

Photo (right and above):Taksim/Istanbul, 1 May
Photo (left anb below): Bangkok/Thailand, 1 May
Ödevler arasında boğulmuşken Türkiye'de neler olduğunu anlamaya çalışıyorum bir yandan da. Orada iken olaylar daha çok trajik görünüyordu da şimdi böyle uzakta olunca buna bir de komedi kısmı ekleniyor sanırım; yani traji-komik görünmeye başlıyor her şey. Değişmeyen tek şey ise orda iken de burda iken de neler olup bittiğini anlamakta zorlanışım :) Cumhurbaşkanı seçimleri ile ilgili tartışmalara geçmeden tazeliğini koruyan 1 Mayıs'a değineyim bir. Evet, çoğunluk tarafından -buna kendimi de dahil ediyorum- kökenleri bilinmemekle beraber kutlanmaya devam edegelen ama bir çok şeydeki gibi bazı kavram, davranış kodlarına indirgenen bir gün gibi görünüyor bana. Nedir bu davranış kodları? Tabi yurdumdan bahsediyorum, İçşi sendikaları önde olmak üzere Taksim'e yürüme istekliliği versus polislerin bunu engelleme girişimleri, yakılan ateşler -bize has olarak lastiklerin yakılışı-, bazı bölgelerde daha yoğun kutlanışı -aklıma hemen Esenyurt geliyor çünkü 1 Mayıstan aylar önce orak, çekiç, vida vs. figürlü amblemleri bolca gördüğüm yerlerdendir İstanbul'da- ve de sanırım bu günü Sosyalist ya da Marksist anlamlarından bir nebze olsun uzaklaştırmak için bolca vurgulanan baharın gelişi mevzusu...
Sadece bizde mi böyle? Bakıyorum da bir çok ülkede olaylı geçmiş; Almanya, Küba, Tayland bunlardan bazıları mesela. Peki burada? Dün gece, Walpurgis Night/Valborgsmässoafton, dedikleri gün kutlandı burada da. Yani sadece kutlandığı biliyorum zira ödev yapmakla meşgul olduğumdan bir şey görmedim. Sadece duydum diyebilirim o kadar. Gün, bizdeki ve genel olarak dünyadaki gibi hem işçi gruplarının protesto yaptıkları gün hem de baharın gelişi diye kutlanıyor. Fakat sanırım ki giderek, özellikle de genç nesil olarak, bu ikincisine doğru bir meyil var gibi. Buna güzel bir örnek olarak, İşçi gruplarının eylemlerinin sorgulandığı bir yazıya erişebilirsiniz buradan. Şimdiden söylemeliyim ki yazılar İngilizce ve bende çeviri yapacak hal yok maalesef. Özel olarak ilgilenenlere kapım her zaman açık, o başka :)
Gelelim asıl mevzuya. Şu an öğrendiğime göre Anayasa Mahkemesi oylamayı geçersiz saymış. Beklenen bir gelişme diyeyim geçeyim. İsterdim ki mevzuya dair uzun uzun yazayım fakat şu sıra konuyla ilgili küfür cümlelerinden başka bir şey dilime gelmediğinden okuyanların ahlaki durumunu korumak açısından bir kaç yazı aktarmak istiyorum. Ne yapayım, akademik dilim ve düşünüşüm ödevlere kalsın.
Görev demokrasiyi kurtarmak (Gülay Göktürk)/Bugün Gazetesi
Demokrasimiz bir kez daha darbe tehdidi ile lekelendi. Cumhurbaşkanını anayasal prosedür içinde seçip, normal zamanında seçimini yapıp sonra da "kanatlanmak" için sabırsızlanan ülkemizi yine kara bulutlar sardı. Gelinen bu noktada cumhurbaşkanlığı seçimini dondurmaktan, Anayasa Mahkemesi kararını beklemeden hemen erken seçime gitmekten ve cumhurbaşkanını yeni parlamentoya seçtirmekten başka yol görünmüyor. Şu anda hükümetin yapacağı en doğru şey, çok acil olarak halka gitmek, demokrasiyi darbeyle tehdit edenleri halka şikayet etmek ve krize halkın ağırlığını koymasını istemektir. Ama öte taraftan seçim sonuçlarının darbe tehdidi savuranları hiç de memnun etmeyeceği, hatta eskisinden daha büyük çıkmaza sokacağı da meydanda. Zira son muhtıra bu seçimi tamamen bir demokrasi referandumu haline getirmiş durumda. Bu seçimde partiler değil, demokratik rejim oylanacak. Türkiye'de darbeler döneminin kapanmasını isteyenlerle, darbe tehdidi altında demokrasicilik oynamak isteyenlerin ayrıştığı bir seçim olacak bu seçim. Ve sonuç, şimdiye kadarki bütün sandık mesajlarını kat kat aşan bir demokrasi manifestosu olacak. Bunu yalnız ben değil, darbeciler de görüyor. O yüzden de ben asıl, seçime kadar geçecek olan üç dört aydan korkuyorum. Önümüzdeki ayların çok ciddi provokasyonlara gebe olduğunu düşünüyorum. Darbe heveslileri, bu süre içinde kaos yaratmak, irtica paranoyasını körüklemek, geniş kitleleri korkuya sürüklemek, seçimin yapılamaz hale geldiği bir ortam yaratmak ve bu ortama dayanarak darbe fikrini güçlendirmek için harekete geçeceklerdir. Bu durumda, muhtıraya tepki duyan geniş kitlelerin seçime kadar susup oturmak; söyleyeceklerini sandıkta söylemek üzere beklemek gibi bir lüksü yok. Zira her şey, arada geçecek üç dört aylık süre içinde ortaya çıkan güçler dengesi tarafından belirlenecek. Yalanlanan Darbe Günlüğü'nü hatırlayın; O günlerde darbecileri tereddüde sürükleyen, kendi aralarında fikir ayrılığına düşmelerine neden olan iki neden olduğunu görüyoruz: Bir, toplumda darbeye destek havası olmaması; iki, dış dünyanın özellikle ABD'nin darbeye yeşil ışık yakmaması... İkincisi konusunda bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Ama darbe karşıtı bir "toplumsal iklim" oluşturmak ve bunu darbe heveslilerin gözüne sokmak bizim elimizde. Önümüzdeki günlerde hep birlikte izleyecek ve tarihe not düşeceğiz: Bakalım sivil toplum örgütlerimiz yeteri kadar sivil ve yeteri kadar örgütlü mü... Bakalım iş dünyamız yeteri kadar demokrat mı... Şimdiye kadarki bütün darbeleri susarak geçiştiren, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sinamekiliğini akıllı politika zanneden işveren örgütleri, ancak demokrasi sürerse gelişip büyüyebileceklerini bakalım artık anlamışlar mı? Bakalım basınımız 28 Şubat'tan gereken dersleri çıkarmış mı... Ben bu noktada özellikle Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığından rahatsız olanları, "keşke Ak Parti eşinin başı açık birini aday gösterseydi" diye hayıflananları uyarmak isterim. Bu kadar saf olmayın, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı sadece bir bahane darbeciler için. Asıl amaç Türkiye'yi ancak askeri vesayet altında yaşayabilen bir ülke haline döndürmek. Darbeci zihniyet, sadece Cumhurbaşkanlığı seçimini durdurmayı değil, asıl Türkiye'nin 3 Kasım'dan beri girdiği büyük değişim sürecini durdurmayı hedefliyor. Ülkeyi AB sürecinden koparmayı, demokratikleşmeyi durdurmayı, Kürtlere "haddini bildirmeyi"; devletçi ekonomisi, bürokratik iktidarı ile yeniden içine kapalı, silahlı kuvvetler tarafından idare edilen geri bir üçüncü dünya ülkesi haline getirmeyi amaçlıyor. Çünkü ancak böyle bir ülkenin efendisi olmaya devam edebileceğini hesaplıyor. Üstelik de bu krizi, böyle bir geri dönüş operasyonu için "son fırsat" olarak görüyor. Şimdi durdurursa durduracak, durduramaz da Ak Parti beş yıl daha iktidar olursa, Türkiye beş yıllık bir siyasi istikrar ve kalkınma dönemine girerse, bu beş yıl içinde Avrupa'yla ilişkiler gelişir, devletin demokratikleşmesi ve şeffaflaşması yönünde yapısal reformlar yapılır, ekonomimiz dünyayla entegrasyon açısından bugünkünden çok daha ileri bir noktaya gelirse artık 84 yıldır süren askeri vesayet rejimini "kurtarmak" için iş işten geçmiş olacak.
Genel olarak benzer görüşleri paylaştığım bu yazıya bir de M. Altan'ın yazısından bazı eklemeler yapmak istiyorum;
"...Türkiye’de böyle bir söylem var.
Meşru olabilir...
Yasal olabilir...
Ama sakıncalı.
Buna kim karar veriyor?
... Sivil cumhurbaşkan adaylarından haz etmeyen CHP...
Görüldüğü kadarıyla hırçınlığına devam edecek. Meşru ve yasal bir adaylığa...
Tek parti anlayışına dayalı bürokratik bir zihniyetle karşı çıkacak.
Dün gibi hatırlıyorum...
Deniz Baykal aynı şeyleri Özal için de yapmıştı...
‘Onursuzca indiririz’ lafı herkes gibi benim de kulağımda..." (Mehmet Altan/www.gazetem.net/26 nisan 2007)
Geçen gün düzenlenen Cumhuriyet mitingi için dünyada yankı uyandırdı gibi ibareler üzerine BBC'nin ve İsveç'in haber sitelerine göz gezdirdikten sonra gördüm ki ilkinde yalnızca borsanın düşüşü dolayısı ile geçiyoruz, ikincisinde ise yokuz. Yine kendi içimizde yanıp kavruluyoruz, büyük yankı yapıyor zehabına kapılarak...
Gelelim asıl mevzuya. Şu an öğrendiğime göre Anayasa Mahkemesi oylamayı geçersiz saymış. Beklenen bir gelişme diyeyim geçeyim. İsterdim ki mevzuya dair uzun uzun yazayım fakat şu sıra konuyla ilgili küfür cümlelerinden başka bir şey dilime gelmediğinden okuyanların ahlaki durumunu korumak açısından bir kaç yazı aktarmak istiyorum. Ne yapayım, akademik dilim ve düşünüşüm ödevlere kalsın.
Görev demokrasiyi kurtarmak (Gülay Göktürk)/Bugün Gazetesi
Demokrasimiz bir kez daha darbe tehdidi ile lekelendi. Cumhurbaşkanını anayasal prosedür içinde seçip, normal zamanında seçimini yapıp sonra da "kanatlanmak" için sabırsızlanan ülkemizi yine kara bulutlar sardı. Gelinen bu noktada cumhurbaşkanlığı seçimini dondurmaktan, Anayasa Mahkemesi kararını beklemeden hemen erken seçime gitmekten ve cumhurbaşkanını yeni parlamentoya seçtirmekten başka yol görünmüyor. Şu anda hükümetin yapacağı en doğru şey, çok acil olarak halka gitmek, demokrasiyi darbeyle tehdit edenleri halka şikayet etmek ve krize halkın ağırlığını koymasını istemektir. Ama öte taraftan seçim sonuçlarının darbe tehdidi savuranları hiç de memnun etmeyeceği, hatta eskisinden daha büyük çıkmaza sokacağı da meydanda. Zira son muhtıra bu seçimi tamamen bir demokrasi referandumu haline getirmiş durumda. Bu seçimde partiler değil, demokratik rejim oylanacak. Türkiye'de darbeler döneminin kapanmasını isteyenlerle, darbe tehdidi altında demokrasicilik oynamak isteyenlerin ayrıştığı bir seçim olacak bu seçim. Ve sonuç, şimdiye kadarki bütün sandık mesajlarını kat kat aşan bir demokrasi manifestosu olacak. Bunu yalnız ben değil, darbeciler de görüyor. O yüzden de ben asıl, seçime kadar geçecek olan üç dört aydan korkuyorum. Önümüzdeki ayların çok ciddi provokasyonlara gebe olduğunu düşünüyorum. Darbe heveslileri, bu süre içinde kaos yaratmak, irtica paranoyasını körüklemek, geniş kitleleri korkuya sürüklemek, seçimin yapılamaz hale geldiği bir ortam yaratmak ve bu ortama dayanarak darbe fikrini güçlendirmek için harekete geçeceklerdir. Bu durumda, muhtıraya tepki duyan geniş kitlelerin seçime kadar susup oturmak; söyleyeceklerini sandıkta söylemek üzere beklemek gibi bir lüksü yok. Zira her şey, arada geçecek üç dört aylık süre içinde ortaya çıkan güçler dengesi tarafından belirlenecek. Yalanlanan Darbe Günlüğü'nü hatırlayın; O günlerde darbecileri tereddüde sürükleyen, kendi aralarında fikir ayrılığına düşmelerine neden olan iki neden olduğunu görüyoruz: Bir, toplumda darbeye destek havası olmaması; iki, dış dünyanın özellikle ABD'nin darbeye yeşil ışık yakmaması... İkincisi konusunda bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Ama darbe karşıtı bir "toplumsal iklim" oluşturmak ve bunu darbe heveslilerin gözüne sokmak bizim elimizde. Önümüzdeki günlerde hep birlikte izleyecek ve tarihe not düşeceğiz: Bakalım sivil toplum örgütlerimiz yeteri kadar sivil ve yeteri kadar örgütlü mü... Bakalım iş dünyamız yeteri kadar demokrat mı... Şimdiye kadarki bütün darbeleri susarak geçiştiren, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sinamekiliğini akıllı politika zanneden işveren örgütleri, ancak demokrasi sürerse gelişip büyüyebileceklerini bakalım artık anlamışlar mı? Bakalım basınımız 28 Şubat'tan gereken dersleri çıkarmış mı... Ben bu noktada özellikle Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığından rahatsız olanları, "keşke Ak Parti eşinin başı açık birini aday gösterseydi" diye hayıflananları uyarmak isterim. Bu kadar saf olmayın, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı sadece bir bahane darbeciler için. Asıl amaç Türkiye'yi ancak askeri vesayet altında yaşayabilen bir ülke haline döndürmek. Darbeci zihniyet, sadece Cumhurbaşkanlığı seçimini durdurmayı değil, asıl Türkiye'nin 3 Kasım'dan beri girdiği büyük değişim sürecini durdurmayı hedefliyor. Ülkeyi AB sürecinden koparmayı, demokratikleşmeyi durdurmayı, Kürtlere "haddini bildirmeyi"; devletçi ekonomisi, bürokratik iktidarı ile yeniden içine kapalı, silahlı kuvvetler tarafından idare edilen geri bir üçüncü dünya ülkesi haline getirmeyi amaçlıyor. Çünkü ancak böyle bir ülkenin efendisi olmaya devam edebileceğini hesaplıyor. Üstelik de bu krizi, böyle bir geri dönüş operasyonu için "son fırsat" olarak görüyor. Şimdi durdurursa durduracak, durduramaz da Ak Parti beş yıl daha iktidar olursa, Türkiye beş yıllık bir siyasi istikrar ve kalkınma dönemine girerse, bu beş yıl içinde Avrupa'yla ilişkiler gelişir, devletin demokratikleşmesi ve şeffaflaşması yönünde yapısal reformlar yapılır, ekonomimiz dünyayla entegrasyon açısından bugünkünden çok daha ileri bir noktaya gelirse artık 84 yıldır süren askeri vesayet rejimini "kurtarmak" için iş işten geçmiş olacak.
Genel olarak benzer görüşleri paylaştığım bu yazıya bir de M. Altan'ın yazısından bazı eklemeler yapmak istiyorum;
"...Türkiye’de böyle bir söylem var.
Meşru olabilir...
Yasal olabilir...
Ama sakıncalı.
Buna kim karar veriyor?
... Sivil cumhurbaşkan adaylarından haz etmeyen CHP...
Görüldüğü kadarıyla hırçınlığına devam edecek. Meşru ve yasal bir adaylığa...
Tek parti anlayışına dayalı bürokratik bir zihniyetle karşı çıkacak.
Dün gibi hatırlıyorum...
Deniz Baykal aynı şeyleri Özal için de yapmıştı...
‘Onursuzca indiririz’ lafı herkes gibi benim de kulağımda..." (Mehmet Altan/www.gazetem.net/26 nisan 2007)
Geçen gün düzenlenen Cumhuriyet mitingi için dünyada yankı uyandırdı gibi ibareler üzerine BBC'nin ve İsveç'in haber sitelerine göz gezdirdikten sonra gördüm ki ilkinde yalnızca borsanın düşüşü dolayısı ile geçiyoruz, ikincisinde ise yokuz. Yine kendi içimizde yanıp kavruluyoruz, büyük yankı yapıyor zehabına kapılarak...

2 Comments:
At 4:15 PM ,
The Angry Turk said...
azizim, burada hakkaten cok acayip gunler bekliyor bizi, tv'ler normal yayinlarindan cok alevli 'son dakika' haberleri geciyor. tahmin ettigimiz gibi mahkeme pasalarinin sozunden (emrinden) cikmadi, haziran sonu, temmuz basi gibi erken genel secim olacakmis. cumhurbasini secemeyen (sectirtilmeyen dogrusu) akp de secime kadar bir yigin onemli anayasa degisikligini sikistirip, bir nevi intikamini almaya calisacak. bunlarin arasinda artik cumhurbasini halkin secmesi, gorev suresinin 5+5 yil olmasi, genel secimlerin artik 4 yilda bir yapilmasi gibi seyler var. yuzde 10 barajinin dusurulmesi gibi demokrasi acisindan en onemli degisiklikten bahsedene ise rastlamadim henuz. chp tabi ki bunlara da karsi. ortada hala oy verilebilecek ciddi bir sol, demokrat parti yok, umidi de kesmis durumdayiz, uzun yillar ugramiyacak buralara. butun bunlardan sonra (akp'nin intikami, kamuoyu yoklamalri akp'yi hala acik ara lider gosteriyor vs.) bence hala azimsanmayacak bir darbe ihtimali bile var. bir de 1 mayis izlenimlerimi aktarayim: tam bir rezalet: polis teroru, vali teroru seklinde ozetleyebiliriz, bas sorumlu tabi ki hukumettir, buradaki vali onun kuklasi. burada gozumuzun onunde ortabahce caddesinde (kabalci'nin oldugu cadde) polis hicbir taskinlik yapmadan taksim'e yurumek isteyen 50-60 kisilik bir genc grubunu neredeyse olduresiye dovdu, butun ortabahce caddesini de biber gazina bogdu. bu meshur ustgecidin ordan dolmabahce (ve taksime) tarafina gidisleri kapatti, taksimse zaten bir polis ablukasindaydi. soylenene gore 17 bin polis varmis civar illerden polis takviyesi yapmis posbiyik cerrah ve surekasi (bravo!),bu taraftaki toplam gosterici ise 600 den biraz fazlaydi heralde cunku zaten 600 kisi gozaltina alinmis, cogunun gozaltina alindigini dusunursek. sonra taksimde tv'lerin canli yayin arabalarina el konuldu (ciddi insan hakki ihlali, haber alma ozgurlugu vs.) dolmabahce'den kazanci yokusu (kanli 1977 1 mayisinda onlarca kisinin olduruldugu yer) boyunca taksim'e cikmak isteyen bir grup 'ayricalikli' entelektuelin ve sendikacinin cikislari ise traji-komikti. polis resmen kalinca bir cembere aldi bu 50-60 kisilik grubu oyle cikabildiler taksim'e. goren sanki bir grup teroristi mahkemeye goturuyorlar sanirdi. sonra gebze'de feribotla istanbul'a giden DISK uyesi isciler feribotttan indirilmeyip dogrucana geri yollandilar, multeciler gibi,camlica giselerinde izmit ve civardan gelen DISKlilere de ayni muamele yapildi. o kadar vahim (insan hakki ihlali n, ulasim ozgurlugu ihlali). valiligin gosterdigi resmi yer olan kadikoy meydanina ise insanlar nasil gideceklerini bilemediler (benim gibi), zira besiktas-kadikoy ve dahi bilimum diger vapur seferleri iptal edildi,kopruler tek seride indirildi (evet yanlis duymadin) saatlerce karsiya giden otobus beklendi ve tabii ki gelmedi, muhtemelen cerrah ve guler pasalar yuzmemizi istediler.sonra da utanmadan hala tv'lere cikip piskince kendilerini savunmaya calisabildiler. ulkenin sozde 'sol' partisi chp ve digerlerindense bu rezaletle ilgili tek bir cumle duyamadim ben, bilmiyorum belki fazla tv seyredemedim ama aksam bir tek baykal'i gordum bir tv'de ve laiklikten bahsediyordu gene. kusura bakma kirlettim biraz bu comment alanini blogunun ama gordugun gibi dertliyim cok. sen iyisi mi, butun bu darbe marbe ihtimallerini de gozonunde bulundurup, yazin isvec'te kalabiliyor musun, onun yollarini aramaya basla bence, hem yazin ayri bi guzel olur heralde kuzey diil mi, sessiz sakin kafayi dinlersin linkopingin sen haric yetmisiki mevcuduyla :)
At 4:33 PM ,
The Angry Turk said...
haa bi de bu son soyledigin seye katilmayacagim ben, BBC'yi takip ediyorum ben de, bayagidir yakindan takip ediyorlar gelismeleri aslinda piyasalara etki vs. mevzusunun haricinde de. hatta halihazirda BBC international in websitesinde bashaber durumundayiz ki gectigimiz haftalarda da cok kere bashaber yapmislardi burdaki gelismeleri. bu 'piyasalara etkisi' mevzusu da tahmin edecegin gibi benim ayriyeten kafami bozan bi mevzu, ama burda girmeyeyim ona simdi; yahu darbe olacak adamlar ne kadar kaybedicem ne kadar kazanacagimin hesabini yapiyo, toobe toobe neyse.
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home