Kısa sayılabilecek bir aranın ardından yine İsveç'te, Linköping'deyim. Bıraktığım yerden ders çalışmaya ve ödev yapmaya devam ediyorum :) Bu bir haftalık arada önce Paris'te sonra da Brüksel'de bulunmak nasip oldu. Fotoğraflarla beraber bu gezilerden bana kalanları aktarmak istiyorum.
Paris Günlüğü
Evet, önce Paris'le başlayayım... Fakat Paris'e gitmeden de anlatılacak şeyler geldi başımıza. İsveç'in Skavsta havalimanında check-in sırası tam bize gelmişken yangın alarmı verildi. Tabi doğal olarak kimse çıkmak istemedi çünkü yangın felan görmedik bir yerde. Fakat zorunlu olarak dışarı çıktık çıkmasına da kapıdan da pek uzaklaşamadık. Hani acil durum geçerse bir an önce koşmaya ve ön sıralarda yer almaya hazır olalım diye :) Tabi alemin tek açık gözü biz değiliz ya hemen herkes aynı taktiği uyguladı. Olsun, yine de başarıyla tamamladık bu yarış sürecini ve de yangın felan da görmedik. Kararımız o ki, biri tuvallette sigara içti, yangın var diye de bizi dışarı aldılar. Neyse... Tabi öğrenci milleti olarak ucuzundan ayarladığımız ve ilk defa bindiğim Rynair'e ait uçak da beni bir hayli şaşırttı. Sudan tut yeme içme parayla. Hiç bir şeyi bedava servis etmiyorlar. Hatta bir ara merak ettim, tuvalete de para istiyorlar mı acaba diye ama şükür o bedava! Üstüne üstlük bir de loto çekilişi bile yapıyorlar ayak üstü. Kapitalizmin suyunu (başka bi şi diycem de ayıp olacak ki zaten dün gece arkadaşlardan ihtar aldım ağzımın bozulduğu yönünde, o yüzden çenemi kapalı tutuyorum :) çıkardılar iyice. Marx amcamın kemikleri sızlıyor olsa gerek mezarında. Sorunsuz sayılabilecek bir yolculuğun ardından Paris'e indik. Kalacağımız hosteli önceden ayarladığımız için önce oraya gittik.
Fotoğraf1: A street from Latin Quarter/Paris
Hostel, güzel bir mekanda, Latin Quarter'da, idi. Bölgenin özelliği, dar ve uzun sokak aralarındaki kafeler, dinlenme mekanları ve tabi her adım başı görülebilecek tarihi binalar... Vakit kaybetmeden gezmeye başladık tabi de ilginç bir şeye daha rast geldim bölgede. Bol miktarda Türk-Yunan işletmeleri var. Birinde akşam yemeği yedik ki gruba tercümanlık yapma fırsatım oldu. Sen kalk Allah'ın Latin Quarter'ında Karadenizli amcamın lokantasında kebap ye, Türkçe konuş!
Paris Günlüğü
Evet, önce Paris'le başlayayım... Fakat Paris'e gitmeden de anlatılacak şeyler geldi başımıza. İsveç'in Skavsta havalimanında check-in sırası tam bize gelmişken yangın alarmı verildi. Tabi doğal olarak kimse çıkmak istemedi çünkü yangın felan görmedik bir yerde. Fakat zorunlu olarak dışarı çıktık çıkmasına da kapıdan da pek uzaklaşamadık. Hani acil durum geçerse bir an önce koşmaya ve ön sıralarda yer almaya hazır olalım diye :) Tabi alemin tek açık gözü biz değiliz ya hemen herkes aynı taktiği uyguladı. Olsun, yine de başarıyla tamamladık bu yarış sürecini ve de yangın felan da görmedik. Kararımız o ki, biri tuvallette sigara içti, yangın var diye de bizi dışarı aldılar. Neyse... Tabi öğrenci milleti olarak ucuzundan ayarladığımız ve ilk defa bindiğim Rynair'e ait uçak da beni bir hayli şaşırttı. Sudan tut yeme içme parayla. Hiç bir şeyi bedava servis etmiyorlar. Hatta bir ara merak ettim, tuvalete de para istiyorlar mı acaba diye ama şükür o bedava! Üstüne üstlük bir de loto çekilişi bile yapıyorlar ayak üstü. Kapitalizmin suyunu (başka bi şi diycem de ayıp olacak ki zaten dün gece arkadaşlardan ihtar aldım ağzımın bozulduğu yönünde, o yüzden çenemi kapalı tutuyorum :) çıkardılar iyice. Marx amcamın kemikleri sızlıyor olsa gerek mezarında. Sorunsuz sayılabilecek bir yolculuğun ardından Paris'e indik. Kalacağımız hosteli önceden ayarladığımız için önce oraya gittik.
Hostel, güzel bir mekanda, Latin Quarter'da, idi. Bölgenin özelliği, dar ve uzun sokak aralarındaki kafeler, dinlenme mekanları ve tabi her adım başı görülebilecek tarihi binalar... Vakit kaybetmeden gezmeye başladık tabi de ilginç bir şeye daha rast geldim bölgede. Bol miktarda Türk-Yunan işletmeleri var. Birinde akşam yemeği yedik ki gruba tercümanlık yapma fırsatım oldu. Sen kalk Allah'ın Latin Quarter'ında Karadenizli amcamın lokantasında kebap ye, Türkçe konuş!
Ha bir de bu arada, arkadaşlar tarafından çevredeki binaları, parkları vs. fotoğraflamam sebebi ile insanlara karşı bir garezim olup olmadığı konusunda sorulara maruz kaldım :) Tabi ki bir garezim yok da böyle daha çok hoşuma gidiyor. Bize yol gösterebilecek tek şey olan haritamız eşliğinde yollara düştük sonra da. İki gün boyunca da bu minval üzre devam ettik. Otobüs, metro kullanma yerine tabanvay yaptık bol bol ki hayatımda bu kadar yürüdğümü hatırlamıyorum. Biz ordaykene Gaz de France maratonu vardı, oraya katılsak madalya kesindi yani :) Şehrin metro sistemi gayet gelişmiş, her yere gidilebiliyor aktarmalarla. Fakat bir sorun şu ki işaretleme çok kötü. Zaten İngilizce hak götüre de minnacık yazıları görünceye dek canımız çıktı. Bir defa da girişi bulamadığımızdan çıkış kısmından kaçak girip tekrar girişe kadar gidip biletleri aldıktan sonra kaçaklık halimize son verdik. Fransızlar hakkında yaygınca söylenen İngilizceye karşı oldukları hususuna gelince... Evet bazen zorluklarla karşılaştık bu hususta ama arkadaşlardan birinin az buçuk da olsa Fransızca bilmesi bizi biraz rahatlattı. Bir de genele vurmak zor tabi bu durumu. Daha biz sormadan elimizde haritayı görüp yardım etmek isteyenler de oldu. Harika bir havaya denk gelmişiz, baharın her türlü rengini giyinmişti şehir. Bazı yönlerden o kadar benzettim ki İstanbul'a. 24 saat hayat, hareket var. Hoş, hareketin hangi anlamda olduğu önemli buarada ama İsveç'in durgunluğundan sonra değişik geldi işte. Ve de kozmopolit bir yapıya sahip. Özellikle de zenci ve Asyalı nüfus bir hayli yoğunlukta. Hatta Brüksel'e geçmeden otobüsü beklediğimiz alan şehir dışında ve göçmenlerin yoğun yaşadığı bir bölge idi ki Paris'te Fransızlarla olduğunuza bin şahit lazım. Bölgeyi çok dolaşamadık ama şehir merkezinden farklı tabi. Hani şu, olayların çıktığı bölgeler... Şehre gelince... En çarpıcı özelliği, benim için tabi, iki dünya savaşına rağmen gıpta edilecek derecede korunan tarih hem de her adım başı. Yolculuğun başında imrenip bütün eski binaları fotoğraflamaya başlamıştım ki baktım altından kalkmak mümkün değil. Paris'in sokaklarında adım adım ilerleyen Before Sunset filminden bir kare geldi aklıma sonra. Fransız kadın, arkadaşına şöyle anlatıyordu: İkinci dünya savaşında askerlere, Notre Dame'ı bombalama emri veriliyor ama güzelliğine hayran kalınan bu binayı bombalamaya parmakları uzanmıyor askerlerin. Belki gerçek belki mit ama gerçekliğine inanasım geldi orada. Sonra, şehrin harika büyük büyük parkları var. İlginçtir ki mesaie tabiler yani sabah belli bir saatte açılıp akşam belli bir saatte kapanıyorlar.
Genel olarak böyle işte. Özelde gezdiğimiz yerlere gelince... Öncelikle Siena River... Şuna karar verdim ki Paris'te hiç bir yeri bilmiyorsanız bile bu nehri takip ederek bir çok yer gezebilirsiniz. Nehir oldukça uzun ve şehrin tam merkezinden geçiyor. Bizim boğaz kenarı çimenlik keyfi gibi millet akşam sefasına nehrin kıyına geliyor gördüğüm kadarı ile. Nehir boyunca botla turlamak da münkün. Biz buna vakit yetiştiremedik ama en azından yolculuk edenleri izlemiş bulunduk.
Ve tabi ki Notre Dame katedrali... Aklıma öncelikle Notre Dame müzikali geliyor ve de Quasimodo ve de Esmeralda ki umarım buna dair anatılanlar ve müzikalden bazı parçaları da koyacağım ilerleyen zamanlarda buraya. Biz orada iken ayin vardı, çok çok hoştu. Özellikle bazı kilise müzikleri oldukça hoşuma gider zaten, işte öyle bir tanesine denk geldik.
Ve Eyfel kulesi... Gerek civardan hem gece hem gündüz gerekse de içerisinden hatta en üst yükseklikten Eyfel'le buluştuk. İçerisine girmek için yarım saatlik bir kuyruk macerası bana uzun gelse de bunun ortalama bekleme süresinin yanında hiçbir şey olmadığını öğrenince bir nebze rahatladım. Ülkeler arası 'exhibition' için geçici olarak yapılan ama sonra kalmasına izin verilen bu yapı şimdilerde Paris'in simgesi gibi adeta. Evet, mimari olarak bir demir-çelik yığını olabilir ama şehri bütünlemesine görebilme imkanı sunması, gökdelenlerdense böylesi daha hoş bence, çok güzel.
Fotoğraf7: Eyfel Tower/Paris
Arkadaşlardan bir tanesinin yükseklik korkusuna rağmen bu manzarayı görme aşkına cesarete gelip en yüksek noktaya çıkması ve de pek bir aksilik olmasından başarıyla yene inişi görülmeye değerdi :)
Şehrin dışında sayılabilecek bir bölgesinde yer alan ve dik bir yokuşun ardından zar zor ulaştığımız Sacracer ve civarındaki meşhur Monmarte, bir diğer durağımızdı. Şehri yine tepeden gören bir mevkiye kurulan bu haşmetli yapı oldukça etkileyici idi. Etrafı ise tam bir turistik mekana dönüşmüş. Portrenizi yapmaya çalışan ressamlardan yakanızı kurtarmanız bir hayli zor. Fakat bütün bir günü geçirebileceğiniz bir imkana da sahip bölge.
Fotoğraf9: Sacracer/Paris
İlginç bir rastlantı ile daha yüzyüze geldim orada. Hem de çok ilginç... Civarda dolaşırken kafelerden brinden Türkçe kelimeler duyunca o tarafa yöneldim ister istemez. Bir grup erkek oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir de baktım ki içlerinden biri oldukça tanıdık, yok yok olamaz dedim, bir daha baktım, evet o idi; Zekeriya Beyaz!!! Töbe töbe ne işi var bunun yahu burada diye düşünürkene baya bir afalladım yani. Sanırım dini husustaki engin ve zengin bilgilerini Fransız din adamlarına da aktarmak için orada bulunuyordu. Bu, benim kurgum tabi. Eee bizdeki şans işte, Fransalarda Zekeriya'yı görmek :)) Bir diğer durağımız ise Louvre müzesi idi. İnsanlardaki gibi mekanlar için de ilk izlenim önemli geliyor bana ve bizi bu mekanda karşılayan ilk şey, harika sesiyle kilise ilahisi söyleyen bir bayan oldu. Durduğu yeri iyi seçtiği için akustik sayesinde yapının her yerinden duyulan sesi eşliğinde etrafı dolaşmak çok keyif verici idi.
Fotoğraf10: Louvre/Paris
Ne kitabı okuduğum ne de filmi izlediğim için bir yorum yapamayacağım ama arkadaşların belirttiği kadarı ile Da Vinci'nin Şifresi adlı filmin çekildiği mekanlarmış burası.
Fotoğraf11: From Louvre/Paris
Başka, başka??? Şu meşhur Şanzelize bulvarını tümüyle yürüme şerefine nail olduk bir de. Bağdat caddesi gibi diyeceğim de onun bir kaç katı kadar var yani nerdeyse. Ama içerik olarak aynı; tabiri caizse tiki tipler, elit tabaka promenadesi, lüks ötesi alış-veriş mekanları... İşte tüm bunlara ironik çeşni olsun diye aşağıdaki fotoğrafı çektim. Arkadaşlara niye çektiğimi anlatmakta zorlandım ama neyse...
Fotoğraf12: Homeless person from Şanzelize/Paris
Ve bir sonraki durak, bu yolun sonundaki Bonaparte anıtı idi. Eskiden de öyle mi imiş bilmiyorum ama şu an tam yolun ortasında olan bu devasa yapıtın ön yüzünde ayaklarına kapananlarla beraber resmedilmiş Napolyon'u görmek mümkün.
Fotoğraf13: Bonaparte Monument/Paris
Sanırım gezdiğimiz, gördüğümüz belli başlı mekanlar böyle idi Paris'te. İki güne tabanvayla ne kadar şey sığdırılabilirse onu yapmaya çalıştık ki sanırım baya da bir başardık. Artı bir not olarak ise, hani meşhur bir atasözümüz var ya "birini, bir işte bir de yolculukta iyi tanırsın" kabilinden, işte yolculuğa kimlerle çıkacağınız bu bakımdan önem arzediyor bence. Kalabalık sayılabilecek bir sayıda olmamıza rağmen, 4 kişi olarak dolaştık her yeri ki genelde tek başıma dolaşan biri olarak bu rakam bana fazla geliyor tabi, şükür herhangi bir aksilik, problem yaşamadık. Ara sıra Ukranian democracy, ara sıra Turkish democracy, yürüttük kolaycana :)
Gezinin Brüksel/Belçika ayağını bir sonraki bölüme bırakıyorum. Yakın bir zamanda onu da yazacağım inş. Şimdilik bu kadar...
Ne kitabı okuduğum ne de filmi izlediğim için bir yorum yapamayacağım ama arkadaşların belirttiği kadarı ile Da Vinci'nin Şifresi adlı filmin çekildiği mekanlarmış burası.
Başka, başka??? Şu meşhur Şanzelize bulvarını tümüyle yürüme şerefine nail olduk bir de. Bağdat caddesi gibi diyeceğim de onun bir kaç katı kadar var yani nerdeyse. Ama içerik olarak aynı; tabiri caizse tiki tipler, elit tabaka promenadesi, lüks ötesi alış-veriş mekanları... İşte tüm bunlara ironik çeşni olsun diye aşağıdaki fotoğrafı çektim. Arkadaşlara niye çektiğimi anlatmakta zorlandım ama neyse...
Ve bir sonraki durak, bu yolun sonundaki Bonaparte anıtı idi. Eskiden de öyle mi imiş bilmiyorum ama şu an tam yolun ortasında olan bu devasa yapıtın ön yüzünde ayaklarına kapananlarla beraber resmedilmiş Napolyon'u görmek mümkün.
Sanırım gezdiğimiz, gördüğümüz belli başlı mekanlar böyle idi Paris'te. İki güne tabanvayla ne kadar şey sığdırılabilirse onu yapmaya çalıştık ki sanırım baya da bir başardık. Artı bir not olarak ise, hani meşhur bir atasözümüz var ya "birini, bir işte bir de yolculukta iyi tanırsın" kabilinden, işte yolculuğa kimlerle çıkacağınız bu bakımdan önem arzediyor bence. Kalabalık sayılabilecek bir sayıda olmamıza rağmen, 4 kişi olarak dolaştık her yeri ki genelde tek başıma dolaşan biri olarak bu rakam bana fazla geliyor tabi, şükür herhangi bir aksilik, problem yaşamadık. Ara sıra Ukranian democracy, ara sıra Turkish democracy, yürüttük kolaycana :)
Gezinin Brüksel/Belçika ayağını bir sonraki bölüme bırakıyorum. Yakın bir zamanda onu da yazacağım inş. Şimdilik bu kadar...

<< Home