Views From Linköping

Friday, April 13, 2007




Fotoğraflar (Yukarıdan aşağıya)/Photographs (Up to down):
Tarlabaşında Bir Sokak 1965/A Street in Tarlabaşı (Taksim) 1965
Süleymaniye Camii 1952/Süleymaniye Mosque 1952
Akaşmaüstü Kandilli'den Kalkan Boğaziçi Vapuru 1965/Bosphorus Ship Departing From Kandilli 1965

by Ara Güler

Fotoğrafların hepsi Ara Güler'e aittir. Diğer fotoğraflar için bkz.
.......................................................................................................
Geçen günler içerisinde bir yandan dinlenirken bir yandan da Orhan Pamuk'un İstanbul (Istanbul/Memories of a City) adlı kitabını okuma fırsatım oldu. Okuması bana zevk veren bu kitap hakkında yazayım istedim bugün. Kitap genel olarak, yazarın çocukluğundan gençlik yıllarına uzanan yaşam serüveni ve bu süreçte önemli unsurlardan biri olan mekana yani İstanbul'a dair bütüncül anlatım doğrultusunda ilerliyor. Her ne kadar bazı bölümler yazarın kendi kişisel hayatının ayrıntıları ile beni yorsa ya da hadi kısaca sıksa da Pamuk'un alışıldık şiirsel dili ve özellikle İstanbul'u anlatırkenki üslubu oldukça etkileyici... Bu arada, yazarın üslubuna dair bilgi edinmek isteyenler için iki kitap önerebilirim -ki bunlar bizzat okuduklarım-; Benim Adım Kırmızı ve Kara Kitap...


Kitaptan paylaşmak istediğim bölümler ise şöyle; güzel ve çarpıcı bir soru ile başlanıyor önce: Why were we born in this particular corner of the world, on this particular date? (Tabi buna daha bir sürü hususu eklemek mümkün; niye belirli bir aile, niye bu cinsiyet vs. gibi) Lottery or Fate? Soru keskin, mevzu ince, yer dar olunca susmayı yeğliyorum. Şimdilik soru bazında kalsın diyorum.

Çocukluğunun geçtiği ev ortamını anlatırken bazı saptamalar ilginç geldi bana. Mesela; kullanılmayan ama evin bir köşesinde kapalı duran piyano, kilitli porselen vs. dolapları, müze oturma odaları... Sebep ya da sebeplerini tam olarak bilmesem de (Batılılışma temayülü denebilir mi mesela?) benzer durumlar kendi yetiştiğim ev ortamı için de geçerli idi. Klasik porselen vs. dolapları olmamakla birlikte -ilginçtir bu kullanılmayan ve de ne işe yaradığını çözemediğim ama çeyiz adı altında hala hemen her evde yer alan vitrinler de bunun bir uzantısı olsa gerek- evin en geniş ve hoş odasının sadece misafirler için ayrıldığını hatırlıyorum uzunca bir süre. Ve de kapısının kilitli olduğunu... Sanki aynı anda hem eve ait hem de değilmiş gibi. Size ait olan birşeyden bilmediğiniz bir şekilde kullanım hakkınızı çekmeniz gibi bir durum yaratsa da yaramazlık ve oyun amaçlı saklanma mekanı olarak güzel işlev gördüklerini söyleyebilirim :) Tabi özellikle 80'lerden sonra TV'lerin yaygınlaşması ile, yazarın da vurguladığı gibi, evler daha çok bir sinema salonunu andırır hale geldiler.

Yazarın, üzerinde etkileri olduğunu belirttiği 4 şahsa dair ayrı bir bölüm yer alıyor ki bu kişiler; Yahya Kemal, A. Hamdi Tanpınar, Reşat Ekrem Koçu ve A. Şinasi Hisar... Daha sonra bahsedeceğim İstanbul-melankoli-hüzün ile birleşik gördüğü bu kişileri yazar four lonely melancholic writers olarak tanıtıyor. Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi isimli eserine özel bir yer ayırırken Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u ve de Şinasi Hisar'ın yalı eksenli geçen hatıraları da diğer bahsedilen hususlar bu yazarlara ait... Benim için ise içlerinde en önemlisi Hamdi Tanpınar sanırım ki. Ortaokulda okuduğum Huzur'u, önceki okuduğum hiçbir şeye benzetemeyip garip bir büyüsü olduğunu düşünmüştüm. Bu yazarın, hayatının bir bölümünü Beyoğlu'ndaki Narmanlı Han'ında geçirdiğini öğrendiğimden beri de İstiklal yürüyüşlerinin sonuna denk gelen bu binanın kapısından kafamı uzatıp "hmm demek burada yaşayıp burada yazmış" demeden geçemem.

Şehre bakışı etkileyen bir diğer unsur olarak da yabancı gezginlerden ve eserlerinden bahsediyor Pamuk. Adı geçen bazı isimler; Nerval, Gautier, Flaubert, Amicis... Bir not olarak ekleyebilirim ki yazar özellikle Melling'e ait İstanbul tablolarını çok beğendiğini belirtiyor ya da kendi içindeki İstanbul'a yakın bulduğunu...Yazarın bunlara dair bazı açıklamalarını aktarmak istiyorum burada: ... there is something foreign in my way of looking at the city owing to all of the time I've spent reading the accounts of Western travellers. (Biz nasıl bakıyoruz şehre acaba?) It was a brutal symbosis: Western observers love to identify the things that make Istanbul exotic, non-Western, whereas the Westernisers amongst us register all the same things as obstacles to be erased from the face of the city as fast as possible. Ve bunlara dair örnekler vermeye geçiyor; The Rufai dervishes with their waving skewers and the Mevlevi dervish lodges closed with the founding of the Republic. The Ottoman clothing that so many Western artists painted was abolished soon after Andre Gide complained about it etc.

Yazar, tıpkı aile içerisinde annesinin hazırladığı yapılabilir/yapılamazlar listesine dair benzer bir listenin şehir için de geçerli olduğundan hareketle gazetelerden bazı ilginç haberler geçiyor; when you see a beautiful woman in the street, don't look at her hatefully as if you are about the kill her and don't exhibit excessive longing either just give her a little smile, avert your eyes and walk on. (1974) Bunu okuyunca baya bir güldüğümü söyleyebilirim. Kısaca diyor ki yurdumun erkek bireylerine, sokakta güzel bir hatun gördüğünüzde mal mal bakmayın güzelcene gülümseyip yolunuza devam edin. Sene 2007, yurdum erkekleri pek yol kat edememiş gözüküyor hı? :) Don't walk down the street with your mouth open (1924). Bir diğer ilginç ibarede, sokakları ağzı açık olarak dolaşmamak gerektiğinden bahsediliyor, ilginç :) Ve işte benim de kendi payıma ders çıkarmam gereken bir başka çarpıcı ibare; The rainy season has come and the umbrellas of the city, God bless them, are out in force, but tell me, how many of us are able to hold an open umbrella without pooking people in the eye bumping into other umbrellas like dodgen cars at lunapark and wandering all over the pavement like brainless bums just because the umbrella has impeded our vision? (1953) İtiraf etmem lazım ki bu konuda benim de problemim var; bilmem ki kaç defa şemsiye kullanırken göz çıkarmaya ramak kalma durumunu tecrübe etmişimdir?

Yetiştiği ailedeki dini durumu ve yansımalarını da aktaran yazarın ilginç tespitleri var bu hususta da; cleansed of religion home became as empty as the city's ruined yalıs and as gloomy as the fern-darkened gardens surrounding them. Benim çıkarımladığım ise, sadece güçsüzlere yardım eden ve de zor zamanlarda ortaya çıkan bir Tanrı imajı ve bir de garip, anlamsız, içi boş ritüellere indirgenen bir din anlayışı...

Bunun haricinde ise Boğaziçi, vapurlar, eski evler gibi hususlar şehre dair diğer anlatım öğeleri olarak yer alıyor kitapta. Kitap boyunca Ara Güler'e ait siyah-beyaz İstanbul fotoğraflarını görmek ise ayrı bir zevkti benim için.

Son olarak ise en çok hoşuma giden bölüme geçeyim. 5 sene değişik mekanlarında (2 yıl Şirinevler, 1 yıl Avcılar, 2 yıl İdealtepe olmak üzere) kalıp bir çok yerini dolaştığım İstanbul'un kendine has yönünün ne olduğunu bariz ifadelerle dile getirmekte zorlanmışımdır hep. İşte Pamuk böyle bir işi başarmış görünüyor benim gözümde. Hatta tek bir kelimeye indirgemiş gibi; hüzün... Şaşalı bir geçmişe merkezden tanıklık etmiş olmanın ve de ardından gelen yıkım ve değişimin derin izlerine bağlıyor yazar İstanbul'un hüznünü ya da melankolisini. Ve de bu yüzden hatıralarında kalan istanbul'un hep siyah-beyaz olduğunu dile getiriyor. Ve bu bölüme dair aktarımlar; Still, the melancholy of this dying culture was all around us... Hüzün, the Turkish word for melancholy has an Arabic root; when it appears in the Koran (as huzn in two verses and hazen in three others) it means much the same thing as the contemporaray Turkish word. The Prophet Mohammed referred to the year in which he lost both his wife Hatice and his uncle, Ebu Talip, as Senettul huzn, ot he year of melancholy; this confirms that the word is meant to convey a loss and the spiritual loss. But if hüzün begins its life as a word for loss and the spiritual agony and grief attending it, my own readings indicate a small philosophical faultline developing over the next few centuries of Islamic histoy; with time we see the emergence of two very different hüzüns, each evoking a distinct philosophical tradition…According to the first tradition, we experience the thing called hüzün when we have invested too much in worldly pleasures and material gain: the implication is that 'if you hadn't involved yourself so deeply in this transitory world, if you were a good and true Muslim, you would not care so much about your worldly losses.'... To the Sufis, hüzün is the spiritual anguish we feel because we cannot be close enough to Allah, because we cannot do enough for Allah in this world... Moreover, it is the absence not the presence of hüzün that causes him distress. It is the failure to experience hüzün leads him to feel it; he suffers because he has not suffered enough, and it is by following this logic to its conclusion that Islamic culture has come to told hüzün in high esteem. (Hüzün hakkında bir kitap için bkz. İbni Sina's Fi'l Huzn) Bir yanıyla geçmişi ve acılarını, hatalarını -ağır basanlar bunlar sanırım- bir yanıyla da yeniye uzanmayı ama genelde arada kalıp sıkışmışlığı ya da yönünü bulamamayı, çemberin ne içinde ne de dışında oluşu bütünüyle yansıtan ve de insanlarına da bunu sirayet ettiren şehir... Zihnimdeki hatıralar ile ne kadar da örtüşüyor; hayatımda ilk defa gördüğüm sabah vakti kamyonet ile merkezden amele toplanması, kaldığım yurdun kapısında geceden kalma tinerci çocuklarla karşılaşmak vs. gibi manzaraları ile Şirinevler semti ve buna sadece bir süt geçitle bağlanan zenginler muhiti Ataköy... O üst geçitten karşıya geçip attığımız ilk adımda arkadaşlarla birbirimize bakıp "dikkat, sınıf atlıyoruz!" dediğimizi hatılıyorum :) Belki de İstanbul'un en hüzün verici hissettiğim siyah mekanlarından biri, Esenyurt ve hemen bir durak ötesinde, içinde okulumun da bulunduğu, düzenleme çevre ödüllü muhteşem bir semt ya da ayrı bir şehir olan Bahçeşehir... Sadece ekonomik açıdan değil farklılıklar, sosyal ve de ideolojik ve de düşünüş/yaşayış tarzları ile yani bütünüyle bir farklılık...
...................................................................................................
İsanbulla ilgili bir şarkı ile nihayetlendirmek isterdim ama aradığım şarkıyı bulamadım maalesef. Sadece sözlerini yazmakla yetineceğim ki şarkı, Levent Yüksel'in ilk albümünden İstanbul adlı şarkısı... (Bu arada, bu albüm, tümüyle -Onursuz Olmasın Aşk, Beni Bırakın, Kadınım, Bu Gece Son, Tuana gibi şarkıları ile- yıllarca dinlenebilecek ender albümlerden biridir benim için. İlgilenenler için Med-Cezir albümü, sene 1993)

Saçlarını dağıtır rüzgar
Yeditepe üzerinden
Hatıralar tarihin küllerini savurur
Kadın gibi kısrak gibi sarılayım
Gel ince beline
Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından
Tüketilmiş yaşanmamış
Hediyelik hayatlar ah bu sever
Pencereler bu kapılar sokaklar
Hüzün gibi sevinç gibi
Eskitilmiş zamanlar
Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından
Minareler uzanmış gökyüzüne bağırır
Kara sevdan nerelerde
Yüreğimi çağırır
Dua gibi büyü gibi ezberledim hasretini
Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından

......................................................................
Not: Bir süre buralarda olamayacağım, gelince devam etmek üzere inş.

0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home