"The same battle in the clouds will be known to the deaf only as lightning and to the blind only as thunder." (Santayana) Yani Türkçesi, bulutlardaki dövüş/cenk'i sağır olan sadece ışık olarak görürken kör olan yalnızca sesi duyacaktır. Yani aynı şey aynı anda birine ışık, öbürüne ses olacaktır. 'Cognitive Science'/Kognitif Bilim'de buna 'frame'/çerçeve -zihin için tabi- deniyor. Bilgi ve gerçekliğe dair tartışmalara uzanmak mümkün buradan ama ben başka şeyler dile getirmek istiyorum.Geçenlerde dile getirdiğim şairlerden biri olan Zafer Ekin Karabay'ın hayatına dair bir şeyler okurken bir şey dikkatimi çekti, şey diyordu; herkesin bir başkasına rağmen mutlu olduğu bir yaşama daha fazla dayanamazdım. Ne gariplik vardı burda? 29 yıl içinde kaldığı yaşama bakıp ağırlıklı olarak bunu görüyordu; zero-sum game/sıfır toplamlı oyun! Yani Türkçe tabiri ile birilerinin kazancı mutlaka birilerinin kaybı demekti. Üstelik bu, engellenemez, kaide gibi bir şey idi onun için. Buna deneyerek karar vermişti belki de çünkü bir kısmını alıntı olarak verdiğim "Trafik" şiirinde şöyle diyordu;
Kentin baskısı kaldı bize
Ve ışıkları trafiğin ya da kazası
Oysa biz hep bir düş kazasında
Yitirdik arkadaşlarımızı
Karşıdan karşıya geçerken
Eli bırakılan çocuklardık
O insan kalabalığındaki
Son gülümsemesiydi annemizin
Sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!
Ortada kısımlar özellikle sağ-sol dönemindeki deneyimlerine ya da yukarıda dediğim gibi denemelerine atıf içeriyordu. Düş kazası diyordu olay için... Yani olması belki de imkansız bir düş diyordu uğruna çaba sarf ettiklerine. Ya da sonradan böyle karar vermişti. Belki bu bakış açısı eylemine yol açmıştı ki o halde daha da öncelerden getiriyor demekti bakış açısını ya da eylemlerinin neticesindeki sonuçsuzluktan sonra bu bakış açısına sahip olmuştu, kimbilir... Açık olan şuydu ki her gün perdelerini açıp baktığı dünyayı algılama şekli farklıydı, herkesinki gibi ama onun durumunu zorlaştıran şuydu ki gördüğü şey dayanılmaz geliyordu ve de geri döndürülemez, düzelemez... Benzer bir bakış açısı ya da çerçevelenmeyi N. Marmara'da da görmek mümkün idi ki ne diyordu "Beklemek" şiirinin dizelerinde;
Taşıl kaygısı kaotik özlem
Neydi beklediğimiz ve gelecek olan
Salt acı
Sonsuz yeşil sonsuz gelişkin bir orman
içinde göllerini nehirlerini çağlayanlarını
Gök kuşaklarını yitirdiğimiz kara sözcük
Yokluğun dayattığı doğurgan sözcük: acı
Bir deniz kızının uçma tutkusu
Belleğin unutuş çılgınlıklarında
Bilinmeyen organizmalar dönüştürürken
Bedenlerimizi duygularımızı ben'imizi
Çürüyorduk... kaçış yoktu... çıkış da...
Yeşil maytap patlatan sahte mesihin sözleri
Yalandı acımasızdı efendilerin belirlediği
Ölçtüğü biçtiği yaşattığı kendimiz
Umarsız öte benler=nesneler
Ağlayın
Ağlayın ve kanayın
Yok olduğunuz irin zamanında
Peki neydi aksak olan? Ya da ne yapmalıydılar? Yani bunları görüyorken yaşamda yokmuş gibi mi davranmalıydılar? Klasik bir tabirle "bardağın dolu tarafı"nı mı görmeye zorlamalıydılar kendilerini yaşama tutunabilmek için? Bu bir tür Pollyannacılık değil mi idi? İşte bu noktada, yazıya giriş yaptığım kısımla bağlantısı geldi aklıma. Doğru, bunların hepsi doğruydu. Reddedilemeyecek kadar aşikar idiler ama önemli olan şu ki, kanımca, onların gördüğü gerçekliğin bir kısmı sadece. Meşhur bir hikaye vardır hani, karanlıkta bir odaya teker teker alınan adamlardan bir fili ellemeleri ve de onua dair tespitte bulunmaları istenir de herkes başka başka yerlerini ellediğinden filin ortaya bir sürü aslında hiçbiri 'fil' olmayan fil tasvirleri çıkar. Hayat o kadar çok girift ve karmaşık katmandan oluşuyor ki tek bir noktadan bakmak çok çok yetersiz kalıyor. Hatta hayatın kendisine bile gitmeye gerek yok, son aldığım AB dersinden edindiğim en büyük çıkarım şu; herkes süreci kendince açıklamaya çalışıyordu işte efendim yok federalism mi idi, neo-fonksüyonalizm mi idi, governance mı idi... Hiç biri değildi ve de hepsiydi :) Ekonomide karışık ilişkileri anlatabilmek için "çok katmanlı oyun" tabiri kullanılır. Ama insan oğlu anca 3'lüyü, en fazla 4'lüyü anlayabiliyorken hayatın belki yüz belki bin katmanlı olduğunu düşünecek olursak gidişatı anlamanın ne denli zor olduğu daha bir ortaya çıkar sanırım. Buraya kadar anlattıklarımı özet halinde geçen bir alıntı yapacak olursam; "Olay ve olayın anlamı farklı iki şey(dir). Olay duyu organlarının alabildiği enerji karmaşasıdır. Bardaktaki suyun görüntüsü, küçük kızın yüzü, baktığımız şekil, arabanın plakasındaki yazı birer “olay”dır. Olayın algılanıp yorumlanmasıyla “anlam” oluşur. Bir olayın biri tarafından algılanıp, yorumlanıp, bilincinde anlamlandırılmış durumuna fenomen denir. Bir tek olay vardır ama her algılayana göre farklı fenomenler oluşur. Yarısı boş bardak gören de haklıdır, dolu gören de. Farklılık hangi zeminden baktıklarındadır." (Doğan Cüceloğlu) İşte alıntının sonundaki kısımdan hareketle, tüm bu anlatılanların içinde var olan iki tehlikeyi, bana göre yani, belirtebilirim; biri, hiç bir zaman doğru ya da asıl olanı bütünüyle kavrayamayacak oluşun verdiği aşırı pesimizm ve de bunun sürüklediği boşvermezlik hali iken diğeri ise herkese herşeye göre değişen ortada karmaşık da olsa bir gerçeklik varken alt kabullenimlerin ayrı ayrı birer gerçek kabul edilmeye başlandığı delicesine bir rölativizm tehlikesi. En basit tabiriyle, karanlıkta da olsa ve de tamamen anlaşılamasa da filin varlığı bir gerçeklik değil mi? Bu şartlar altında fil, kulağını elleyen için, geniş ve yayvan yumuşak bir şeydir ya da fil, burnunu elleyen için, uzun ve sert bir şeydir'i aynı anda doğru mu kabul edeceğiz ya da bunlar gerçek kabul edilse dahi gerçekten fil demek onlar demek mi olacak? Bu, kötü bir şey midir? Sanırım hangi konularda olduğuna bağlı. Yani bir filmi izleyip başka başka şeyler görmek çok da olumsuz olmasa gerek. Ha bir de onu ne kadar içselleştirdiğinize bağlı yani gördüğünüzü mutlak kabul edip hayatınızı da üzerine kuruyorsanız bir gün gelip de başka açıdan da bakılabileceğini gördüğünüzde herşeyin alt üst olabileceği gibi. Şairler örneği ise üçüncü ve hayatlara mal olan diğer bir tehlikeyi barındırıyor diye düşünüyorum yani resme bakıp da gerçekten baskın olanın ya da görülmesi gerekenin onlar olup olmadığını bilmeden ısrarla baskın noktalar görmek, bunu değiştirememek, bunu görmekten vazgeçememek... İkinci Dünya Savaşı zamanı Hitler'in yakın çevresinde yaşananların anlatıldığı "Çöküş" filminden bir kare, dehşetli bir kare var aklımda; Goebbels'in eşi idi sanırım, Nasyonel Sosyalizm'in olmadığı bir dünyayı düşünemediğini ağlayarak dile getiriyor sonra da böyle bir dünyada ne kendisinin ne de çocuklarının yaşamasını istemediği için önce onları zehirliyordu sonra da kendisi intihar ediyordu! Velhasıl-ı kelam, resme bakıp da baskın olarak neler gördüğünüz önemli, çok önemli! Sonra bir gün birileri çıkıp da yıllardır gördüğünüzü sandığınız şeyde başka görüntüler buldurabilir size, yani bir reklamdaki sloganın dili ile, "onlar halka değil fil!" deyiverir. Bu dünyada olduğunuz müddetçe son nefese kadar tüm hayatınızı üzerine kurduğunuz bakış açısını değiştirme şansınız var da işte dönüşü olmayan yere gelinince işler fena. Zaten düşünüyorum da cehennem, ateşi alevi vs. geçin ya da onlardan önce, böyle bir yıkımın tasviri bence. Yani Tanrı'nın "ey kulum, dünyada resimlere bakıp da gördüklerinin halka olduğu bilgisi ya da vehmi üzerine kurdun herşeyi de onlar halka DEĞİL fil!" dediği an...
İşte bunları düşünürken aklıma tüm bunları açıklayıcı resimler olduğu geldi. Hani hepimizin bildiği aynı anda hem vazo hem kız görünen bir resim var ya, o mesela. Ben orda önce hep kız yüzlerini görmüşümdür ve de vazoyu görmek için zorlamışımdır kendimi. Belki de siyah rengin baskınlığından kimbilir... İşte bu resmi araştırırken bunun gibi başka bir sürü resim keşfettim. Ve de en son olarak kardeşimin bana yolladığı Escher resminin ve de amcamın yaptığı resimlerin de genel olarak bu kategoriye girdiğini fark ettim. Onlardan koyayım istiyorum buraya... Yazının girişindeki, Escher'in "Relativity" adlı tablosu -ironik değil mi? Zaten resimleri fizikteki relativism hakkındaki konularda kullanılıyor, genelde de iç içe geçen timsahlar resmi-, altta ortadaki kız ve çiçek iç içe geçmişliği ve de soldaki ise klasik kız ve vazo iç içe geçmişliği... Fark edilecek olursa özellikle alttakilerin karmaşıklığı yalnızca iki boyutlu, hayatınkinin resmedilmiş halini düşünemiyorum bile :)




Peki ben hayat denen karmaşık resme bakınca bakınca ne(ler) görüyorum? Sanırım ona da ayrı bir yazı gerekir de iç ve dıştan gelen etmenlerle sanırım "onlar halka değil fil!" dendiğinden beri düş kazaları ve acı ve eli bırakılan çocuklar görmüyorum artık sanırım. Kimbilir daha parça parça nice halka gördüklerimi fil görmeye başlayacağım, orası da ayrı bir mevzu. Ya da belki istediğim, arzuladığım şu ki iç içe geçmiş yüzlerce görüntü de olsa hayat, olabildiğince geniş açıdan görebilmek her şeyi. Ama ne zor ya, daha yan resimdeki vazoyu bile ilk baktığımda algılayamıyorken... Aklıma Hayyam'ın rubailerinden biri geldi -umarım yanlış hatırlamıyorumdur-; "Şeyler ve nesneler varlıkları ile karşında duruyor/Hiçbir şey bilmediğini biliyorsun/Ve de sevmekten başka bir şey gelmiyor elinden/Tanrı'nın sana armağanıdır aşk, zehirli çiçekler gibi!" Ne alaka demeyin şimdi, Hayyam'ın rubailerinden birinin bestesini dinleyip duruyorum da ondan mütevellit olsa gerek... Buyrun siz de dinleyin; "Kimse Bilmez"...


3 Comments:
At 12:29 PM ,
Anonymous said...
yani sen yandaki resme bakınca ilk olarak birbirine bakan insancıklarımı görüyosun...yani demek istediğin vazoyu algılayışın daha soraya mı tekâbül ediyo...
At 12:48 PM ,
Hafsa said...
hı hı öyle oluyor. hatta bazı resimler var ki "bu resim de şunu da görmeniz lazım" dendiği an fark edebiliyorum iç ayrıntıları. hayırdır niye ki?
At 1:05 PM ,
Anonymous said...
şöyle ki, insanların her birinin herbişeye herbibaşka yerlerden baktıkları gerçeğine binaen, sen benim şahid olduklarım arasında bahsedilen resimdeki kafaları ilk gören ancak vazoyu sora gören ilk kişisin..bu sana da garip gelmiyo mu :)
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home