Views From Linköping

Monday, February 26, 2007


devam...

Bahsettiğim romanın da ışığında genel olarak bu mevzuya dair düşüncelerimin geldiği en son noktaya dair de genel bir toparlama yapayım istiyorum. Öncelikle, romanın da gerisinde yatan temel husus şu gibi; dünyada yaşanan beşeri aşklar aracılığı ile ilahi aşka uzanım... Bu görüşün ilk nerede, ne zaman ve kimler aracılığı ile ortaya çıktığını tespit etmek zor da olsa tasavvuf ile olan sıkı bağı biliniyor. Söylemeliyim ki bu tarz bir düşünce bana pek de yakın gelmiyor ve bunun da bir çok sebebi var. İlkin, dünya hayatındaki beden yani ölümlü kısmın varlığı nedeni ile en yalın haldeki ilahi aşk hissinin ancak ahiret hayatı için mümkün olabileceğini düşünüyorum. Şu dünya hayatı için olabilen ise ruha üflenme hasebiyle bilkuvve edinilen bu yakınlığın olabildiğince yakalanmaya çalışılması gibi geliyor bana. Fakat bu noktada da şu sou çıkıyor ortaya; işte bu mümkün mertebede olabilecek yakınlığı, beşeri aşkı köprü kılarak yakalayamaz mıyız? Zaten bunun tek yol olduğu düşünülüyorsa baştan ayrılıyoruz demektir zira hayatı boyunca beşeri aşkı tatmayanların halinin ne olacağı sorunu çıkar ortaya. Ayrıca da beşeri aşkın bir farz ve varlık sebebi haline gelmesine yol açar böyle bir durum. Açıktır ki tercih etme özgürlüğümüzün olmadığı ya da kendimizin belirlemediği böyle bir durum için sorumlu tutulmak ilahi adalete aykırı olurdu herhalde. Şöyle garip bir diyaloğu akla getiriyor çünkü böyle bir durum; "ey kulum, niye bana uzandıracak beşeri aşkı tatmadın? Sen nasip etmedin ki ey Rabbim! Kendi kendime de aşk yaratamayacağıma göre..." (Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık? hesabı yani.. :) Bunun ardından ise şu söylenebilir; evet, tek şart değildir ama belki de en kestirme ve birincil şartıdır. Üzgünüm ki yine katılamıyorum. Çünkü kestirme olup olmayışı kişilerin istidadına kalmış bir durum. Ve dahi zaten istidadı olan kişinin başka yollarla da bu hissi yakınlığı tadabileceği kanısındayım. Ayrıca, belki de çok daha önemli araçlar olduğunu düşünüyorum bu hususta. Ne gibi? Takva, yani güçlü bir iman&amel ilişkisi diyebilirim kısaca, karşı cins olup olmamasına bakmaksızın sahip olunan dostlar gibi. Ve sayamadığım daha bir sürü unsur... Beşeri aşkı da ancak bunlara ilave bir unsur olarak sayabilirim. Üstelik bu unsurun zor bir tarafı da vardır ki hissedilen beşeri aşkın da, tıpkı bir eylem, düşünce ya da nesneye duyulan hissi yakınlığın Allah, nefis, şeytan vs. bir çok olası kaynağı olabileceği gibi, bir çok kaynağı olabilir ve dahi bunların ayırt edilmesi hiç de kolay bir iş değildir. (Yeri gelmişken ilave etmek istiyorum ki beşeri aşkın da yalnız karşı cinse karşı duyulan bir şey olduğu kanısında değilim. Yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemiyorum da her ne kadar tabiatiyle farklılıklar olsa da en azından hissedilenin yoğunluğu bakımından arada pek bir fark olduğu kanısında değilim. Şöyle diyebilirim ya da; karşı cinse karşı olanda, NŞA'da, beden ve ruh ile beraber hissedilirken aşk olgusu, kendi cinsimizde bu yalnızca ruh bakımından hissediliyor olsa gerek. Çünkü ruhların cinsiyeti yok!). Ki bence bahsi geçen romanda Zühre'nin de içine düştüğü en çetin girdap budur; hissettiği şey kimdendir? Yani eğer peçelerin altında gördüklerine inansa, hissettiği şeye şeytandandır, nefsimdendir demesi lazım oysa ki derinde birşeylerin var olduğuna inanırsa aklanacak aşkı, bilecek ki yaradanı hediye etti ona. Burada denilebilir ki aynı çıkmaz, takva da olmasa bile, dostlar hususunda da olabilir. Tabi ki... Fakat hiçbiri beşeri aşkınki kadar büyük bir iç çatışmaya sürüklemez sanırım. Açıktır ki burada saydıklarım birer reçete ya da temel sebep-sonuç zincirinin nihai çözümlenmesi değil. Zira bu saydıklarım olmasa dahi kişi, ilahi his yakınlığına erişebilir. Tıpkı hikayedeki Sinan efendi gibi. Fakat açıktır ki bu da bir düzenden beri olmasa gerek. Yani içte ufacık da olsa birşeyler görülecek ki karşılığı sunula Tanrı tarafından...

Diğer bir husus ise beşeri aşk bir köprü olarak kullanılacaksa eğer bunun ne şekilde olacağı... Mesela, bu beşeri aşk denilen şey bir kez hissedilen bir şey midir? Yoksa kişinin istidadına göre bir kaç köprü ile ancak mı varılabilir? Peki sonlu köprüler birbirine eklenip bir sonsuza vardırabilir mi bizi? Söylemeliyim ki beşeri aşkın bir kaç kez hissedilebilir bir şey olduğunu düşünüyorum. Fakat bu demek değil ki bir ayağa düşürmedir bu. Zaten bunun da, bir yazardan iktibasla, şuna benzer bir sürece tabi olduğu kanısındayım; nasıl ki hastalık belli bir zamanınızı kollar ve sizi yakalayıverir, işte bunun gibi her zaman da aşık olunamaz. Aşka duyarlı zamanları vardır kişilerin ve dahi o zamanlarda aşık olunacak kişilerin varlığı gerekir etrafta. Yani ancak bu ikisinin çakışmasıdır ki aşık olma durumu ortaya çıkar. Üstelik, önemli bir unsur olarak, aşkın devamlı da olmadığını düşünüyorum. Bilim adamları gibi kati bir ömür biçemem tabi de burada önemli olan bence, bu yoğun hissiyatın ardından hissedilenin neye dönüşeceğidir. Şarkıdaki gibi yani; "aşk bir dengesizlik işi, dengeye dönüşen bir sevgi..." Peki o halde niye hissederiz böyle bir şeyi? Teşbihte hata olmaz derler, şuna benzetiyorum ben bu durumu; kadınların adet sancılarının, onları doğum anındaki sancılara hazırlayıcı unsur olduğu söylenir. Ama ancak yüzde bir belki de binde bir nispetinde. İşte bunun gibi, ilahi aşkın safiyeti ve yoğunluğuna bizi hazırlayıcı ara ara yoklayan bir unsur gözüyle bakıyorum aşk olgusuna. Ki açıktır ki zaman zaman bu zip'lenmiş kısma bile dayanılamıyor. Tıpkı başka duygulardan da ara ara tattırıldığı gibi... İşte tüm bu nedenlerle kendinde ilahi olana uzanmak gibi bir amacı barındırmadığını düşündüğüm, geçici ve ara ara yoklayan bu hissiyatın bu sebeplerle peşine takılınası bir şey olduğunu düşünmüyorum. Önemli ya da peşine takılınası olan nedir peki? Aşk ve hiçbir şey hissetmeme arasında bir çok hissiyat basamağı olduğu kanısından hareketle ortaya yakın bir hissiyatın vefa, iyilik, doğruluk gibi unsurlarla harmanlanmasıdır diyorum önemli olan. Varsın hissedilen aşk olmasın! Her daim yanınızda olacağına güvenç duyduğunuz bir dost el, omuz ve şefkati aşkın verdiği deli kalp çarpıntıları vs.'ye hayatta değişmemek gerektiğine inanıyorum. (Bunları söylediğime de inanamıyorum ayrıca :) Zira bu zikredilenlerin ne derece ehemmiyetli olduğuna kanaat getirmiş durumdayım. Ve işte belki de dediği gibi M. Ulusoy'un; "Aşk İnsana Yetmez!"...

İşte belki de bu sebeplerle, 'sararken boğan sarmaşık' anlamına gelen aşk kelimesi yerine 'hub' kökünden gelen muhabbet kullanılıyor Kuran'da ısrarla. (Aslında burada ilahi olana aşk demek de pek istemiyorum çünkü aşk sanki yalnızca beşeri olanlar için kullanılıyor gibi. Yani ilahi olana sevgi ya da hub demeliyim belki...) İşte bu yüzden belki de insanoğlu birbirlerinde huzur, sükunet bulsunlar diye eşiyle aynı nefisten yaratılıyor. Huzur ve sükunet ve şefkat ve muhabbet, bire bin veren muhabbet... Romanda Zühre'nin de dile getirdiği şu cümlelerdeki gibi aynı; "toprağı düşünürem ağam, toprağı. Biz ona ekeriz; o bize kat kat bereketiyle öder. Cömert toprak vardır, emeğimizi utandıracak kadar gümrah mahsül verir. Çorak toprak vardır, vergisi kıt olur. Öyle nankör cinsi de vardır ki durma didiş, kaz, kabart, gübrele, istersen nişasta eleklerinden geçir... Adeta attığın tohumu inkar etmeye kalkar. Fakat sen söyle ağam, hiçbir toprak gördün mü ki ekini baştan başa inkar etsin? Sıvama kerpiç bile olsa gene soysuz moysuz çuvaldız boyu olsun birşeyler çıkarır. Toprağı düşünürüm ağam, toprağı. Hem de insanları... Bazı insanlara etekler dolusu muhabbet tohumu serpiyoruz, yeşermezler bir türlü, ne hikmettir?"

Son olarak da şunları eklemek istiyorum; benim beşeri aşk olarak tanımladığım her ne kadar genel olarak aşk kategorisine girse de bir homojenliği ifade etmediği aşikardır. Ne olacak o halde? İnsanların sayısı adedince aşk çeşidi mi vardır diyeceğiz? Herkesin kendisine has imanı oluşu gibi mesela... Aslında son olarak bu fikre yakın gibiydim ve dahi 'dilimi eşşek arıları soksun bir daha birilerinin aşkını vs. sorgularsam' diyordum amma bu kabul de tıpkı günümüzde gözlendiği üzre bu olgunun ayağa düşürülmesi, standartları açısından çıtanın alçalması gibi sonuçları doğuruyor öte yandan. Eee ne yapacağız o halde derken şöyle bir şeye karar verildi; sabit din vs. değişken hukuk ekseninde ortaya 3 akım çıkıyor gibiydi: 1) din gibi hukuk da sabittir, içtihat kapısı kapalıdır 2) içtihat kapısı herkese açıktır bilakis. Herkes kendi aklınca yorum yapabilir yani 3) İçtihat kapısının açık olduğu vakıa ancak herkese açık oluşu bilgi anarşizmi ve deli bir rölatiflik tehlikesi barındırdığından işin ehline bırakılmalı. İşte buradan hareketle düşündüm ki kritersiz herkese bırakılınca nasıl ki din hukuku ayağa düşüyorsa aşk da ayağa düşüyor. (Ya devrimizde AB hıyar için bile standart koyuyor ne haber!?) O halde aşk fakihleri, mücedditleri gibi bir grup kurulsun! :) Tabi bu grubu hukuk açısından belirlemek kolay da aşk açısından belirlemek hiç kolay değil, biliyorum da en azından teorik olarak güzel gözüktü gözüme. Bir de işi kolaylaştıran şu unsur var ki, bunu aslına uygun yaşayanlar birbirlerini her dem anlayabiliyorlar. Tabi ki birilerine çıkıp hissettiklerinin aslında aşk olmadığını söyleme hakkı vermiyor fakihlik bile belki ama en azından içten içe yer altı örgütünün kendi içinde bunun böyle olmadığı bilinecektir. Sen söyle söyle, biz işin aslını biliyoruz hesabı... Ama zaten dediğim gibi sonuç olarak önemli olanın bu olduğunu düşünmüyorum zaten. O açıdan bu alanda fakihliğe falan da hiç hevesli değilimdir :) Bir diğer husus işe, yazı boyunca aşk ve hub dediğim ve için de şefkat gibi unsurları barındıran muhabbeti karşıt sunuşum... Tabi ki gönlümüz, insanoğlu olarak,öncelikli olarak aşk ardından da bunun sevgiye dönüşmesidir lakin yalnız ikinci bile zor bulunuyorken bunları bir arada bulmak pek de rasyonel değil gibi. Ha gene isteriz amma ekonomi diliyle 'rasyonel beklentiler' de bulunursak daha iyi olur gibi. Yani Türkçesi, 'ayağını yorganına göre uzat', 'ak akçe...' yok bu ikincisi bu kontekse uymuyor, pardon :)

Peki, son en son olarak denilse ki vefalı biri ile beraberken şu aşk denilen illet bizi yakalayıverirse ne olacak? Öncelikle, Allah yazmasın diyeyim, sonra da ekleyeyim; korkmayın geçicidir. Hastalık süresince dinlenmeniz, kendinize iyi bakmanız, ilaçlarınızı düzenli almanız gerekir. Şaka bir yana, şu vefalı kişileri bulmak büyük büyük nimet iken belki bir daha bir daha aşık olma ihtimali de söz konusu iken kapılıp gitmek hiç mantıklı gelmiyor. Madem ki vuslat, aşk için gerekli koşul değildir, varsın hissedin böyle bir şeyi. Size kattıkları yeterlidir. Şimdi bol keseden sallıyor sayılabilirim ki ne yaparsınız pratikler ve teorilerim anca buraya kadar. Allah bu kısmını göstermesin diye de ekleyeyim yalnız. Orasını da bir başkası tamamlayıversin artık :)

Bu engin ve zengin konuya dair nacizane görüşlerim, karınca kararınca -aaa belki de bu laf Raci hikayesinden geliyor?- ve dahi karınca nispetindeki beynimle anca bu kadar. Yazının içinde dediğim gibi bana bile ilginç geliyor fikirlerin bu kadar değişmesi de neyleyeyim, hayat işte! Bakalım daha neler gösterecek?

Sunday, February 25, 2007

Özlü Söz: "Erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu cadı olurmuş!" (Yanda iki sahifesi görülen ve dahi aşağıda bahis eyleyeceğim Ciğerdelen kitabından...) Her ne kadar sözün doğruluğunu kabul etmesem de milleti canından bezdirdiğim zamanlarda söyleyecek bir slogan gözüyle bakıyorum buna ve diyorum ki "ne yapalım, okudum cadı oldum!" :)

Selvi Boylum Al Yazmalım'ın kadın kahramanı Asya'nın -bunun böyle olup olmadığına dair tartışmalara karşın- 'aşk' ve 'vefa' arasındaki tercihine benzer bir tercihin hikaye edildiğini düşündüğüm ve nicedir de hakkında yazmak istediğim 'Ciğerdelen' kitabına uzanayım istiyorum. (Kitabın yazarı,
Safiye Erol...) Bu biyografik aktarımın içinden yazılarına da yön verdiğini düşündüğüm önemli bir kısmı buraya alıntılayacak olursam; Safiye Erol, Almanya'ya okumak için gönderildiğinde 13 yaşındadır. Burada 15 sene kalır ve şarkiyat doktorası yapar... Gönlünün yangını (da) burada tutuşur genç Safiye'nin. Almanya'da tanıdığı, Hinditan'ın hürriyet mücahitlerinden pek ünlü bir Hintli genç , Safiye hanımın kalbini çeler... Evlenmeye karar verirler. Bu aşk ve tutkuyla bitirirler okullarını. Genç Hintli mücahit Safiye Erol'a "haydi, memleketime gidelim. Orada onların bana ihtiyacı var, benim de sana ihtiyacım büyük!" der. (Safiye hanım da aynı gerekçeyle Türkiye'ye dönmek istemektedir birlikte). Yollar ayrılır o an, sevdalar bölünür. Genç mücahit Hindistan'a, Safiye Erol da Türkiye'ye yönünü çevirir. Büyük Hint efsanelerine karışan küçük aşk çiçeği 'ketaki' açarken solmuştur. Aradan yıllar geçer. Safiye Erol, içindeki yanardağı söndürmek, aşkını susturmak için sevdalısının pansiyonuna gider... Kapıyı açan evin sahibesi Alman kadın; "bu evin bütün duvarları rsimlerinizle dolu" diyerek büyük aşka olan tanıklığını belirtir. Ancak Safiye'nin aradığı, görmek istediği artık yad ellerdedir. Kalbinin sesini susturur ve yüzünü memleketine çevirir. O artık 'eve dönen kadın'dır.

Ve, Safiye Erol'un belki de en önemli eseri olarak addedilen Ciğerdelen... Geldiği köklerin kendisindeki yansımalarını önemseyen bir hanım olan Canzi ya da Cangüzel ile Turhan beyin aşkının konu edildiği roman, kadın karakterin yazdığı hikayelerin erkek tarafından okunması ve tabi aynı anda bizim de okumamız üzre ilerliyor. Yani roman aslında parça halindeki hikayelerden oluşuyor. Romana dair bazı yorumları aktaracak olursam; "Turhan ve Canzi, tanıştıktan sonra soylarının Ciğerdelen palankası -Tuna kıyısından ve Estergon kalesi karşısında bir Osmanlı garnizonu- civarında mekan tutmuş bir akıncı ailesi olan Sarı Sipahiler'de birleştiğini anlar ve aralarındaki aşkta ırsiyetlerinin şaşırtıcı yansımalarını fark ederler. Sarı Sipahiler'in kaderi, 300 yıl sonra torunları tarafından tuhaf bir şekilde yeniden yaşanmaktadır. Entelektüel bir kadın olan Canzi, ataları hakkında ayzdığı hikayelerle bu kader birliğini anlatır: Sarı Sipahiler, Sevenlerin Sırrı ve Yedi Peçeli adlarını taşıyan 3 nefis hikaye. Vaka'nüvis tarihlerinden süzülmüş, Türkçe'deki yeni eğilimleri gözardı etmeyen, yer yer Tanpınar'ı, bazen de uzaktan uzağa Kemal Tahir'i hatırlatan bir üslup, insan ruhunun derinliklerini iskandil eden bir tecessüs, gerçeklik duygusu uyandıran ayrıntı bolluğu, zengin bir tarih bilgisi... Ve bir tez... (Kısaca 'doğu-batı sentezi' tezi)..." Beşir Ayvazoğlu, 27 ocak 2002/Zaman, "Ciğerdelen'in önemi, Cumhuriyet dönemi düşünce hayatının bir parçasını yansıtmasından geliyor. (Yani milliyetçilik akımının tarihi romanlar aracılığı ile aktarımı...) Ne var ki, gerek o düşünce biçimleri gerek anlattığı aşk hikayesiyle bugüne fazlasıyla uzak bir metin. Roman kahramanları bir ideolojiyi taşımak için yaratıldıklarından bu tek boyutlu şahısların aşkları, acıları, ilişkileri de inandırıcı olamıyor elbette. Edebi anlamda yetersizliklerine rağmen, bir dönemi anlamak ve artık yitip giden bir dilin tadına varmak için yine de okumak gerekiyor Ciğerdelen'i..." Ömer Türkeş. Evet, romanın içerisinde yazarın milliyetçi görüşlerinin yansımalarına rastlamak mümkün ancak bu roman herşeyden önce anlattığı aşk hikayesi ya da iç içe geçmiş hikayeleri ve de anlatım üslubu ile ön plana çıkıyor kanısındayım. Ayrıca her ne kadar "ah nerde şimdi böyle aşklar?" dedirtecek kıvamda bir eser olmasına karşın şimdiki zaman ve zemine önemli mesajlar ya da etkilenimler yapmaktan uzak olduğunu da söyleyemem.

Gelelim romana... Romanın içerisindeki 3 hikayeden en göze çarpanı, bendenizce tabi, 'Yedi Peçeli' olduğu için burada özellikle ondan bahsetmek istiyorum. Zühre ve onun Sinan ağaya olan aşkının konu edildiği bir hikaye bu. Sinan ağa -ki kendisi, Canzi'nin de ismini aldığı atası Cangüzel'in oğlu-, annesi tarafından büyük bir ilgi ile büyüdüğü halde ona karşı olan vefasızlığı sebebi ile annesinin ölümüne, ağası olduğu konağın da o zamana değin görmediği olumsuzlukları tecrübe etmesine sebep olan yani genel kabulle 'adam olmaz', 'ipiyle kuyuya inilmez' bir tip... Hayatı boyunca kendisine inanan iki kişi oluyor sadece ki bunlardan biri, "Sinan'ın içini ben bilirim, ondan yüz çevirmeyin!" diyen annesi iken diğeri de yaşadığı herşeye karşın aynı cümleyi kuran Zühre. Hikayenin isminin Yedi Peçeli olması ise şu sebebe dayanıyor; erkeğinin derinliklerinde neler olduğunu anlamaya çalışan Zühre -niye 7 adet olduğunu bilmiyorum ama- Sinan'ın bu peçelerini kaldırıyor bir bir. Ve de görüyor ki hep olumsuz hep olumsuz. Fakat bunlara rağmen vazgeçememesinin nedeni olarak şöyle düşünüyor, ya da bence böyle, "annesi haklı olmalı yani ben onun derinlerinde kimsenin göremediği birşeyi görüyorum ya da hissediyorum." Bunu düşünüp peçeleri kaldırmaya devam etmesi mi yoksa peçeleri kaldırıp bunu düşünmeye devam etmesi mi sürüp giden bilmiyorum da sonuçta bir çıkmaza giriyor işte soruları. Peki neden böyle oluyor? Kitapta da geçtiği gibi Zühre'nin fazla sorgulaması her şeyi karıştırıyor belki. Yani Sinan'ın tabirleriyle "erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu ise cadı olur" ya da "kız değil müftü mübarek" ifadelerindeki gibi. Ama bence durum bu değil. Yani peçeleri kaldırmadan altında bulmayı umut ettiğiniz bir hayale aşık olmak! Zühre de bunu yapamıyor zaten. Söylüyor da yapamıyor. Kendisine bir çok şey öğreten babası ile olan bir içsel konuşmasında şöyle diyor; "bana Arabi öğreteceğinize bir kadının en büyük hasletinin erkeğinin peçelerini kaldırmamak olduğunu öğretseydiniz keşke."Ama dedim ya söylüyor da yapamıyor bunu ki bu pek de çözüm gibi gözükmüyor zaten. Bir başka çözüm ya da açıklama ise Zühre'nin kendi kendini aldatan, "madem bu kadar seviyorum, bir şeyler olmalı mutlaka" diyen biri olduğu... Çünkü ancak bunu demekle rahatlatabiliyor belki de kendisini. Aşkını ancak böyle meşrulaştırabiliyor belki de içinde. (Peki onanmış aşklara mı ihtiyacımız var insanlar olarak? Aşk, sebeplilik mi istiyor herşeye rağmen???) Fakat ben böyle bir içsel kandırmacaya da hiç ihtimal vermiyorum ya da vermek istemiyorum. Zaten böyle bir durum olsa idi, "evet gerçekten bir şey var" diye inandırıp kendini sorgulamalardan da beri durabilirdi herhalde. Üçüncü bir şık ise bunun kural gibi bir şey olduğu gerçeği. Yani kendisine yürekten bağlanana değil de başka mecralara akması karşıdaki gönlün. Lakin bu da ağır geliyor bana. Yani böyle ağır bir kaideyi yaradana yakıştıramıyorum. Ama belki şöyle olabilir; "Zühreler olmasa Sinanlara kim katlanırdı?" hesabından yola çıkarak kaidenin böyle işlediği söylenebilir. Bir tür Molla Kasım'lık işte. Tabi burada önemli bir husus var ki o da Sinan'ın gerçekten sevmediği gerçeği ve dahi buna zorunlu olmaması hali tabiatiyle. Ama böyle de olmuyor hikayede. Çünkü Sinan efendi ne yardan ne serden geçebiliyor. Gönlü bir yandan Zühre'yi öbür yandan başka şeyleri çekiyor. İstiyor ki hepsine ulaşsın belki de. Ve de nihayetinde herşeyinden olduğunu görüyor. (Nitekim benzer bir durum 'Selvi Boylum Al Yazmalım' filminin baş erkek karakteri, amiyane tabiri ile, Kadir itince de sergileniyor(muş). Gelelim sonuncu ihtimale, yani Sinan'ın gerçekten de derinliklerinde birşeyler yattığı ama bunu fark etmesinin neredeyse bir ömür sürdüğüne... Ki bence hikayenin bitişi bunu kanıtlıyor. Zira, belki de Zühre'nin tüm çektiklerine su serpercesine şu cümleyi kuruyor Sinan; "çok çektim Zührem!" ve de 50'sinden sonra eski yaşantıyı bir tarafa bırakıp serhatliğe soyunuyor. Hikmet geç gelse de mutlu ediyor insanı. Bu yüzden mutlu sonla bitiyor diyebilirim hikaye için.

Zühre ise niye vefa, emek, iyilik, doğruluk vs. yokken bir türlü aşk'tan geçilemiyor hatta sadece yüreklerde dahi barınamıyor da illa ona gitmek isteniyor soruları etrafında dönüp dolanıyor. Sürekli sorduğu soruların cevapsızlığından yılınca da, ya da hissettiklerinin değişime binaen, başka bir yola uzanıyor. Kendi tabiriyle; "önce hicran, sonra iman, sonra feragat, sonra tevekkül, sonra seyran... Bir de nisyan basamağı var ki evliyalık payesidir... Varayım evimde secdeye kapanayım, gönlümü, dualarımı ordumuzla bile göndereyim. Senin yolun sağa, benimki sola..." Ama her ne kadar 'senin yolun sağa benimkisola' dese dahi bir tercihsizlik sıkıntısı çektiğini düşündürüyor bana hikayede yaşananlar. Yani bir yanda Sultan-ı Aşk ile anlaşması öbür yanda yaşadıkları, gördükleri... En azından son demlerine değin sürüyor sanırım ki bu sıkıntısı...

Aşağıdaki kısımlar, 'cemaat' adlı siteden alıntı imiş ve bir arkadaşım aracılığı ile elime ulaştığında düşündüm ki Ciğerdelen'e ve dahi Yedi Peçeli'ye bir bitiriş/sonsöz eklenmek istense ancak böyle bir şey olurdu herhalde.

Hangi bahar bitirir seni bir daha çöl yüreğimde
Çorağıma kanma yarim, derinim ab-ı hayat benim
Ne vakit düşüverse hüsn-ü hayalin gönlüme
Derdim olur inan, dünyama sensiz gelen rahat benim
Hangi bahar bitirir seni bir daha çöl yüreğimde
Aşk-ı Züleyha'nın sönmeyen ateşi yanar içimde
Divane sitemime bakıp da sitemkar olma ey yar!
Yemede, içmede, uyumada... anla, türlü biçimde
Bilinmez nedendir, aklımda hala gözlerin; füsunkar
Aşk-ı Züleyha'nın sönmeyen ateşi yanar içimde
Ben Züleyhaydım, sen uğruna yanası olduğum Yusuf'un saçının bir teli
Ben Züleyhaydım, sen Aşka çağıran İbrahim'in sesinin bir nağmesi
Ben Züleyha idim, sen ise nefesim!
Tutmalıydım seni, hep içimde kalasın diye; ama sen duramaz giderdin
Bilmem, dar mı gelirdi hiçbir yere sığmayanın sığdığı gönlüm sana!
Bense ardından şaşa bakan bir divane...
Ve yağmur ve kediler ve gece ve kıyam ve dua ve...
Sen ateşlere yanmayasın diye
Gözlerimle su taşıdım sana her gece
Ama sana bunları yazarken biliyorum ki sen zaten hiç olmadın, olmayacaksın da!
De ki masaldı, bir masal işte!
Ya da en tatlı yerinde gözümü sensiz karanlığa açtığım rüyalarım!
Ne varsa sana ait, sen sandığım, bir hayalmiş;
Gerçek gibi aldandığım!
.........................................
Ben
Sen de benim kadar çıkmaza girmeyesin diye girdim çıkmaza
Şimdi senin felaketini istemedikçe
Kendimi felaketten kurtaramayacağımı görüyorum
Anladım ki benin felaketimi tatmamış olan
Benim hangi felakete uğradığımı bilemez
Benim kurtuluşum ancak benim gibi
Benim kadar kurtuluşu özleyenin bana el vermesiyle mümkün
Senin felakete uğramanı istemem
Çünkü seni öldürürsem
(seni kendi duygu ve düşüncelerim içinde eritip kendime benzetirsem)
bana yardım edemezsin
Sen ölmezsen (benim alter egom olmazsan)
Benim ölümümün sona ermesi gerektiğini anlayamaz
Bana ardım için birşey yapamazsın
Seni öldürürsem kendi kurtuluş yolumdaki ışığı söndürmüş olurum
Seni öldrümezsem
Kendi kurtuluşuma açılan yolu tamamen tıkamış olurum

Wednesday, February 21, 2007

Yaptığım işlerin arasında içimdeki vatandaşlardan birine rüşvet vermem gerekiyor ara sıra. "Bak şu sayfa bitsin, kahve molası ya da şarkı arası; söz!" gibi... Lakin bu defa ufak rüşvetlerle yetinmiyormuş. Büyük iş başarmışmış. Ödevini bitirmiş, teslim etmiş, üzerinde uğraştığı makaleleri baya tamamlamış vs. vs. İyi, bugün serbestsin. Ne istersen onu yaz bakalım!

SEN AĞLAMA*

Karanlık karanlıktı her yer.
Oysa ne güzel rüyalarla başlamıştı gün.
Gülümsemem yarım yamalak kalakaldı dudaklarımda.
Kalabalık kalabalık ve gürültülü idi her yer.
Bilmiyorum, belki yine kar atıştırıyordu dışarıda.
Yere inmeden önce havada salınıp duruyorlardı öylece.
Tüm bunlar ufak bir ana sığdı, onda doldu, onda taştı.

Bilmem hangi dilde ağlıyordun.
Ya da var mıydı gözyaşlarının farklı bir dili?
Nemli nemli oldu benim de gözlerim.
‘Direct effect’ gibi bir şeydi bu sanki.
Saçma belki ama söyleyeceğim,
Gözyaşı hep etkiler beni de maviden akanlar bir başka…

Evet, olur bazen böyle, anların donup kaldığı.
Ve evet en çok mavide donup kalır belki de.
Bir akşamüstü mesela,
Gün batımının, pencereleri yangın yerine döndürdüğü bir vakit,
Ayaküstü bir sohbet sırasından
Hiç hiçbir şey hatırlamam da bir çift mavi göz hatırlarım.

Sessiz sessiz oldu sonra her yer.
Utandı belki sesler kendi sesliliklerinden.
Belki ben de utandım.
Ve belki biraz da çaresizlikten…
Adımın baş harfleri ‘a.c.z’i tutmuyor belki ama olsun,
Baştan aşağı acz’im nasıl olsa, varsın ismim doğrulamasın!

*Bu şarkıyı fazlaca dinlediğimden herhalde, neredeyse 1 yıl sonra yazdığım bu şiire -ya da herneyse işte- böyle bir isim verdim. Badem? Bir yerlerden hatırlıyorum ben bunları ama... Hiç bir şey olmasa bile İstanbul'un en sevdiğim yerlerinden birinin, Arnavutköy'ün, görüntülerini izlemek çok hoş. Aklımda, Ortaköy-İkinci köprü arası yürüyüşler... Ah ah, özledim galiba ben İstanbul'u ya!
…………………………….

Garip garipti hayat işte.
Ve ne kadar çok kurduruyordu bu cümleyi böyle.
Ay tenlinin sorusunu hatırladım sonra.
Selvi Boylum Al Yazmalım? Yok izlememiştim.
Şöyle temel bir ikilemi anlatıyormuş,
Bir yanda vefa, öbür yanda aşk…
Sen neylerdin dedi?
Güldüm, öğrenmiştim artık; tabi ki vefa dedim.
O da gülümsedi, o da öğrenmişti; bence de diyebildi.
Zaten filmde de öyle oluyor dedi.
Rahatladık.

Oysa bazıları başka başka yerlerde başka cevaplar veriyormuş.
Bir adam mesela,
10 seneden sonra kavuşmaya ramak kala sevdiğine,
İlk krizi tatmış.
Hastalığına vefasızlık eklenince bir de kalakalmışmış.
Olsun demiş yine de.
Aşk imiş ya tercihi.
Sineye çekmiş, beklemeye devam etmiş.
Bekleye bekleye geçmiş 3 yıl.
Belki nice nice yıllar beklemek varmış daha gönlünde.
………………………….

İlgisi var mıdır her şeyin geçmişle?
Zaman zaman öyle eskilere dalar aklım.
Mavinin sevmediğim tek tonunu hatırlarım sonra,
Okul formaları…
Şımarık bir kız çocuğu belirir,
Tüm oyunları ters yüz eden,
Reveranslar sonra,
Saç tokaları,
Küçük küçük hediyeler, şarkı sözlerinden notlar…
Rüzgar, ona esmeyi öğretsin ister hep.

Şşş, mırıl mırıl sayıklayan çocuk,
Sırrını söylesene bana?
Var di mi her şeyin bununla ilgisi?
4 sene aynı yer, aynı grilik, aynı gitme isteği,
Bütün özürler ahrete kaldı di mi?
Boşver.
Erken erken büyümüş olduk.
Anladım. O zaman,
“Ağla sen güzel çocuk,
gözlerin şahit olsun,
gözyaşınla ıslanan ellerin şahit olsun,
çok yakın güzel günler,
bir kez daha ufka bak,
hep semaya açtığın ellerin şahit olsun!”
………………..............

* Bir ses:

- Buradayım, dedi, elma ağacının altında.
- Kimsin sen? dedi küçük prens. Çok güzel görünüyorsun.
- Ben bir tilkiyim, dedi tilki.
- Gel oynayalim, dedi küçük prens. Biraz düşündükten sonra sordu:
- "Evcilleştirmek" ne demek?

Tilki:

- Sen buralı değilsin, dedi, ne arıyorsun burada?
- İnsanları arıyorum, dedi küçük prens. "Evcilleştirmek" ne demek?

Tilki:

- İnsanların tüfekleri vardır, dedi. Hayvanları vururlar. Can sıkıcı bir
şeydir bu. Tavuk da yetiştirirler! İlgilendikleri tek şey budur. Sen tavuk mu
arıyorsun?
- Yoo.. dedi küçük prens. Ben dost arıyorum. "Evcilleştirmek" ne demek?
- Artık herkesin unuttuğu bir şey, dedi tilki. "Bağlantı kurmak" demektir.
- Bağlantı kurmak mı?
- Öyle ya, dedi tilki. Sen daha benim gözümde yüz binlerce başka çocuktan
ayırt edilmeyen küçük bir çocuksun. Sana ihtiyacım da yok. Senin de bana
ihtiyacın yok. Ben de senin gözünde yüzbinlerce başka tilkiden ayırt edilmeyen
bir tilkiyim. Ama, sen beni evcilleştirirsen, birbirimize gerekli oluruz. Sen
benim için dünya yüzünde biricik olursun. Ben de senin için dünya yüzünde
biricik.
- Biraz anlamaya başlıyorum, dedi küçük prens, bir çiçek var.. Galiba o beni
evcilleştirdi.
- Olabilir, dedi tilki. Dünya yüzünde her şey olur.
- Yok dünya yüzünde değil, dedi küçük prens...

*Küçük Prens'ten
..................................

Yazıların içeriği karışık biraz çünkü kah benden kah duyduklarım gördüklerimden kah hayal ürünü... Türk filmi gibi bir şey çıktı ortaya sonunda. Sona eklediğim kısım ise Saint Exupery'nin Küçük Prens'inden ufak bir alıntı. Yanımda getiremediğim için üzüntü veren kitaplarımdan biri. Sırf bunun için bile sabir bir mekan isteyebiliyormuş insan. Yani canı istediğinde istediği kitabına uzanıp okuyabilmek için...


Sunday, February 18, 2007

Günün Sözü: Every cloud has a silver lining. No matter how dark it gets!... (Thanks to Nati :)

Valla böyle bir gaza ihtiyaç vardı buralarda bugün zira hava o denli gri idi ki... Ve bu sayede benim tezim de geçerliliğini yitirmiş oldu çünkü yaklaşık iki-üç haftadır aynı şey oluyordu; haftasonları acaip güneşli, hafta içi ise karanlık ve hatta karlı. Bu haftanın karanlığı ise bugünden başladı yani. Hoş, hava güzel olsa da yararlanabilecekmiydim bundan şüpheliyim çünkü ödev yapmakla meşgulüm bir kaç gündür.

Geçen defa başladığım konuya ilaveten aklıma bir şeyler geldi de onları ekleyeyim istedim. Hem de "bu mevzu daha nerelere eriştirebilir?" sorusuna da ufak bir cevap vermiş olayım. Sonunda bitirme başarısına eriştiğim Davutoğlu'nun kitabının bazı bölümlerini okuyunca düşündüm ki medeniyet dönüşümleri de birer hicret olgusu taşıyor. Bir bunalım dönemine giriliyor, tepe noktasına geliniyor ve de dönüşüm kaçınılmaz oluyor. Tabi iki şık ihtimali var bu dönüşüm için; iyiye ve daha kötüye... Ki hicretin, olumlu bir anlam ihtiva ettiğini düşünürsem yalnızca ilkine doğru olana hicret denileceğini söyleyebilirim. Kötüye doğru olana ne denir bilemiyorum, bozulma, anti-hicret??? Bir de dönüşememe ya da çökme durumu var ki Osmanlı bunun bir örneği diye düşünüyorum. Hicret kavramını, Batı'nın geçirmiş olduğu ve de öncülüğünü Aydınlanma düşüncesinin yaptığı dönüşüm için kullanıp kullanmamakta tereddütlüyüm çünkü dini anlamından soyutlanamayacağını düşünüyorum kelimenin. Yoksa direk olarak dönüşüm, ilerleme, transformasyon gibi kelimeleri ikame edebilirdik 'hicret' kelimesinin yerine. O halde dönüşümün, ilerlemenin O'nun kriterlerine göre belirlendiği ve yürütüldüğü bir durum olarak kabul edebiliriz hicret'i. Hatta belki de Batı'nın literatüre sokmuş olduğu Reformasyon kavramına karşılık Hicret bizdeki -Doğu demiyorum buna çünkü kasdettiğim bu kelimenin içeriğine muhatap olmuş medeniyetler yani İslam üzre olanlar- dönüşüm ve iyileşmeyi adlandırmak için alternatif olarak kullanılabilir. (Bu fikri sevdim bak şimdi :) Nitekim Davutoğlu şunu dile getiriyor kitabında; "17. yüzyılda, hakim olan Osmanlı idi. Ama aynı dönemde Batı'da çok ciddi bir düşünce canlılığı vardı... Bugün ise tersinin olduğu kanaatindeyim. Doğu toplumları ve özellikle de İslam medeniyetinin içinde bulunduğu havza ise siyasal, ekonomi-politik ve jeopolitik bir bunalım yaşıyor. Bütün bu bunalım içinde beklenen, çok ciddi bir düşünce canlılığının ortaya çıkmasıdır." Yani gerilimden bir dinamizm oluşturabilme imkanı. Fakat dediğim gibi alternatif tek değil; olumsuza doğru da bir kayma olabilir, çöküntüye doğru da. Ve belki de işte bu yüzden Fukuyama'nın 'tarihin ve de insanlığın sonu'nu getirişi hatalı çünkü bir yerde açılmayı bekleyen ve de dinamizm oluşturabilecek tıkanmışlık mevcut. Zaten onun dediği gibi artık ilerlemenin sonuna gelmiş isek durmuşuz, bitmişiz, yaşamıyoruz demek. Hayat bu yüzden hicret belki de çünkü hicret durduğu anda hayat da durmuş oluyor. Ne diyordu Tarkovsky'nin yazar kahramanı; kusursuz yazdığımı bilsem yazmamın anlamı kalır mı? Şükür ki bizi yaşamın sonuna getirecek mükemmellikten henüz çok çok uzağız.

Peki bu medeniyet döünşümü ya da bize has deyimle Hicret, nasıl hayata geçirilebilir? Ben geçen defa bunun basit bir şekilde kendi içimdeki işleyişine dair bir şeyler anlatmıştım ama koca bir medeniyet için nasıl olacak bu? Davutoğlu'nun şu tespitiyle başlayabiliriz sanırım; "medeniyetlerin özünde (insanlarda olduğu gibi bence) bir varlık bilinci vardır. Daha doğrusu medeniyetler, bir varlık bilincinin sosyal bir form haline dönüşmesidir... Varlık bilincini dini bilinçten koparmak çok güçtür... Ancak bugün olan şey budur: Batı medeniyeti kendi varlık bilincini medeniyetlerin bireylerinin zihniyetlerine ve o varlık bilinciyle ortaya çıkan bir bilgi ve değer sistemine empoze etmek istiyor. Bu da diğer medeniyet havzalarında bir çatışma doğuruyor. Bu kişilik çatışmasını aşmak için de seküler ayrımlara gidiliyor." Yani önce bu varlık bilincinin oturtulması, kişilik çatışmasının önlenmesi gerekiyor gibi. Fakat bu içe yönelme dıştan kopukluk, dışarıda olan biteni görmezlikten gelmek anlamlarına da gelmiyor. Ayrıca dikkat edilirse önemli dönüşümlerin hemen hepsinin arkasında bir felsefi-düşünsel temel var. Ve bunları sağlayabilecek kesime olan ihtiyaç ortaya çıkıyor bir sonraki adımda. Tıpkı Davutoğlu'nun dediği gibi; "Bizim İttihat ve Terakki döneminde Falih Rıfkı'nın Zeytin Dağı'nda veya Cumhuriyet döneminde Yakup Kadri'nin Yaban'ında yaşanan, ortaya çıkan türden kopuklukları, yabancılaşmaları değil bütünleşmeleri öne çıkartan ve bunların her birini besleyen kaynakları yakalayabilen ve o ritimle yoğrulabilen bir elit yetiştirmemiz lazım." Bu dönemin varlık kişilik problemleri bahsi geçen örneklerdekinden daha komplike diye düşünüyorum ki bu yüzden belki bu hususta da yeni bir lieratür oluşum sürecinde; Elif Şafak'ın Araf'ı, Fatma Barbarosoğlu'nun Hiçbir Yer'i ve de Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ı ilk aklıma gelen örnekler ama düşünsel alanda olmaktan ziyade tespit aşamasının ilk basamağında yer alıyor gibiler. Aklıma bu noktada dönüşümleri canlı kılan bir kaç örnek geliyor; Fazlur Rahman -benim için çok özel bir şahsiyettir-, Muhammed İkbal ve de Ali Şeriati. Hayatlarına bakılacak olursa kişilik ve varlık muhasebesini sadece kendi içlerinde yapmadıkları anlaşılmış olur sanırım. Hemen hepsinin kariyerinde birden çok alanda doktora ve eğitmenlik, toplumda aktif görevlerde yer alma ve bunların yanı sıra İslami alanlarda uzmanlaşma göze çarpıyor. Kendimi kendi içimde amaç bazında meşrulaştırmama da oldukça katkı yapıyorlar örnek olarak :)

Aklıma bunlar geliyor ve de diyorum ki ABD dönüşüm geçirmek zorunda ama bu defa felsefi-düşünsel bir arkaplanı da yok. İyi, onlar da bu defa Hicret yolunu denesinler bari :) Yapamazlarsa sonları Osmanlı gibi olacak. vs. vs. Bu güzide (!) fikirlerimi ödevime yazmıyorum tabi. Daha oturaklı ve cici-bici cümleler kuruyorum. Affola...

Not: Fotoğraf bendeniz tarafından Yalova-İstanbul arası feribotta çekilmiştir. Yurdum insanlarından biri bellerini toplarken girmiş kareye. Valla çekerken hiç fark etmemiştim, yalnızca martıları gördüydem ben ama olsun, böyle de ilginç olmuş :)

Thursday, February 15, 2007

Resim: Enerji (Sedat Kumova)

Neden 'hicret' denince aklıma (ve de genel olarak aklımıza) sadece Mekke'den Medine'ye göç etme hadisesi geldi ki bunca zaman? Bilmem... Alışılmış bilgilere tutunmaklık belki... Ama artık başka şeyler demek olduğunu da öğrendim, şükür. Hicret... Hariç, muhacere, tehcir kelimeleri gibi Arapça 'khcr'den geliyormuş. Ve de hayat, tamamiyle bir hicretmiş aslında. Nasıl yani? Varlık, sonsuzluktan hicret sonucu varlığa gelmiş; ontolojik hicret! Başka hicretler? Beynin, ruhun hatta mizacın hicreti sonra... Bedenin yatay hicretine karşılık ruhun dikey hicreti... Örnekler? Yunus'un hicreti mesela, Adem'inki sonra, Nuh'unki ve de Yusuf'unki... Tüm hicretlerin en zorlarından olan hicreti Yusuf'un; Züleyha'ya sırtını dönüp günahtan hicreti...

Nereden çıktı bunlar şimdi? İçimi tanıdık seslere açmak için elimden geldiğince takip etmeye çalıştığım bazı TV programlarından, ki bu yukarıdaki tespitler genel olarak M. İslamoğlu'na ait olanprogramdan, aldığım notları toparlıyordum zihnimde de oradan çıktı işte. Ama benim için asıl vurucu kısım şu idi: hicreti kaçıştan ayıran nedir? sorusuna, "herşeyinle 'ben bittim"'cümlesini kurduğun yer var ya oradan sonrası hicrete girer" mealindeki cevabın verilişi idi herhalde. Tüm birikmiş kaçmaklıklar kapıda beklerken ve belki de beni alıp götürmeyi beklerken uzunca bir süre, birden bum! Herşeyiyle bir hicret -dönüşüm, değişim, dinamiklik, hareket, basamak atlayıç, sıçrayış vs.- hissi şimdi içimi rahatlatan. Neyin hicreti? Ruhun, mizacın, gönlün ve belki de bazı düşüncelerin hicreti...

Kolay mı oluyor? Hiç kolay olmuyor. Uzunca bir süredir zayıf anınızı kollayan bilimum ses Pandora'nın kutusundan fırlayıveriyor. Savunmasız öylece kalıveriyorsunuz. Onlarca belki yüzlerce aykırı ses aynı anda; hepsi sizsiniz ve belki de hiç biri siz değilsiniz. Siz olarak söyleyecek sözünüz yok hiçbirine. Sadece dinliyorsunuz. Zaman zaman birine hak veriyorsunuz, zaman zaman bir diğerine. Kafanız ve içiniz daha da karışıyor. Hiç olmadığı kadar acımasızca saldırıyorlar hem. Ama dinlemeniz lazım hepsini biliyorsunuz. Yeni bir yol için, hicret için... Müdahil olamadığınız bu hal aylarca devam ediyor belki. Sonra? Karar veriyorsunuz; büyük bir yuvarlak masa toplantısı hepsiyle. İşin en zor kısmı bundan sonra; her birini tek tek tetkik etme, kimin neyi neden söylediğini, neyi neden savunduğunu dinleme bir bir. Ve de bunlar öyle kolay kolay yola gelmez, zor uzlaşılır sesler ya da tipler olduğundan belki on belki daha fazla aynı toplantıyı yapmanız gerekiyor. Ama kararlısınız. Hepsini toparlamaya, zapturapt altına almaya. Bu gücünüz var artık. Siz de belirlemişsiniz tarafınızı. Siz olarak hepsine karşı gerekçelerinizi, savunduklarınızı dile getirme gücünüz var artık. İçsel demokrasi mi? Pek sayılmaz. İçsel despotizm? O da pek sayılmaz çünkü bzılarından ilginç fikirler çıkıyor; kavga da etseniz, çekişseniz de size bir şeyler katıyor. Ama siz, tarafınızı belirlediyseniz! Sonrası? Bundan bir sonraki -umarım uzunca bir zaman sessiz kalırlar :)- toplu ayaklanmaya kadar bir sükunet. Aslında yaşantının her anında böyle ufak sarsıntılar ve de minik hicretler oluyor belki ama tüm iç dengenin değişmesine yol açanlar seyrek oluyor -iyi ki de öyle oluyor-. Ama neticesi mizaç hicreti, ruh hicreti. Bir sizden bir başka -umarım daha iyi- bir size... (Kendimle 2. çoğul şahıs ağzıyla konuşmayı neden bu kadar seviyorum acaba? Çok yüz göz olmayalım diye herhalde :) Hicret tadında başlangıçlar nasip eyle ya Rabbim! (Z1'im, bu sana özellikle :)

Müzikle neticelendireyim bu bahsi. İlki, Murat Yılmazyıldırım'dan... Yaklaşık 10 dakikalık nefis bir müzik ziyafeti... Hüzün Kovan Kuşu Gelmiş... İkincisi ise dağılan Düş Sokağı Sakinleri'nin diğer Murat'ı... Murat Çelik ve Seyyah'ı... Eee hicret üzeri iyi gider diye düşündüm. Gerçi kendisinin son konserlerinden birinde söylediği, ki o konsere gitmeyi çok isterdim, Ölüm adlı şarkısının linkini vermek isterdim ama suçu üzerime almak istemedim. Yani kendinizi gider ayak kaybetmenize yol açmak istemedim. Merka eden, eceline susayan:), varsa kendisi şey ediversin artık.

Not: Kardeşcağızım! Biliyorum bu ara böyle iç gevretici, ruh sıkıcı yabancı şarkılara takılıyorsun. Onların Türk versiyonu gibi bir şey bunlar da. Tebrik ettiğim doğumgününü bir de böyle ufakcana hediyelendirmek istedim. Güle güle dinle de tavsiyemdir; tok karnına olmak üzere günde 2 defası makbuldür. Fazlası fazladır!

Friday, February 09, 2007


Yıl 2027... Neden olduğu bilinmiyor ama 18 senedir dünyada tek bir çocuk doğmamış. Ve de zaten doğsa bile pek yaşanası bir yer değil artık dünya. Zira her yerde mülteciler ve sıkıntılar, çatışmalar... Tüm bu hengamenin arasında bir umut; Afrikalı bir kadın bir bebek doğuruyor. Her şey duruyor sanki bir anlığına; askerler bile durup bebeğin ağlamasını dinliyorlar. Ama bir an işte ve de devam ediyorlar çatışmaya ironik bir şekilde. Sanki öldürdükleri, o bebeğin büyümüş hali değilmiş, onlar insan soyundan değilmiş gibi.

Tabi bu, Children of Men, filminden sonra düşündüğüm ilk şey neden bu ara bir çok şeyin karamsar bir tablo çizdiği ile ilgili idi. Gerçi söylemem lazım geçen günkü derste hocamız, Mikael bey, sanki benim sitayişimi duymuş, sanki bloğumu okumuş gibi "biliyorum, bunlar sizi karamsar yapıyor, hadi daha ümitvar şeylerden bahsedelim" demez mi? Töbe töbe... Vahiy mi indi adama diye şaşırdım bir an yani :) Neyse... Ve de ikinci olarak şey diye düşündüm; bebek ağlaması, etrafta çocuk sesleri duyulmayan, ninnilerin söylenmediği -hadi işi genişletelim-, belki okulların teker teker kapandığı, bebek ya da çocuk eşyasının üretilip satılmadığı 18 yıl! Nasıl bir şey olurdu acaba? Geceyarısı brainstorming'inin ardından -bu arada, bu beyin fırtınasına uykusu gelinceye değin iştirak eden arkadaşa teşekkürler zira kendi başıma olsam aklıma gelmeyecek bir çok şey açığa çıktı hatta uzunca bir yazı bile etti, şekildeki gibi :)- geldiğim noktada ise şunlar var zihnimde: Evet, insanoğlu unutmaya ve yavaş yavaş alışmaya, içselleştirmeye, durumu normal karşılamaya programlı bir varlık. Evet öyle! Yoksa 4-5 senedir devam eden Irak'taki olaylarda her gün birilerinin ölmesine bu kadar kolay alışamazdık değil mi? Tamam, alışma durumu olayın niteliği ve kişinin direncine -ve belki daha bir çok şeye- göre değişiyor. Mesela, bazıları genç yaşta ölen çocuğunun hatırasını ve de acısını canlı tutmak için adeta kendini zorlayabiliyor. Ve belki de onun acısını unuttuğu her an suçlu sayıyor kendini. Bu yüzden hep ondan bahsediyor, eşyalarını kaldırmıyor ortalıktan vs. Ya da mesela filmin örneğindeki gibi tüm dünyada böyle bir durumun olması 18 seneyi yeterli kılmıyor unutmak için. 50 belki daha fazla yıl gerekli, kimbilir?! Öyle ya da böyle, tamamen bile değil belki ama, giderek acı hafifliyor, olayı normal karşılamaya başlıyorsunuz. Bu olmazsa yaşanmaz, yaşamayız belki de.

Genelde bayramlarda rutinimize dahil olan bir eylemdir; hiç görmediğim dedemin ve de ben 19 yaşında iken vefat eden babaannemin mezarını ziyarete gideriz. Bilirsiniz o vakitler genelde mezar ziyareti vakitleridir. Ve de ilginç bir şey görürüm orada; dedemin mezarı eski mezarlıkta, yani genelde ölümü 70 ya da 80'e kadar olanlar var orada. Babanneminki ise yenide. 90'lar ve 2000'in ölüleri yani -Allah'ım ben ne zamanın ölüsü olucam acaba? Çok ilginç ya, 2020'ler mi 2030'lar mı? Neyse, neyse...- ve de eski mezarlık neredeyse bomboş olur; yenisi ise dopdolu! Acılar tazedir çünkü daha. Her gün aynı acıyı yaşayarak yaşayamaz zaten insanoğlu değil mi? Gerçi bu Irak meselesi kafamı kurcalıyor çünkü orada her gün yeni baştan yeni acı için malzeme birikiyorken neden acı azalıyor? Normalleştiriyor muyuz gerçekten? Bu kadar kolay mı? Ya da hangi durum için nerden sonrası normal? Kaç yıl sonrası unutmak, insan onurunu ayakta tutmak için gerekli ve yeterli? Sorular, sorular... Aklıma şey geldi şimdi; Bosna ile ilgili fotoğraflara bakıyordum netten de gözüme bir kaç kere takılan bir tabela hatırıma geldi: "Do not forget!" Ama biliyorum unutacağız!

Tüm bunların üstüne, unutma/hatırda tutma ile igili bir tartışmanın olduğu bir başka şey geldi; Türkiye'de iken okuma fırsatı bulduğum Elif Şafak'ın 'Baba ve Piç' adlı romanı... Roman genel olarak şu ilginç tespitle neticeleniyor diyebilirim ya da romanın temel iki kahramanı genç bayan -biri Ermeni, öbürü Türk- şöyle bir neticeye varıyorlar; Ermenileri ayakta ve bir arada tutan geçmişlerini hiç unutmamaları hatta çocuğunun ölümünü bir an olsun unuttuğunda kendine kızmaya başlayan anne örneğindeki gibi davranmaları... Türkler için ise tam tersi geçerli diye düşünüyorlar. Yani onca travma ve bunalımdan sonra onları da ayakta tutan geçmişi unutmaları... Hem de olabildiğince, hem de çabucak!

Cevaplarım yok tabi yine tüm bunlara dair. Yalnızca düşünüyorum ya da hissediyorum ki bazı şeyleri unutmamak ya da acsını daha uzun süre taşımak bizi daha onurlu kılar ya da kılmalı. Gerçi hep düşünmüşümdür, acaip bir hafızam var maalesef -ileride yaşlanınca özleyeceğimi de biliyorum ama- ve de çok çok ufak ve ilginç ayrıntıları dahi hatırlıyorum çoğu zaman. Ve bunun beni normalden daha yorgun, daha hassas kıldığını düşünüyorum. Unutmak bir nimet belki de gerçekten. Ya da mesele unutmak/hatırlamak değil de unuttuğunuzun ya da unuttuklarınızın dahi sizde öğretici, ilerletici etki yapmış ya da yapmamış olması belki de. Doğru soru, atom bombasının öldürdüğü nesilleri ve sonraki etkilenenleri unuttuk mu ya da hatırlıyor muyuz değil de bundan ne öğrendik belki de. Gerçi böyle demek, sürekli bir yerlerde onu hatırlıyoruz demek belki de... Offf, gecenin bir yarısı oldu ne yapayım? Beynim su kaynatmaya başladı tabi :) Gerisini de siz düşünüverin artık, benden bu kadar!

Tuesday, February 06, 2007

Mikro yoldan makro olana...
Bunlar en taze ve sıcak görüntüler dışarıya dair. Hoş, onlar sıcak da ben baya bir donmuş durumdayım tabi. Valla prosedürel işler olmasa çıkmaya hiç niyetim yoktu dışarı zira şekilde de görüldüğü gibi bir kaç gündür aralıksız kar yağıyor -tıpkı şu anda da olduğu gibi- ve de ulaşım bir hayli güçleşti. Fakat hepsine değdi sanırım; heyyooo oda kontratımı değiştirdim sonunda! Şu an ikamet etmekte olduğum odada kalmaya devam edebileceğim şükür. Tüm işlerimi halledemedim ama neyse yarın mecburen okula gitmem gerekiyor zaten. Gidebilirim umarım :)

Evet, nerde kalmıştık? Kafam da masamın üstündeki kitaplar gibi tıka basa. Aynı anda kaç kitap okuyorum unuttum. Hani derler ya 'bir işte yorulunca bir diğerine geçmek dinlenmek yerine geçer' diye ben bunu kitaplara uyguluyorum sanırım. Birini okumaktan yorulunca bir diğerine geçiyorum :) Ama fark ettim ki bir süredir okuduğum kitaplar -hatta sadece kitaplar değil izlediğim filmler de dahil- ısrarla benzer bir konuya uzanıyor. Yani aslında onlar gerçekten mi uzanıyor yoksa onları ben mi uzatıyorum orasından emin değilim de bu durumdan memnunum oldukça. Gerçi süreç bu kadar da pürüzsüz işlemiyor zira zaman zaman ciddi sıkıntılar çektiğimi söylemeliyim. Ne gibi yani? Mesela, şu an okumakta olduğum kitaplardan biri olan 'Uluslararası Hukuğa Giriş'teki BM'nin bilmem kaç resolution çıkarıp da Bosna ve Ruanda'daki -bu arada, Hotel Rwanda filmini bulursanız mutlaka izleyin, tavsiye ederim- olaylara dair bir sonuç elde edememesi gibi olayları adım adım neler olduğunu takip ederek okumak, oturduğum noktada iyice ufalmama, nokta gibi hissetmeme yol açıyor kendimi. Ya da Dünya Bankası'nın içerisinde gerçekleşen şu olayları öğrenmek; bankanın genel paradigmasına uygun araştırmalar için bütçe alabilme ve de daha hızlı bir şekilde bir yerlere gelebilme şansınız artıyor -siz aynı görüşü paylaşmasanız ve de aksi yönde araştırmalar yapmak isteseniz bile-... Kendimi oldukça pesimist hissetmeye başlıyorum bunları okurken. Oldu canım, ders için ödev hazırlaman gerektiğinde sayın Mikael beye, "kusura bakmayın, bunlar bende karamsarlık şey ediyor da o yüzden yazmasam bir şey?" dersin. Ve de o muhtemelen sana "iki tane anti-depresan eşliğinde okuyup yazınız efendim o zaman!" cevabını yapıştırıverir. Off off... Bunlar, işleri en çok etkileyebilme gücüne sahip olan kurum ve kuruluşlar iken kalkıp da nemize güvenip "yok onu şöyle yapsak, yok bunu değiştirsek" vs. demeye getirebiliyoruz, bir de utanmadan onlarca şey okuyoruz bir anlasam? Bırakınız bunu, daha iki insan arası münasebeti yürütmede dahi bir sürü problem yaşıyor iken delilik vallahi! Başımı kuma -pardon kara!- gömsem ve de hayat beni sobeleyemese? Ya da varken yok gibi davransam? -Deliliğe bu yüzden gıpta ediyorum işte. Çünkü gerçekten var olduğunuz halde yok gibi davranmanızın meşrulaştığı tek durum bu! Yani hayat yoklamasından sonuna değin raporlu olarak geçmek...- Dolunayın altında çimenlere uzanıp hayat hakkımı pas geçsem? Ben oynamıyorum diye mızıkçılık çıkarsam?... İçimde şu ara bana karşı en büyük ayaklanmayı yürüten sesi dinlediniz efendim! H.'nin içinden sesler korosu, "pesimistim abi" şarkısı...

Amak-ı Hayal'i okurken beni en çok güldüren -ama içten içe de yukarıdaki sebepten ötürü saldırıya geçen- hikayelerden birinde Raci kendisini karınca olarak görüyor. Ve de karınca kolonisinin, önemli bir problemi çözmek için deli gibi seferber olduklarına şahit oluyor. Karınca konseyleri toplanıyor, kararlar alınıyor, araştırmalar yapılıyor ve de müthiş teoriler geliştiriliyor. Sorun da şu ki, koloniyi ara ara sebebi bilinmez bir sel alıp sürüklüyor. İşte bunu anlamaya çalışıyorlar kendilerince. Ve de Raci bir karınca ama aynı zamanda insan düşüncesi sahibi olduğu için en sonunda problemin ne olduğunu keşfedince gülmemek için zor tutuyor kendini çünkü bu, mahiyeti bilinmez sel aslında o karınca yuvasının etrafında molaya bırakılan beygirlerin defi hacet gidermesinden ibaretmiş! Ne demek istiyor bana şimdi bu? Yukarıdakilere de paralel olarak, sen karınca mantığınlan oku oku güzelim, bildiklerinin asıl mahiyetlerini öğrenince kalıvereceksin öyle. Bu gidişle gün gelip de dünyanın sahiden öküz boynuzu üzerinde durduğunu öğrenirsem hiç şaşırmayacağım efendim.
.................................................................................
Ama... Çok seviyorum şu, içimde 'ama' ile başlayan cümleler kuran sesi :) Eee üstüme bu kadar gelinirse sessiz kalamam değil mi? Kabul ediyorum; başımı kuma/kara gömemem. Var iken yokmuş gibi davranamam -hele de henüz delilik mazeretine nail olamamışken- ve de hayat hakkımı pas geçemem. Ama yukarıdaki sesi ve de dile getirdiği sesleri de yok sayamam. O halde? Gene mi 'orta yol'? Bayılıyorum senin bu çıkış yoluna! Okumaya, bilmeye, anlamaya çalışmaya devam o halde. Evet, lakin sınırlarını bilerek ve de bütün hepsinin yalnızca senin içindeki karakterlerin karşılıklı argüman atışması için stok işlevi görmediğini unutmayarak. Bunca zaman düşünüp düşünüp de cevap diye bellediğin en kısa cümlelerden biri dahi birilerine "acaip rahatladım bunu duyunca ya!" dedirtebiliyorsa ya da birilerinin o gece biraz daha rahat uyumasına vesile olabiliyorsa veyahut da "iyi ki başını kuma gömmekten vazgeçmişsin!" diyen bir tek şahıs bile varsa etrafında; değer, değer inan! -Daha fazlasına da hayır diyemem tabi :)-
..................................................................................
Bu duygusal girişten sonra efendim, kaldığım yeri unutmadım hiç merak etmeyin, devam edeyim. Batı medeniyeti ve problemleri ile ilgili yazdıklarıma, başka bir kitaba geçerek devam etmeyi düşünüyordum aslında ama ikinci kere okumaya başladığım A. Davutoğlu'nun "Küresel Bunalım" kitabında çok çok hoş şeylere denk gelince bunu öne almaya kara verdim. Ne de olsa, her yol Roma işte!

Artık bıkkınlık derecesinde sözü edilen iki tezden biri olan Fukuyama'nın tarihin sonunun geldiği-ki diğeri de Huntington'un medeniyetler çatışması tezi- görüşüne karşılık Davutoğlu, Batı'nın ve tabi onun temsil ettiği medeniyetin bir dönüşüm -özellikle de Berlin duvarının yıkılışı ve 9/11 olayı neticesi daha bir görünür hale gelen- içerisinde olduğunu, bu dönüşümün ise 5 bunalım unsuru taşıdığını dile getiriyor. Nedir bu 5 bunalım unsuru? 1) Ontolojik güvenlik ve özgürlük bunalımı ve ontolojik yabancılaşma 2) Aydınlanma felsefesini önermeleri olan 'akıl, bilim ve ilerleme' epistemolojisinin bunalımı 3) Mekanizma- ahlak dengesizliğinde kendini gösteren aksiyolojik bunalım 4) Ekolojik bunalım 5) Kültürel çoğulculuk problemi. Ve de şöyle devam ediyor; "modernite, içinde insanın bütün arayışlarına cevap verebilecek, teknolojinin dev adımlarla yol aldığı, rasyonaliteye dayalı siyasal (devlet) ve ekonomik (piyasa) mekanizmaların yönlendirdiği mutlak bir güvenlik ve özgürlük alanının ortaya çıkacağı iddasını taşıyordu." Fakat neticenin olumsuzluğunu gösterecek kanıtlardan birini, daha önce not ettiğim bir şeyi çok iyi ortaya koyuyor sanırım. O da şu ki, İsveçlilerin -genelleme yapmak durumundayım- kendilerini bir yandan çok modern, öte yandan ise çok güvensiz hissetmeleri çelişkisi... Bundan daha iyi dile getirilemezdi bu çelişki herhalde. İşte bu noktanın tespitinden sonra herkes kendince yeni bir düzen oluşturma girişimine atılıyor bir yerlerinden. Kimi kültürel problemlerin çözümü ile kimi çevre sorunları ile kimi de bendeniz gibi ekonomik hususlarla meşgul oluyor. Zaten bu satırları okuyunca yitik kuzuyu bulmuş gibi sevindim zira tezimle ilgili aşağı yukarı ne yapmaya çalıştığıma dair güzel bir tespit olduğunu düşündüm. Modernitenin ekonomik aksaklıkları ile ilgileniyordum; 2. bunalıma dair iktisada yeni bir bakış açısı getirmeye çalıştığını düşündüğüm 'retorik iktisat' metodu -thanks to McCloskey- nu kullanmayı planlıyordum; 3. bunalıma dair de ihtiyacım olan 'etik' içerikli bir bakış açısı idi ve de son olarak buna paralel olarak, bu bilimin insani her türlü değere açılması için müthiş bir imkan olduğunu düşündüğüm 'kognitif' yöntem... Bundan iyisi Şam'da kayısı :) Dedim ya aynı anda bir kaç kitap var elimde diye ki bunlardan biri de, aynı zamanda şu anki dersin de hocası olan Mikael beyin kitabı ve de neredeyse Davutoğlu ile aynı cümleler geçiyor kitabın bazı yerlerinde. O da bundan sonra yolun ne olması gerektiğine dair kendince bir ütopya -ah herşey bu ütopya tutkunu dürtülerimizden doğuyor zaten!- geliştirmeye koyuluyor. Hepsini denk getirene hamd olsun, ne diyeyim!

"Okuyun, düşünün, yazın, ne işe yarayacaksa!" diyenleriniz varsa içimdeki ses gibi eğer; ola ki bunlardan bir şey çıkar ümidi yeter diyeceğim sadece. En azından şikayet edip edip oturmuyoruz diye de ekleyeceğim. Teori meori, pratiğe de uzatırız inş. bir gün. Onda da orta yolcuyum zaten; teori&pratik! Bütün bunların üstüne ne okuyorum peki? Riyazü's Salihin'i Razi'ye ekliyorum, tövbe istiğfar edip uykuya dalıyorum efendim :)

Saturday, February 03, 2007

Mola: Sizi, uygurca çözmek zorunda kalan bilimadamı hissiyatından; kendimi de uluslararası hukuk ve günlük meşgaleler arası ağırlaşan zihin yorgunluğundan kurtarayım hadi. Üzgünüm ki çok çok rahatlatıcı olabilme hususunda pek maharetli değilim. Haftalık 'iddia' kuponlarınızın doldurulmasına dair ip uçları verme, bir türlü beceremediğim safi gevezelik etme, Türkiye'de yeterince konuşuluyor olduğunu düşündüğüm bazı mevzular -Orhan Pamuk'un nobel ödülünü alışı, Hırant Dink cinayeti, İsmail Cem'in ölümü vb.- hakkında 3/5 satır kelam eyleme, muharrem ayı hasebiyle Türkiye'de yemeye başladığınızı düşündüğüm 'aşure' tarifi verme ve de başta kendime olmak üzere başat bazı konulara dair 'Güzin abla' kıvamına gelme gibi fiilleri gerçekleştiremeyeceğime dair önceden hazırlamak isterim sizi. Peki nedir bu molanın kapsamına giren?
  1. Rahatlama... Sınavlar, hazırlamak zorunda olduğunuz ödevler, okunması gerekenler, otobüste/yolda/iş yerinde/okulda karşılaşılan can sıkıcı olaylar, geçmişin özellikle de olumsuz hatıraları, gelecek kaygıları ve daha bilimum şey izin verin bir süreliğine çıkıp gitsin zihninizden.
  2. Dinlendirici eylem(ler)... Film izleme, alış-veriş etme, yürüyüş veya yemek yapma gibi alternatifler geliyor aklıma ki ben, hayrettir ki, bu sonuncusunu seçtim bu defa.
Öncelikle söylemek isterim ki yukarıda da resmi görülen ve görüntü olarak fena sayılmayacak, tadı oldukça iyi idi :), yemek bizatihi hakkımdaki yemek yapamadığım söylentilerine karşı güçlü bir delildir sanırım. Tabi, benim yaptığıma dair açık delil yok ama sözüme güveneceksiniz artık, ne yapalım! Üstelik daha da açık olsun diye tarifine vereceğim aşağıda. Ben ve yemek tarifleri??? Gidişat iyi değil sanırım. Ayrıca belirtmeden de geçemeyeceğim, bana ısrarla yemek tariflerinin çok pratik olduğu söylenen meşhur "portakal ağacı" adlı siteyi incelemiş ve de hayal kırıklığına uğramış bulunmaktayım. Çünkü sitedeki bazı tariflere baktıktan sonra içimdeki yaygın kanı şu idi: "ben bunları yapamam ki! Matematik problemi çözmek bilem daha kolay bunları anlayıp uygulamaktan." Ama görüldüğü gibi pes ettim mi? Nayır!

Tarife geçmeden belirteyim ki yemeği tamamen ben yapmış sayılmam aslında :) Tamam tamam başlamayın hemen, kandırıyor değilim. Yani birazcık yardım aldım sadece, birazcık. Çünkü bu yemeği daha önce sadece 1 defa yapmıştım. Ve de pek hatırladığım söylenemez. Neyse, malzemeler ve yapım aşamasına geçeyim; 'dolma'nın nasıl yapıldığı ve tadının nasıl olduğuna dair merakları olan 1 adet İsveçli -başka memleketten de olabilir tabi, hatta benim gibi bu tarz istekleriniz 40 yılın başı gelmiyorsa sizin içsel isteğiniz de kafidir-, malzemeleri alabileceğiniz 1 adet market -neler alacağınıza dair aklınızda bir şeyler olması tavsiyemdir yoksa bizim gibi ne alsak ne alsak diye rafların önünde dikelir kalırsınız- , yeme gücünüze paralel olarak dolmalık biber -yeşil, sarı, turuncu farketmez sanırım da biz yeşil tercih ettik; klasik yani-, pirinç -cinsi fark etmez sanırım, bakın ne kadar pratik öneriler getiriyorum-, soğan, dereotu -maydanoz mu idi yoksa? yok yok dereotu idi, eminim/son kararım-, domates, yağ, çanak-çömlek ve de ocak işte bir de.

Yapım aşamasına geçildiğinde ise pek bir şey bilmediğim 'dolmaların da pirinç karışımı gibi önceden ısıtılıp ısıtılmayacağı ya da ne kadar pirinç kullanmamız gerektiği' gibi zorlu sorular karşısında donup kalmamla ortaya çıkmış oldu tabi. Sonunda yaradana sığınıp göz kararı devam ettik . Yani bu bakımdan belirli bir ölçü veremeyeceğim üzgünüm. Herkes kendi göz kararına güvensin bir zahmet. Pirinç; dereotu, soğan -yemeğe acı biber koyulmasını engelledim ama soğan konulmasına engel olamadım maalesef :)- ve yettiğince -ne demekse?- su ile önce haşlandı. Ya biz Türkiye'de klasik yağ ile kuru yaparız pilavı da baktım sırf su ile daha hafif oluyor bence. Neyse, biberleri ön haşlama yapmama kararının ardından genişçe bir tencerenin içine 2 parmak kadar su koyup domates sosu, tereyağı ve de baharat ekledikten sonra pirinç karışımı ile doldurulmuş biberleri içine yerleştirdik. Ve de 45 dakika kadar sonra mutlu son! -bkz. foto- Şimdi yemeğin ne kadarının bizzat bana ait olduğu tartışılır ama 'şunu koyalım mı? ya da bunu?' gibi soruları başarıyla cevapladığım için katkımın büyük olduğu su götürmez gibi, hı?

Yemeğin üzerine kahve tavsiyemdir. Nasıl olur demeyin, kahve herşeyin üstüne gider. İddialıyım :) Tabi arzuya göre Türk kayvesi de olur. Fekat sigarasız lütfen! Nihayetinde ise dolma üstüne hangi şarkı gider diye düşünüyorum da Türk sanat musikisi iyi gider sanırım. Buyrun o zaman; Dönülmez Akşamın Ufku... Hüzünlü vs. demeyin, ne yapayım aklıma bu geldi işte. Siz başka şey de dinleyebilirsiniz tabi.

Eee hepsinin üzerine de güzel bir uyku.........