğraf6: From Notre Dame's door/Paris
Ve Eyfel kulesi... Gerek civardan hem gece hem gündüz gerekse de içerisinden hatta en üst yükseklikten Eyfel'le buluştuk. İçerisine girmek için yarım saatlik bir kuyruk macerası bana uzun gelse de bunun ortalama bekleme süresinin yanında hiçbir şey olmadığını öğrenince bir nebze rahatladım. Ülkeler arası 'exhibition' için geçici olarak yapılan ama sonra kalmasına izin verilen bu yapı şimdilerde Paris'in simgesi gibi adeta. Evet, mimari olarak bir demir-çelik yığını olabilir ama şehri bütünlemesine görebilme imkanı sunması, gökdelenlerdense böylesi daha hoş bence, çok güzel.
Fotoğraf7: Eyfel Tower/Paris
Arkadaşlardan bir tanesinin yükseklik korkusuna rağmen bu manzarayı görme aşkına cesarete gelip en yüksek noktaya çıkması ve de pek bir aksilik olmasından başarıyla yene inişi görülmeye değerdi :)
Fotoğraf8: From Eyfel Tower/Paris
Şehrin dışında sayılabilecek bir bölgesinde yer alan ve dik bir yokuşun ardından zar zor ulaştığımız Sacracer ve civarındaki meşhur Monmarte, bir diğer durağımızdı. Şehri yine tepeden gören bir mevkiye kurulan bu haşmetli yapı oldukça etkileyici idi. Etrafı ise tam bir turistik mekana dönüşmüş. Portrenizi yapmaya çalışan ressamlardan yakanızı kurtarmanız bir hayli zor. Fakat bütün bir günü geçirebileceğiniz bir imkana da sahip bölge.Fotoğraf9: Sacracer/Paris
İlginç bir rastlantı ile daha yüzyüze geldim orada. Hem de çok ilginç... Civarda dolaşırken kafelerden brinden Türkçe kelimeler duyunca o tarafa yöneldim ister istemez. Bir grup erkek oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir de baktım ki içlerinden biri oldukça tanıdık, yok yok olamaz dedim, bir daha baktım, evet o idi; Zekeriya Beyaz!!! Töbe töbe ne işi var bunun yahu burada diye düşünürkene baya bir afalladım yani. Sanırım dini husustaki engin ve zengin bilgilerini Fransız din adamlarına da aktarmak için orada bulunuyordu. Bu, benim kurgum tabi. Eee bizdeki şans işte, Fransalarda Zekeriya'yı görmek :)) Bir diğer durağımız ise Louvre müzesi idi. İnsanlardaki gibi mekanlar için de ilk izlenim önemli geliyor bana ve bizi bu mekanda karşılayan ilk şey, harika sesiyle kilise ilahisi söyleyen bir bayan oldu. Durduğu yeri iyi seçtiği için akustik sayesinde yapının her yerinden duyulan sesi eşliğinde etrafı dolaşmak çok keyif verici idi.Fotoğraf10: Louvre/Paris
Ne kitabı okuduğum ne de filmi izlediğim için bir yorum yapamayacağım ama arkadaşların belirttiği kadarı ile Da Vinci'nin Şifresi adlı filmin çekildiği mekanlarmış burası.Fotoğraf11: From Louvre/Paris
Başka, başka??? Şu meşhur Şanzelize bulvarını tümüyle yürüme şerefine nail olduk bir de. Bağdat caddesi gibi diyeceğim de onun bir kaç katı kadar var yani nerdeyse. Ama içerik olarak aynı; tabiri caizse tiki tipler, elit tabaka promenadesi, lüks ötesi alış-veriş mekanları... İşte tüm bunlara ironik çeşni olsun diye aşağıdaki fotoğrafı çektim. Arkadaşlara niye çektiğimi anlatmakta zorlandım ama neyse...Fotoğraf12: Homeless person from Şanzelize/Paris
Ve bir sonraki durak, bu yolun sonundaki Bonaparte anıtı idi. Eskiden de öyle mi imiş bilmiyorum ama şu an tam yolun ortasında olan bu devasa yapıtın ön yüzünde ayaklarına kapananlarla beraber resmedilmiş Napolyon'u görmek mümkün.Fotoğraf13: Bonaparte Monument/Paris
Sanırım gezdiğimiz, gördüğümüz belli başlı mekanlar böyle idi Paris'te. İki güne tabanvayla ne kadar şey sığdırılabilirse onu yapmaya çalıştık ki sanırım baya da bir başardık. Artı bir not olarak ise, hani meşhur bir atasözümüz var ya "birini, bir işte bir de yolculukta iyi tanırsın" kabilinden, işte yolculuğa kimlerle çıkacağınız bu bakımdan önem arzediyor bence. Kalabalık sayılabilecek bir sayıda olmamıza rağmen, 4 kişi olarak dolaştık her yeri ki genelde tek başıma dolaşan biri olarak bu rakam bana fazla geliyor tabi, şükür herhangi bir aksilik, problem yaşamadık. Ara sıra Ukranian democracy, ara sıra Turkish democracy, yürüttük kolaycana :)

Gezinin Brüksel/Belçika ayağını bir sonraki bölüme bırakıyorum. Yakın bir zamanda onu da yazacağım inş. Şimdilik bu kadar...

Friday, April 13, 2007




Fotoğraflar (Yukarıdan aşağıya)/Photographs (Up to down):
Tarlabaşında Bir Sokak 1965/A Street in Tarlabaşı (Taksim) 1965
Süleymaniye Camii 1952/Süleymaniye Mosque 1952
Akaşmaüstü Kandilli'den Kalkan Boğaziçi Vapuru 1965/Bosphorus Ship Departing From Kandilli 1965

by Ara Güler

Fotoğrafların hepsi Ara Güler'e aittir. Diğer fotoğraflar için bkz.
.......................................................................................................
Geçen günler içerisinde bir yandan dinlenirken bir yandan da Orhan Pamuk'un İstanbul (Istanbul/Memories of a City) adlı kitabını okuma fırsatım oldu. Okuması bana zevk veren bu kitap hakkında yazayım istedim bugün. Kitap genel olarak, yazarın çocukluğundan gençlik yıllarına uzanan yaşam serüveni ve bu süreçte önemli unsurlardan biri olan mekana yani İstanbul'a dair bütüncül anlatım doğrultusunda ilerliyor. Her ne kadar bazı bölümler yazarın kendi kişisel hayatının ayrıntıları ile beni yorsa ya da hadi kısaca sıksa da Pamuk'un alışıldık şiirsel dili ve özellikle İstanbul'u anlatırkenki üslubu oldukça etkileyici... Bu arada, yazarın üslubuna dair bilgi edinmek isteyenler için iki kitap önerebilirim -ki bunlar bizzat okuduklarım-; Benim Adım Kırmızı ve Kara Kitap...


Kitaptan paylaşmak istediğim bölümler ise şöyle; güzel ve çarpıcı bir soru ile başlanıyor önce: Why were we born in this particular corner of the world, on this particular date? (Tabi buna daha bir sürü hususu eklemek mümkün; niye belirli bir aile, niye bu cinsiyet vs. gibi) Lottery or Fate? Soru keskin, mevzu ince, yer dar olunca susmayı yeğliyorum. Şimdilik soru bazında kalsın diyorum.

Çocukluğunun geçtiği ev ortamını anlatırken bazı saptamalar ilginç geldi bana. Mesela; kullanılmayan ama evin bir köşesinde kapalı duran piyano, kilitli porselen vs. dolapları, müze oturma odaları... Sebep ya da sebeplerini tam olarak bilmesem de (Batılılışma temayülü denebilir mi mesela?) benzer durumlar kendi yetiştiğim ev ortamı için de geçerli idi. Klasik porselen vs. dolapları olmamakla birlikte -ilginçtir bu kullanılmayan ve de ne işe yaradığını çözemediğim ama çeyiz adı altında hala hemen her evde yer alan vitrinler de bunun bir uzantısı olsa gerek- evin en geniş ve hoş odasının sadece misafirler için ayrıldığını hatırlıyorum uzunca bir süre. Ve de kapısının kilitli olduğunu... Sanki aynı anda hem eve ait hem de değilmiş gibi. Size ait olan birşeyden bilmediğiniz bir şekilde kullanım hakkınızı çekmeniz gibi bir durum yaratsa da yaramazlık ve oyun amaçlı saklanma mekanı olarak güzel işlev gördüklerini söyleyebilirim :) Tabi özellikle 80'lerden sonra TV'lerin yaygınlaşması ile, yazarın da vurguladığı gibi, evler daha çok bir sinema salonunu andırır hale geldiler.

Yazarın, üzerinde etkileri olduğunu belirttiği 4 şahsa dair ayrı bir bölüm yer alıyor ki bu kişiler; Yahya Kemal, A. Hamdi Tanpınar, Reşat Ekrem Koçu ve A. Şinasi Hisar... Daha sonra bahsedeceğim İstanbul-melankoli-hüzün ile birleşik gördüğü bu kişileri yazar four lonely melancholic writers olarak tanıtıyor. Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi isimli eserine özel bir yer ayırırken Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u ve de Şinasi Hisar'ın yalı eksenli geçen hatıraları da diğer bahsedilen hususlar bu yazarlara ait... Benim için ise içlerinde en önemlisi Hamdi Tanpınar sanırım ki. Ortaokulda okuduğum Huzur'u, önceki okuduğum hiçbir şeye benzetemeyip garip bir büyüsü olduğunu düşünmüştüm. Bu yazarın, hayatının bir bölümünü Beyoğlu'ndaki Narmanlı Han'ında geçirdiğini öğrendiğimden beri de İstiklal yürüyüşlerinin sonuna denk gelen bu binanın kapısından kafamı uzatıp "hmm demek burada yaşayıp burada yazmış" demeden geçemem.

Şehre bakışı etkileyen bir diğer unsur olarak da yabancı gezginlerden ve eserlerinden bahsediyor Pamuk. Adı geçen bazı isimler; Nerval, Gautier, Flaubert, Amicis... Bir not olarak ekleyebilirim ki yazar özellikle Melling'e ait İstanbul tablolarını çok beğendiğini belirtiyor ya da kendi içindeki İstanbul'a yakın bulduğunu...Yazarın bunlara dair bazı açıklamalarını aktarmak istiyorum burada: ... there is something foreign in my way of looking at the city owing to all of the time I've spent reading the accounts of Western travellers. (Biz nasıl bakıyoruz şehre acaba?) It was a brutal symbosis: Western observers love to identify the things that make Istanbul exotic, non-Western, whereas the Westernisers amongst us register all the same things as obstacles to be erased from the face of the city as fast as possible. Ve bunlara dair örnekler vermeye geçiyor; The Rufai dervishes with their waving skewers and the Mevlevi dervish lodges closed with the founding of the Republic. The Ottoman clothing that so many Western artists painted was abolished soon after Andre Gide complained about it etc.

Yazar, tıpkı aile içerisinde annesinin hazırladığı yapılabilir/yapılamazlar listesine dair benzer bir listenin şehir için de geçerli olduğundan hareketle gazetelerden bazı ilginç haberler geçiyor; when you see a beautiful woman in the street, don't look at her hatefully as if you are about the kill her and don't exhibit excessive longing either just give her a little smile, avert your eyes and walk on. (1974) Bunu okuyunca baya bir güldüğümü söyleyebilirim. Kısaca diyor ki yurdumun erkek bireylerine, sokakta güzel bir hatun gördüğünüzde mal mal bakmayın güzelcene gülümseyip yolunuza devam edin. Sene 2007, yurdum erkekleri pek yol kat edememiş gözüküyor hı? :) Don't walk down the street with your mouth open (1924). Bir diğer ilginç ibarede, sokakları ağzı açık olarak dolaşmamak gerektiğinden bahsediliyor, ilginç :) Ve işte benim de kendi payıma ders çıkarmam gereken bir başka çarpıcı ibare; The rainy season has come and the umbrellas of the city, God bless them, are out in force, but tell me, how many of us are able to hold an open umbrella without pooking people in the eye bumping into other umbrellas like dodgen cars at lunapark and wandering all over the pavement like brainless bums just because the umbrella has impeded our vision? (1953) İtiraf etmem lazım ki bu konuda benim de problemim var; bilmem ki kaç defa şemsiye kullanırken göz çıkarmaya ramak kalma durumunu tecrübe etmişimdir?

Yetiştiği ailedeki dini durumu ve yansımalarını da aktaran yazarın ilginç tespitleri var bu hususta da; cleansed of religion home became as empty as the city's ruined yalıs and as gloomy as the fern-darkened gardens surrounding them. Benim çıkarımladığım ise, sadece güçsüzlere yardım eden ve de zor zamanlarda ortaya çıkan bir Tanrı imajı ve bir de garip, anlamsız, içi boş ritüellere indirgenen bir din anlayışı...

Bunun haricinde ise Boğaziçi, vapurlar, eski evler gibi hususlar şehre dair diğer anlatım öğeleri olarak yer alıyor kitapta. Kitap boyunca Ara Güler'e ait siyah-beyaz İstanbul fotoğraflarını görmek ise ayrı bir zevkti benim için.

Son olarak ise en çok hoşuma giden bölüme geçeyim. 5 sene değişik mekanlarında (2 yıl Şirinevler, 1 yıl Avcılar, 2 yıl İdealtepe olmak üzere) kalıp bir çok yerini dolaştığım İstanbul'un kendine has yönünün ne olduğunu bariz ifadelerle dile getirmekte zorlanmışımdır hep. İşte Pamuk böyle bir işi başarmış görünüyor benim gözümde. Hatta tek bir kelimeye indirgemiş gibi; hüzün... Şaşalı bir geçmişe merkezden tanıklık etmiş olmanın ve de ardından gelen yıkım ve değişimin derin izlerine bağlıyor yazar İstanbul'un hüznünü ya da melankolisini. Ve de bu yüzden hatıralarında kalan istanbul'un hep siyah-beyaz olduğunu dile getiriyor. Ve bu bölüme dair aktarımlar; Still, the melancholy of this dying culture was all around us... Hüzün, the Turkish word for melancholy has an Arabic root; when it appears in the Koran (as huzn in two verses and hazen in three others) it means much the same thing as the contemporaray Turkish word. The Prophet Mohammed referred to the year in which he lost both his wife Hatice and his uncle, Ebu Talip, as Senettul huzn, ot he year of melancholy; this confirms that the word is meant to convey a loss and the spiritual loss. But if hüzün begins its life as a word for loss and the spiritual agony and grief attending it, my own readings indicate a small philosophical faultline developing over the next few centuries of Islamic histoy; with time we see the emergence of two very different hüzüns, each evoking a distinct philosophical tradition…According to the first tradition, we experience the thing called hüzün when we have invested too much in worldly pleasures and material gain: the implication is that 'if you hadn't involved yourself so deeply in this transitory world, if you were a good and true Muslim, you would not care so much about your worldly losses.'... To the Sufis, hüzün is the spiritual anguish we feel because we cannot be close enough to Allah, because we cannot do enough for Allah in this world... Moreover, it is the absence not the presence of hüzün that causes him distress. It is the failure to experience hüzün leads him to feel it; he suffers because he has not suffered enough, and it is by following this logic to its conclusion that Islamic culture has come to told hüzün in high esteem. (Hüzün hakkında bir kitap için bkz. İbni Sina's Fi'l Huzn) Bir yanıyla geçmişi ve acılarını, hatalarını -ağır basanlar bunlar sanırım- bir yanıyla da yeniye uzanmayı ama genelde arada kalıp sıkışmışlığı ya da yönünü bulamamayı, çemberin ne içinde ne de dışında oluşu bütünüyle yansıtan ve de insanlarına da bunu sirayet ettiren şehir... Zihnimdeki hatıralar ile ne kadar da örtüşüyor; hayatımda ilk defa gördüğüm sabah vakti kamyonet ile merkezden amele toplanması, kaldığım yurdun kapısında geceden kalma tinerci çocuklarla karşılaşmak vs. gibi manzaraları ile Şirinevler semti ve buna sadece bir süt geçitle bağlanan zenginler muhiti Ataköy... O üst geçitten karşıya geçip attığımız ilk adımda arkadaşlarla birbirimize bakıp "dikkat, sınıf atlıyoruz!" dediğimizi hatılıyorum :) Belki de İstanbul'un en hüzün verici hissettiğim siyah mekanlarından biri, Esenyurt ve hemen bir durak ötesinde, içinde okulumun da bulunduğu, düzenleme çevre ödüllü muhteşem bir semt ya da ayrı bir şehir olan Bahçeşehir... Sadece ekonomik açıdan değil farklılıklar, sosyal ve de ideolojik ve de düşünüş/yaşayış tarzları ile yani bütünüyle bir farklılık...
...................................................................................................
İsanbulla ilgili bir şarkı ile nihayetlendirmek isterdim ama aradığım şarkıyı bulamadım maalesef. Sadece sözlerini yazmakla yetineceğim ki şarkı, Levent Yüksel'in ilk albümünden İstanbul adlı şarkısı... (Bu arada, bu albüm, tümüyle -Onursuz Olmasın Aşk, Beni Bırakın, Kadınım, Bu Gece Son, Tuana gibi şarkıları ile- yıllarca dinlenebilecek ender albümlerden biridir benim için. İlgilenenler için Med-Cezir albümü, sene 1993)

Saçlarını dağıtır rüzgar
Yeditepe üzerinden
Hatıralar tarihin küllerini savurur
Kadın gibi kısrak gibi sarılayım
Gel ince beline
Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından
Tüketilmiş yaşanmamış
Hediyelik hayatlar ah bu sever
Pencereler bu kapılar sokaklar
Hüzün gibi sevinç gibi
Eskitilmiş zamanlar
Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından
Minareler uzanmış gökyüzüne bağırır
Kara sevdan nerelerde
Yüreğimi çağırır
Dua gibi büyü gibi ezberledim hasretini
Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından

......................................................................
Not: Bir süre buralarda olamayacağım, gelince devam etmek üzere inş.

Wednesday, April 11, 2007

'Klasik' olsun ustam, en acılısından!-Kadere inanır mısın?-Sanki bazen bundan başka açıklama yokmuş gibi geliyor-Peki şunlar, "love, fidelity, like, passion", ne çağrıştırıyor?-Bir şarkıyı sever gibi sevmek?-Müziği ve liriği ile bütün olarak sevmek yani müziğin ritmine kapılıp anlamsız liriklerde yitip gitmemek?-İyi şarkıdan anlamak lazım o zaman herhalde hı?-Bırak herkesin şarkı zevki kendine kalsın!-Hay Allah sen gel gel de böyle olsun!-12'den sonra balkabağına vs. dönüşme sendromu olmasın?-Camdan ayakkabılar yerine eldiven düşürsen?-Acaba bulunabilir misin sonra?-'Şey'ler düşündükçe mi karmaşıklaşıyor yoksa karmaşıklaştıkça düşünce dozu mu artıyor bilmiyorum da düşünce ve duygu kazanı bazen çok karışıyor-Ne oldu şimdi yani?-Beraberlik golünü kendi kalesine atmış bir futbolcu konumu? (Şükür ki Kolombiyalı değilim yoksa bu durum hayatıma mal olabilirdi!)-Alışılageldik bir 'olasılık' problemi kadar kolay sandındı değil mi? (Bilmem kaç bilyenin olduğu bir torbadan çektiğimiz ilk topun mavi, ikincisinin kırmızı gelme ihtimali kaçtır gibi)-Ortalıkta bilgiç bilgiç 'caka satma'na hiç gerek yok zira çok bir şey bilmediğini çok iyi biliyorum-Yoksa böyle mi olurdu?-İşte bu yüzden daha fazla düşünmeni yasakladım, köşe kapmaca oynamanı da, 'elim sende' oyunu oynamanı da!-Üzülecek bir taraf olma ihtimali varsa bu karşı taraf olmasın sakın! ('Zero-sum game'ler olmasın bir de!)-Hani öğretmenler ceza diye tahtaya bilmem kaç defa bir şeyler yazdırırlardı ya senin cezan da bu olsun: 'dürüstlük, dürüstlük, dürüstlük...'-Hadi sana kolay gele!
.............................................
'Mors alfabesi' gibi görünen bir şey olabilir de aklımdakileri başka türlü bir araya getirme yolu bulamadım ne yapayım? Şahıs karmaşaları için de özür dileme isteği var içimde lakin 'ben, sen, o' insan olma dolayısı ile bir süre sonra o kadar birbirine karışıyor ki! Belki de insanoğlu ortak paylaşım gramerinde şahıs çekimleri şöyle olmalı: 'biz, biz, biz...'

Wednesday, April 04, 2007

"Before Sunset"...
Penceremden güneş batarken çektiğim bir kare... İç içe görüntüler yok ama bakarken bir şeyler görmüş olmam lazım ki anları dondurmak istemişim???

Sabah olmuş, görmemişim; 1...

Öğlen tepemize dikilmiş güneş, bu defa fark etmişim herhalde; 2...

İkindileyin batayazmış, gideceğini fark etmişim; 3...

Ve batıp gitmiş işte akşam vakti, kaçırmamak için özenle beklemişim; 4...

Ne etmiş yani? 1+2+3+4=10 olmuş! 1=10 olmamış yani! Adım adım ilerlemiş, olgunlaşmış ve olmuş... "Rien ne vient du rien" desem ya da sadece Rabb sıfatından yansıyan "terbiye" desem??? Ve de sussam, dinlensem sadece???