Views From Linköping

Monday, January 29, 2007

Norrköping 1: Şehirden akşam manzarası...
Norrköping 2: Yürüdüğümüz yol üzerinden bir görüntü...
Norrköping 3: Bulunduğum şehirden yarım saatlik mesafedeki bu şehri daha güzel bulduğumu söyleyebilirim. Bu, şehrin içinden geçen ve soğuktan donmuş olan kanal...

Buraya geldiğimden beri yoğun bir şekilde geçirdiğim günlerin ardından bir mola verme ihtiyacı hissettiğimden gezmekle meşgulüm bir süredir. Daha doğrusu gezmekle meşgulüz; sınıftan bir grup arkadaşla beraber. Bir gün güneş, ertesi gün tekrar atıştırmaya başlayan kar nedeniyle yerden kalkmayan karlar ve de soğuk hava bile bizi engelleyemedi. :)
.............................................................................
En son, Tarkovsky'de kalmıştık değil mi? Eh madem oradan devam eyleyelim ve de başlangıcı kendsinden bir alıntı ile yapalım: "İnsan Tanrısız nasıl yaşar? Ancak kendisi Tanrı olarak -ki bu da mümkün değil!" Bu satırları alıntıladığım yer, A. Yıldız'ın 'İktidar Herşey Değildir' kitabının 'Nietzsche: Batı modernitesinin Molla Kasım'ı' başlıklı bölümüne koyduğu girişten. Stockholm-Milan-Türkiye arasında mesafeleri kısaltmak maksadı ile okuduğum bu kitaptan bazı kısımları paylaşayım dedim. Kitabın özellikle baş kısmından aktarma yapmak istiyorum çünkü klasik modernizm eleştirilerinden farklı olduğuna inandığım kısım özellikle orası gibi...

Yukarıda alıntıladığım bölüm başlığından da anlaşılacağı üzere, Batı medeniyetini anlama konusunda Nietzsche'nin katkıları ile başlıyor kitap. Çünkü yazara göre o, bu medeniyetteki aksaklıkların teşhisini iyi yapmıştır. Fakat tedavi hususundaki önerileri tartışmaya açık. Yazarın aktarımıyla "düzenin ve anlamın olmadığı bir dünyada insan Tanrı'nın tahtına geçmek zorundadır çünkü düzen ve anlamı inşa etmek Tanrılaşmayı gerektirir (Tarkovsky'nin sözleri ile paralellik arz ediyor). Bu Tanrı-insan, Nietzsche'nin 'üst-insan'ıdır!" Bölümü bitirirken Nietzsche'ye dair genel bir paragrafta ise şöyle yazıyor "56 yıllık hayatının son 10 yılını aklı kapalı, ondan önceki 10 yılını gezgin ve avare olarak yaşayan, genç yaşından itibaren görmekte zorluk çeken, sürekli hastalıklarla yaşayan, uyumak için bile bir sürü ilaç kullanmak zorunda olan, evlenmemiş fakat 13 eser vermiş, insanlık tarihinin en karanlık çağlarından biri olan 19. yy çocuğu Nietzsche'yi hatırlamak bir ibret ve tefekkür vesilesidir. Çünkü insan mükerrem bir varlıktır; hakkı ararken bazen batıla hak diye yapışabilir. Bu arayışa selam olsun!" Olsun! diye not düşmüşüm sayfaya :)

Yukarıda bahsedilen insanın Tanrılaşma meyline devamen ise şunları dile getiriyor yazar: "Hayat yükünü insanın Tanrı'dan özerkleşerek yüklenmesinin adı, bireycilik oldu... Yetkinliğini ihtiyaçlarını karşılamada aldığı mesafe olarak tanımlarken, bu ihtiyaçların türü, sayısı ve niteliği biteviye artmakta ve çeşitlenmekteydi." Bu arada yazar, Ayşe Kadıoğlu'nun "Namlunun Ucundaki Batılılık" isimli Radikal'de yayımlanan yazısını koymuş ki yazıyı iyi bir durum tespit edicisi olarak niteleyebilirim. Bu bölümün ardından ise yavaş yavaş hiçlik ve ateizm konularına geçiyor yazar.

Daha önce adı geçen Rus yönetmen ve de şimdi aktardığım kitaba ek olarak Batı'nın, ve de bulunduğum ülkenin, kend içinden yükselen bir bakış açısını aktarmaya geldi sıra. Buranın gündemini takip etmeye çalıştığım haber sitesinin 13 aralık 2006 tarihli sayfasında, İsveçlilerin ruhu/physişesine dair televizyonda yayımlanmaya başlayacak bir programın tanıtımı yapılıyordu ki programın içeriğine dair aktarılanları hayli ilginç buldum. Çünkü program, iki temel soruyu tartışmaya açıyordu: İsveç, dünyadaki en modern yer midir? Ve de İsveçliler bu dünyadaki en emniyetsiz/yani kendilerini en az güvende hisseden kişiler midir? Soruların gündeme gelmesi ise İsveç mantalitesinin üzerine kurulduğu iki zıddı içeren teoriyi tartışma amacını taşıyor ki bu zıtlar; kendi kendine yetme hali ve de güvensizlik hali.

Programın hazırlayıcılarına göre İsveçliler kendilerini bir yandan dünyanın en modern ülkesinde yaşıyor kabul ederken diğer yandan ise kendilerini oldukça sıkıcı ve hareketsiz/donuk buluyorlar. Buna, yani İsveçlilerin antisosyalliğine sebep olarak zikredilen ise, geç dönem 18. yy toprak bölünmelerinin köy topluluklarını parçalamaları... Her ne kadar bana yeterli bir sebep gibi gözükmese de bu sürecin, 'yalnız güçlüdür' ve de 'iyi adam kendini gözetir' gibi şiarlara uzandığı belirtiliyor. Araya paranez olarak sokmak istediğim husus ise, bana da ilginç gelen, İsveçlilerin ayakkabıları ile içeriye girmeyişleri... Buna sebep olarak ise burjuvazi adeti olarak görülen içeriye ayakkabı ile girmenin 60'lı yıllardaki radikal sol tarafından tepki ile reddedilişi gösteriliyor. Programın içeriğine dahil bazı sorular ise şöyle; niye İsveçlilerin %40'ı -bu oran Stockholm'de %60 imiş- yalnız başına yaşıyor -ki bu, dünyadaki en yüksek rakam imiş-? Bu, modernizmin, atomizasyonun/bireyciliğin, bağımsızlığın ya da başka birşeyin göstergesi mi? İsveçliler, akıllarını kalplerinin önüne koyan soğuk kalpli mühendisler mi? vs. vs.
..................................................................................
Arkadaşlar ile olan sohbetlerimizde de sık sık mevzu bahis edilen bu tipik İsveçli ne demek? Nasıl bir şeydir? Bunlar niye böyle? vs. gibi soruları kendi içlerinde de sorduklarını duymak ilginç geldi bana. Ha bir de Norrköping'de bir müze ziyaretinde gördüğümüz şey çok çok ilginç geldi bana: adı parro idi galiba, yumuşak ve sese duyarlı bir hayvancığı -Caponlar yapmış tabi-, yaşlılar yurdunda kendilerini yalnız hissetmesinler diye kullanıyorlarmış ve de müzede bu hayvancığı sergilemişler. Sanki, "ey İsveçliler, akıbetiniz bu olacak!" der gibi.

Şimdilik bu kadarla kalayım. Bu aralar ne dinliyoruma dair de bir şeyler eklemek isterdim ama Cem Adrian'dan başka br şey dinleyemiyorum. O yüzden bu konuda da sonra devam ederiz diyebileceğim ancak. :)


Wednesday, January 24, 2007

Bu sayfaya yazılacaklar çoğunlukla yan tarafa afişini de eklediğim İz Sürücü/Stalker filmine özenti sonucu ortaya çıkmıştır. Fikir çalma, intihal vs. durumu söz konusu değildir. "Çaldıksa da miri malı çaldık" diyecek yüzsüzlüğe de çoktan erişmiş durumdayım ayrıca, biline...

Dünya denilen geniş alanın içerisinde korunaklı ve garip bir yerdeki iki yolcunun diyalogları

Z1:
bizim film nerden ne zaman koptu, bir fikrin var mı?
Z2: (maalesef bir fikrim yoktu tabi...) bilmiyorum. Yani bazı ihtimaller var aklımda ama... Mesela, K. hocanın sayesinde olabilir mi? Onun ektiği tohumlardan anca düşünce, bilinç yeşerdi. Bir başka ihtimal, en azından senin adına, K.'ya gidişin?
Z1: o ihtimali ben de düşündüm de o bir sebep değil de sonuç gibime geliyor sanki. Hatta olayın koptuğunun farkedildiği vakit diyelim.
Z2: olabilir... Tabi bir çok şey bunların üzerine tuz-biber... kitaplar, B.'ye gidişin ve B. hoca ile mesai... Ya bak şimdi fark ettim de şehirler ile isimlerin baş harfleri uyumlu hep. İlginç...
Z1: ama sana daha önce de söyledim; gözden geçirmek gerekiyor sanırım. Yani bu mu "normal", öteki olan ve çoğunluk olan mı? Ya da "normal" ama neye göre? Neyse...
Z2: (yine bilmiyordum tabi :) Yorgunsun sanırım... (Yorgundu(k) tabi...)
Z1: bilmiyorum, geri dönülebilir bir şey mi ama...
Z2: öyle deme, ölümü telaffuz ediyormuşsun gibi geliyor bana. Olmaz artık olmaz. Yani olması için senin daha fazla sen olmaman lazım. Ne yapacaksın, içindekini mi dönüştüreceksin? Çok merak ediyorum, C. nasıl başardı acaba bunu?
Z1: sorma sık sık aklıma geliyor zaten. Öyle olmaktan da korkuyorum bir yandan. Ama hiç olmadığı kadar iyi anladığımı söylemem lazım onu.
Z2: al benden de o kadar. onca sene sonra oldu ama çok çok iyi anladığımı söylemem lazım artık. Bak ne işlere yaradı bizim hikaye! Üzerinden tez geliştirdik bir güzel :)
Z1: :)
Z2: sence çok var mı dersin? Yani bu korunaklı alandaki yolcular?
Z1: şu ana kadarki tecrübelerimize binaen söyleyebilirim ki az, çok az. Sorun da bu ya zaten. Ama şimdi ek bir sorun var; umut azlığı mı desek, öyle bir şey işte. Sanırım ki biz bir ömür boyu apayrı yerlerde aynı yolculuğun sancısını çekip birbirini nafile yere arayan yolcular olarak kalacağız. Bir tür kaide gibi...
Z2: pek pesimistik oldu bu şimdi yav!
Z1: seni üzüyor muyum bunları söyleyerek?
Z2: hayır, pek sayılmaz çünkü içimde bundan çok daha acımasızca saldıranlar var. Yine de ne bileyim, bir burukluk mu desem, gözlerinde görmeye alışık olmadığım bir şey işte neylersin!
Z1: D.'ye gidersem farklı olabilir belki herşey. Bir başlangıç gibi belki de. Belkim ağa mağa da buluruz, hı!
Z2: valla bizde bu kafa oldukça ağaya 4. oluruz anca güzelim.
Z1: :))
(yolcular gecenin bir vakti sokak ortası uzayıp giden bu sohbet neticesi üşümüşler ve ailelerini daha fazla merakta bırakmamak hasebiyle gerçek dünyanın sınırlarına doğru harekete geçmişlerdir. Z1 hep doğuya doğru ayrılır aynı köşebaşından; Z2, batıya doğru... Bak bunda da ilginç bir rastlantı sezinliyorum da neyse...)
..........................................................................................................
Madem Tarkovsky ustadan esinlendik, değinmeden geçmeyelim. Türkiye'de bulunduğum sırada -yani bir kaç hafta önce- Rus yönetmenin Stalker/İz Sürücü filmini izleme şansına sahip oldum ki bu, ona dair izlediğim 3. film. Diğer ikisi Andrei Rublev ve İvanın Çocukluğu idi ki içlerinde en çok İz Sürücü'yü beğendiğimi söylemeliyim. Hakkında söylenecek çok şey var da nereden başlayacığımı bilemiyorum. Onun hakkında bir alıntı ile başlayayım o halde: "yaklaşık 25 senenin içine sığdırılan 7 film... Filmlerinden bahsetmek entelijansiyaya giriş vizesi için kullanılır hale gelmiş, ..., bazıları içinse -belki tam da bu yüzden- "entel işi", "saatler süren ve hiçbir şeyin olmadığı", "iç daraltıcı", "izlemesi işkence" olan filmler çeken bir yönetmen: Andrei Tarkovsky." Her ne kadar alıntıda bulunduğum film eleştirmeni, A. Bozkurt, onun filmindeki her bir ögeyi sembol bilip anlam çıkarmaya çalışmanın tam da onun istemeyeceği bir şey yapmak olduğunu dile getirse de ben bu anlam çıkarma olayından beri duramıyorum çünkü biliyorum ki bir çok filmi, dönemin Rus yönetimi açısından sakıncalı bulunup sansüre tabi tutulduğu için anlatacaklarını böyle sembollere yükleme yolunu seçiyor o da. Gerçi film eleştirmeni şunu söylemekte de haksız değil; "Tarkovsky'nin tüm filmlerinde ulaşmak istediği ortak amaç hissettirmektir." Varlığa dair sorgulamalar, içsel yolculuklar, semboller ve görüntüler -ille de doğa ve su görüntüleri-... Sanırım böyle özetlenebilir filmleri. Diğer filmleri; Yol Silindiri ve Keman, Ayna, Solaris, Nostalgia ve İsveç'te çekilen Kurban... Bozkurt'a göre, "son filmlerine doğru tematik olarak daha çok ön plana çıkan 'inanç' meselesi Tarkovsky'nin duyumsamaya, sezgiye verdiği önemi daha anlamlı kılar. Onun karakterlerinin bir kısmını, inanca giden yolda mantıkları tarafından engellenen, modern toplum yapısı içinde saf bir inanca ulaşması mümkün olmayan ama bir yandan da inanmak, bağlanmak için bir ihtiyaç hisseden yazarlar, bilima adamları -yani günümüzün aydın kesimi- oluşturur." İşte Stalker da benzer bir hikaye üzerine kurgulanmakta.

Yine aynı eleştirmenin satırlarından şöyle dökülüyor filme dair tespitler: "Zone'da ne var? Girmek neden yasak? Etrafında neden askerler bekler? Meteor düştüğü doğru mu?... Solaris'teki ŞEY burada mı, herşey ondan mı? O gizemli odaya girince en derin arzularımızın gerçekleşeceği doğru mu? İçeri girmek için neden bir İz Sürücü'ye ihtiyaç var? Hadi bir kere girdik diyelim, peki neden sonrası bu kadar zor, neden hep karmaşık? Neden dosdoğru gitmek varken hep uzun yollardan gitmeli? Neden hep kendi işimizi zorlaştırmalı odaya giden yolda? Doğrudan gidersek kaybolur mu bu Zone, yoksa biz mi kayboluruz?... Kim bu İz Sürücü, gerçekten göründüğü gibi aklı kıt taşralının, çulsuzun biri mi, para ile gizem satan bir sahtekar mı... yoksa o İsa mı? Bir yazar ve bir bilim adamı... Bunlar neden Zone'a girmek ister? Eksikliğini duydukları şey nedir? Nasıl olur da bir İz Sürücü'ye muhtaç kalırlar...? İz Sürücü'de olup onlarda olmayan nedir? İz Sürücü, Zone'un derinliklerindeki çayırlarda, su birikintilerinin ortasına kendini bırakırken yazar ve bilim adamının tartıştıkları ne içindir? Sözler işe yarar mı Zone'un içinde, yoksa mantığın, mantıkların topunu birden atmak mı gerekir sözlerle birlikte?... Zone'un dışı siyah beyaz iken içi neden renklidir? Yoksa Zone cennet midir? Cennetse neden bu kadar kirlidir? Cennetse, bu yıkık küflü binalar nedir? Cennetse, nedir bu pis sular ve nedir bu kasvet? Eğer tüm arzuları gerçeğe dönüştürecekse, o odanın içine girmek neden bu kadar korkutucudur? Girmek için inanmak mı gerekir? Dileğinin yerine gelmesi için önce inanman mı gerekir? Ama bir bilim adamı ve bir yazar, gözleriyle görmeden inanabilir mi?... Zone'da aradığını bulan sadece İz Sürücü müdür? Evet... Zone sadece İz Sürücü'nün zihninde mi var olmaktadır? Belki. Zone sadece zihinlerdeyse, o zaman yok mudur?... Nerdedir bu Zone? Kendin yaratman gerekir. Kapısına askerleri kendi elinle koyup sonra içeri onlara yakalanmadan girmen gerekir. İz Sürücülük zor zanaattır, içinde yoksa gerisi boştur, çalışarak elde edilemez; belki dereye boylu boyunca uzanıp kendini bırakmayı öğrenirsen, yeşilin içine yatmayı... Bir ihtimal... Stalker bir soru mudur? Evet. Tarkovsky'nin bir cevabı var mıdır? Belki. Stalker, sinemanın çıkabileceği en üst nokta mıdır? Evet."

Tarkovsky'nin kendisi ise, filme dair şunları dile getiriyor aşağı yukarı; İz Sürücü, kimsenin bir şeye inanmadığı dünyada bir şeye inanan birilerini bulmaya muhtaçtı. Yazar... Yetenekli ama kendini tüketmiş; çoğunluk ne isterse onu yazıyor. Ünlü olmasına da rağmen bunun böyle devam etmesini istemiyor. Zaten odaya da bu durumu değiştirmek, müthiş bir yetenekle donanmayı istemek için girmeyi arzu ediyor. Ama sonra fikrini değiştiriyor. Düşünüyor ki çok yetenekli biri olursa yazmaya ihtiyacı olmaz ki! Yani yazacağı herşey mükemmel olursa yazarak kendini aşmaya ve ilerlemeye çalışmanın anlamının yitip gideceğini düşünüyor. Yani, for him "creation is an expression of will!" Bilim adamı ise odaya girip dünyanın geleceği açısından zararlı olabilecek istemlerde bulunacak insanları düşünüp odayı tamamen ortadan kaldırmak için bomba ile geliyor odaya. Fakat düşünüyor ki insanlar hep zararsız sıradan şeyler istiyor; ev, araba, kadın vs. gibi... Değmez diye düşünüyor, vazgeçiyor. İz Sürücü için ise yanındakilerin korkması değil, inanmamaları en büyük üzüntü kaynağı. Man devoid of faith has no spiritual roots, he is blind; diyor Tarkovsky usta. Ve ayrıca filmdeki yazar karakterini de kendine çok yakın bulduğunu, onun kendi içindeki kayıp olma halini bu spiritual sense dediği şeyle çözümleyebileceğini belirtiyor. Çünkü ona göre, "... it seems to me that the individual today stands at a crossroad, faced with the choice of whether to pursue the new technology and the endless multiplication of material goods, or to seek out a way that will lead to spiritual responsibility, a way that ultimately might mean not only his personal salvation but also the saving of society at large, in other words, turn to God!" (İngilizce kısım için üzgünüm ama sözlerinin vuruculuğunu aksak çevirimle gölgelemek istemedim :)

Ve, filme dair kardeşcağızımın yorumu... Yazar ve fizikçi, sanat ve bilimi temsil ediyor diyebiliriz. Satlker ve ailesi, benim anladığım, insanlık durumunu temsil ediyor. Silahlara, özellikle de nükleer silahlara göndermeler var. Ben 'bölge'yi iyi dünya olarak yorumluyorum; orada görüntüler renkli. Stalker yani insanlık, bilimi ve sanatı bu iyi dünyaya getirip orada en derin, en saf isteklerini, amaçlarını gerçekleştirmelerini istiyor. Ama odaya, en derin amaçlarını gerçekleştirebilecekleri yere gelince stalker hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü görüyor ki bilim de sanat da kirlenmiş!

Son olarak kendi yorumuma gelince... Tüm bunların üstüne pek fazla şey söylemek istemiyorum da yalnızca, yazıya da başladığım diyalog çerçevesinde, söyleyebilirim ki dünyanın siyah-beyazlığı arasında renkli olduğuna inandığım bir yere ya da yerlerin var olduğuna birilerini inandırmaya çalışmaya, bunlar bir-iki kişi de olsa, devam etmek gerekiyor galiba. Tarkovsky de böyle diyor zaten; her ne kadar trajedi gibi görünse de ümit taşıyor filmim. Garip bir İz Sürücü olmak? Ya da umudun, gücün bitişe yazdığında sana rehber olabilecek İz Sürücüler aramak? Ömrün özeti...
............................................................
Son söz, Z1'den: "... biz sırtlandığımızı zannettiklerimizin altında ezildik... ya da onlar?! Suçlu var zannetsek de biz; suçlusu yok... faili tek değil yaşananların... içimde acılarımız... hepsi aynı kapta yoğruluyor. daha derin anlamlar ve daha yoğun acılar yaşamak adına... tükenen tüm hayatları yükleniyorum. öldüm zannedip hayatta bulunca kendimi... his yok! anlam yok! durdum... durmak yok!... tüm insanlar değil yalnız, tüm eşya, kainat hatta... bana çarparak geçiyor yanımdan. ben durdum... durmak yok!"

Saturday, January 20, 2007

Dışarıda yoğun bir şekilde kar yağıyor. Manzara çok hoş yani... Buraya gelip de karı hayatında ilk defa görenlerden değilim, böylelerinin olduğunu biliyorum da ne ilginç bir şey kimbilir! Gökten beyaz bir şeyler yağıyor diye düşünmüşlerdir herhalde :), fakat yine de her defasında ilk kez görüyormuş gibi hissediyorum; mutluluk veriyor. Uzun zaman sonra katıldığım dünkü yazılının ardından kendime kısa bir tatil verdim; kendimi şımartmakla meşgulüm. Sınav? Oldukça ilginçti. Benden başka hemen herkes sınavın yarısını bir şeyler yemekle geçirdi, bir dahakine ben de bir şeyler götürmeye karar verdim; insanın canı çekiyor yahu!

Bunun dışında, baya bir süre önce keşfettiğim birinin -hoş, benden önce Fazıl Say bey keşfetmişler kendisini- çıkardığı albümden şarkıları dinliyorum. Hani derler ya ney sesinde insanı alıp götüren ayrı bir hava var diye bu şahsın sesi de öyle. Kendisi hakkında yazılanlardan bir kaç satır şöyle; "Tek kişilik koro. Dünyanın sekizinci harikası. Normal bir insanın ses tellerinin 3 katı uzunluğundaki ses telleri ile bastan sopranoya kadar bütün sesleri çıkarabilen ve İbrahim Yazıcı'ya göre bin yılda bir defa rastlanabilen 7 oktavlık inanılmaz gırtlak sahibi uzaylı yaratık..." Ben sadece sesinin bu az bulunur özelliği ile tanıyordum kendisini, oysa albümdeki bazı şarkıları dinleyince farkettim ki besteleri de harika! Kesinlikle popüler kültürün gittikçe birbirine benzeyip aynılaşırken yitip giden şarkıları ile karıştırılmamalı. Kim mi bu şahıs??? 1980 Edirne doğumlu Balkan göçmeni bir şahs-ı muhterem; Cem Adrian...

Albümünün adı; "Aşk Bu Gece Şehri Terk Etti" ve albüm içerisinde Bana Özel, Ben Bu Şarkıyı Sana Yazdım, Harbe Giden Sarı Saçlı Çocuk, Yağmur, Kar gibi şarkılar yer alıyor. Albüme adını veren şarkı ve Yağmur adlı şarkıları favorilerim. Kişisel sitesinden ayrıntılı bilgi edinilebilir. Canlı performanslarından birini, Yağmur şarkısını izlerken netten fark ettim de herkes benim gibi düşünmüş olmalı ki şarkıyı tamamen ona söyletmemişler; araya sesi ile eşlik ettirmişler. Çünkü dinlerken düşünüyorum ki "aman, sen o ince/naif sesini çok yorma, biz senin yerine söyleriz; sen yeter ki araya bir gir yeter!"

Bana oralardan (oralar yani öte dünyanın sonsuzluğu, enginliği) derin bir esinti getiren bu onurlandırılmış yeteneğin şarkı sözlerinden bir parça ile bitereyim o halde;

Bulutlardan beyaz, gökyüzünden mavi aldım
Denizlerden sonsuzluk, gözlerinden umut aldım
Yıldızlardan ışık, kuşlardan haber aldım
Ahiretten ölüm, Tanrıdan inanç aldım

Ben bu şarkıyı sana yazdım
................................................
Korkmuyorum artık senden gece
Korkmuyorum hiç karanlık
Üzerime gel istersen
Sar beni, ben kaçıp gitmem
Korkmuyorum artık senden yalnızlık
Korkmuyorum artık, hiç korkmuyorum
Yüreğime vur, vur istersen
Kalmadı hiç kaçıp gitmem

Sokaklarda yanımda dolaşan yağmur
Geceleri başucumda duran yağmur
Avucumda ellerin eline yağmur
Vur yüzüme, vur yüzüme
Saçlarımda nefesin yerine yağmur
Dudağımda dudağın yerine yağmur
Gökyüzünden çaresizliğimi yağmur
Vur yüzüme hadi vur yüzüme
................................................

Bu arada, yukarıdaki fotoğraf da Cem Adrian'a ait. Sitesine şu sözlerle giriş yapıldığı için konsepte uygun bir fotoğraf koymuş bir de: "Ya kendin dikebilirsin ya da hiçkimse. Eline yalnızca bir iğne bir iplik verebilirim; dedi Tanrı"...

Monday, January 15, 2007

Manisa Ayn-ı Ali Türbesi: A'mak-ı Hayal kitabında geçen Aynalı dede gerçekten mizahi mizaçlı biri ise ona çok uygun bir tabela olmuş :)
Manisa Ayn-ı Ali ya da Aynalı Ali camii ve türbesi: Filibeli Ahmet Hilmi'nin A'mak-ı Hayal'inin temel kahramanı olan Aynalı Dedenin yattığı rivayet edilen türbe ve onun adı verilen camii.
Manisa Sultan Cami ve Külliyesi: Fotoğrafın ön tarafında gözüken bina, eskiden akıl hastahanesi olarak kullanılıyormuş. Ve yaygın olduğu üzre içeride, alanın ortasında bir havuz var; hem sesi dinlendirici özelliğe sahip olduğu için hem de, a'mak-ı hayal kitabına göre- deliler orada yıkanıyorlarmış. Odamın bu manzaraya bakıyor oluşu müthiş bir nimet. Özellikle de yaz geceleri sabaha kadar hala çalıştırılan havuzu dinlemek...
...................................................................................................
Tüm bunlar nereden çıktı? Bir arkadaşımın yoğun ısrarlarına dayanamayıp okuduğum ve hatta yanıma yoldaş olarak buralara taşıdığım Filibeli Ahmet Hilmi'nin "A'mak-ı Hayal" kitabından sonra bu resimleri koymak ve biraz da kitaptan bahsetmek geldi içimden. Öncelikle söylemeliyim ki, kitabın beni bu kadar gülümseteceğini bilsem kesinlikle daha önce okudurdum. Kitap kısaca, hayata, varlığa dair sorular altında ezilen ve geçici bir çıkış yolu olarak alkol, eğlenceye dalan Raci adında bir delikanlının bir gün bir mezarlıkta tanıştığı Aynalı dede ile gün geçtikçe derinleşen sohbetlerini ve dedenin çaldığı müzikler eşliğinde Raci'nin hayalden hayale geçen maceralarını anlatıyor. Hikayenin Manisa'da, yani tarafımdan gayet iyi bilinir mekanlarda geçiyor oluşu da ayrı bir güzellik benim açımdan. Kitabın arkaplanını oluşturan tasavvufi vahdet-i vücud, seyr-i süluk ve varlık mertebeleri gibi meseleleri bir yana bırakarak kitabın benim için önem arzeden başka bir kaç hususa dair bahis eylemek istiyorum yalnızca.

Aynalı dede ile buluşmalarının ikincisinde Raci, hayalinde kendini karanlık ve aydınlığın çarpıştığı bir vadide görür. Aydınlık ve Nur tarafı yani İzid başlar söze; "Ey insanlar! İzid sizi kendisi gibi nur olmanız için yarattı, sizi bütün varlıklara tercih etti. Ama siz nur iken karanlıklarla karıştırdı. Ruhken cesetle birleştirdi ki nefret ettiği karanlıkları, sevdiği nurlar ile silip atasınız. Ey insanoğlu! Nur benim, bana gelin, benim olun, ben olun, nurun gereği olan güzelliklere bezenin, sakının, ..., kin, haset, nifak, gasp, zulüm, hırs gibi çirkin ve karanlık sıfatları nefsinizden uzaklaştırın. Her durumda Allah'a şükredin. Size ne verdiyse kanaat edin. Özetle, bu sınav dünyasından nur olarak ayrılın ki ebedi hayatınızda nurlar diyarında yaşayın." Ve ona cevaben karanlık yani Ehrimen şöyle der; "Ey insanlar! Gözünüzü açınız, doğanızın gereklerini iyice düşünün, şiir gibi ama yalan dolu sözlere uyup da ömrünüzü boşa geçirmeyin, gülün, eğlenin, zevkinize bakın, yiyip için! Dünyada yalnız iki amaç olup gerisi hep yalandır. Birisi kibir, diğeri şehvettir. İnsanı bu iki amaca yönlendiren benliktir. Siz de bu amaca ulaşmaya çalışın. Nefsinizi her şeye tercih edin... İşte gerçek budur. Uydurma laflara inanmayın, benliğinizden başka varlık, zevkinizden başka amaç tanımayın." Ve İzid bir kez daha söz alır; "Ey insanlar Ehrimen denilen bu iğrenç varlığı, bu bayağı kişiyi dinlemeyin. Söyledikleri tamamen yalandır. Gerçek kulluk, kibir denen temelsiz duyguyla karşılaştırılamayacak kadar yüce bir zevktir. Öyle manevi zevkler vardır ki şehvet onların yanında çok itici kalır. Ehrimen'in dediği benlik hayvanlara özgü bir dürtüdür. İnsan benliği ahlak dengesiyle düzenlemelidir..." Ve sıra yine Ehrimen'e gelir; "(İzid) size yalan söylüyor, sizi birtakım uydurma yasakların, hayali kuralların esiri, çaresizlik ve boyun eğme bakımından en aşağı hayvanların seviyesine düşürmek istiyor..." Bunun ardından sırası ile iki taraftan birbirlerine karşı savaşacak erleri sürmeye başlarlar. İzid tarafından "muhabbet" çıkar meydana, karşısına "gazap" çıkarılır. Ardından kendisine güvenilen "hikmet"i sürer ortaya İzid, fakat dişli bir rakibi vardır; "nefs-i emmare"... Ortalık toz duman olmuşken tüm dengeleri lat üst eden bir er çıkar son olarak meydana. Kim mi? Tabi ki "aşk"... Bu cenk meydanının niceleri kuruluyor ve ortalık toz dumana bulanıyor içimde bir bilsem? Üstelik de yaşantımın her anı... Gerçi hayatın her döneminde baskın olarak savaşanlar değişiyor ama şu son cenk var ya hani "hikmet, ona karşı duran nefs-i emmare ve toparlanmanın tek yolu olan aşk -bunu, özellikle her şey gibi hikmeti de verene olan bilkuvve sonsuz yakınlık babında anlıyorum-" sarmalı bir dönemimin en yaygın cenklerinden biri idi sanırım. Keşke bileydim böyle adlandırıldığını. Ama insanlık, önce yaşıyor sonra anca isimlendirebiliyor. Siz içinizde kaç kişi yaşıyorsunuz? Kaç cenk fırtınalar kapıp koyveriyor içinizde, hem de bir tek gün içerisinde bile?
..................................................................................................
Bol sorulu hayallerden birinde Beşeriyet'in şu sorularını işitiyor Raci; "Ya Rab! Hayatta nedir bu lezzet? Hayata bağlayan bu garip kuvvet! Hayat ki geçici, dert ve keder dolu, Yine umulan arzulanan o, nedir bu hikmet? Bir an bırakmaz insanı rahat, Bin türlü acı, geçim derdi. Çocukluğunda ağlar beşikte, Feryatla geçer o msaumiyet! Gençliğinde Bin türlü ümit, Yaşlılığında bin türlü zahmet. Ecel vaktinde geçmiş yaşam bir an, Bir an için mi bunca sefalet! Gizli bir ses verdi cevabı, Dedi: Hayattaki bu zevk ve kıymet, Akıllılar için eşsiz güzelliklerin seyri, Cahiller için yemekle şehvet!"... "madem ki hayattan hoşlanmıyorum neden vazgeçemiyorum? Mutluluk nedir?" Bazı meşhur zaatların ağzından cevaplar sıralanır ama benim an çok şu hoşuma gitti; "İnsanlar bu kelimeyi, bütün özlemlerini biz sözle ifade etmek için uydurmuşlar!" :)
...................................................................................................
Raci'nin kendini iyice kaybettiği demlerden birinde eski bir arkadaşına ve sevdiğinin ölümü ile çıldıran kızına derman için mezarlıkta yatan bu garip adamı yani Raci'yi ziyarete gelen bir kadına karşı Raci'nin feryadı; "Benim hayatımda ne zevk var? Hiç! Böyleyken delikanlı ölür, kız çıldırır. Ben ve yaşlı kadın yaşarız! Asıl garibi ne biliyor musun? Bunun niye böyle olduğunu bilen yok, yok, yok! Bu yaşlı kadına acıyor, bana acımıyorsun. Onun kızı çıldırmış ama pekala benim ruhum, benim varlığım... çıldırdı." Bu sön söz üzerine Y. Erdoğan'ın 'Bana Bir Şeyhler Oluyor'undan bir sahne hatırladım. Hafiften kendisine gelenler gelen baş kahraman da niye dilenmek için dışarı çıktığını soran eşine aşağı yukarı şunları söylüyordu; baktım dilenenlerin bir yerleri sakat ve birileri onlara acıyıp bir şeyler paylaşıyor onlarla. Ben de başladım dilenmeye ama kimse bir şey vermeye lazyık bulmadı beni, oysa benim ruhum hasta!
....................................................................................................
Ve Raci buradan doğruca Manisa deliler evine yani yukarıda resmini koyduğum yere... Delilerin kaldırıldığı yer artık orası değil, şehrin dışında "sarı bina" denilen ama sarı olmayan modern! bir bina. Sarı, deliliğin rengi mi acep? Orada delilere dair ilginç gözlemlerde bulunup çıkar dışarı (ben küçükken bazı zararsız delilerin sokakta dolaşmasına izin verildiğini hatırlıyorum. Bu, şimdilerde daha az sanırım. Bir b..lu Manisa vardı mesela. Niye öyle dendiğini bilemezdim de onun geldiğini gördüğümüzde mahallenin çocukları ile apartmana saklanıp kendi kendimize heyecan yaptığımızı hatırlıyorum) ve Aynalı'nın vefatının ardından kendine kalan not defterinden şu notları okur; "Her insan, her akıl ve vicdan sahibi, hatta en basit bir hayvan bile bu varlık ve çürüme aleminde gereksinim hissettiği andan itibaren mutluluğu aramaya başlar... Hayvanlar, yaratılışlarından gelen kanaatkarlıkla, belki de çoğunlukla mutluluktan kendilerine düşen payı alırlar... Ama insan (kamil insan dışında) aradığı, isteyip özlediği mutluluğun ne olduğunu çok da iyi bilmediği için mutluluğa dair belli sınır ve tanımlar koyamaz... İnsan tuhaf bir yaratılışa sahiptir. Sahip olduğu şeyler arttıkça hırsı da artar. Mutluluk nedir? İşte bunu bilen yok! En doğru ifade ise sadece dünyanın bitip tükenmez dertlerinden habersiz yaşayan delilerin mutlu sayılabileceğidir." Aklıma, şu son söylenenlerle benzer tespitlerde bulunan Erasmus ve "Deliliğe Medhiye"si geldi. Kimbilir, belkim gerçekten haklıdırlar! Ama düşünüyorum da bunu test etmenin yolu yok. Yani belki de bir çok şeyi bile isteye öğrenmekten kendimizi alıkoyuyorken -intihar nasıl bir şeydir gibi- deliliğe nasıl ulaşırımın bir testi yok sanırım. Yani aklın ve deliliğin arasındaki sınır nerede bitip nerede başlıyor, o hale nasıl varılır vs. gibi.

Anneme Not: Aşk olsun annem, heç öyle şey olur mu? Sen sarma yapmadın emme bir sürü şeyler yaptın, şimdi sayayım mı yani cümle aleme? :))

Saturday, January 13, 2007

Eser: "Klasik Türk mutfağının gülü" by Hikmet teyzem. (Tabi bunlar, ben bu eserin tadına acıcık baktıktan sonraki hali :) Sarma stoğu yapıp İsveç'e getirmem yönündeki ısrarları ciddiye mi alsaydım acaba? Yani şimdi burda sarma yapmak kim, ben kim???

Evet, uzunca bir tatilin ardından -gerçi bana sanki göz açıp kapayıncaya kadar geçti gibi geldi ama neyse zamanın göreliliği vs. girmeye hiç niyetim yok yani- İsveç'te, Linköping'deyim yine. Burada pek bir değişiklik yok. Yalnızca koridordaki 3 kişi ülkelerine dönmüşler. Yerlerine 2 yeni eleman gelmiş. Ki biri Alman, diğeri ise Madagaskarlı -hey ya Rabbim, kalk ta Madagaskarlardan gel buraya. Ne işin var evladım? Senin ne işin varsa gülüm, onun da bir işi vardır herhalde de mi? Pardon yani!-... Ve ilginçtir, şu anda koridordaki tek XY kromozomlu vatandaş benim. Kız, kadın, hanım, bayan vs. ayrımları ile uğraşmaktansa böyle söylemek kolayıma geldi. Benim açımdan bir problem yok da onlar şanslarına küssünler diyeyim :) Bir de tabi geldiğim gibi kafamı kaldırmadan çalışmam gerektiği gerçeği var. Malum, o kadar gezince bütün herşey üst üste şimdi. Ziyanı yok; özellikle de öyle güzel bir mola verdikten sonra...

Gelip geçen döneme en çok yolculuklar eşlik etti herhalde. Burdan Stockholm, oradan Milan -valla havaalanından başka bir yer görmedim doğal olarak da ayaklarım değdi ya ölsem gam yemem :)-, oradan İstanbul, Manisa, tekrar İstanbul -şu İstanbul Manisa arası yolu otobüsle belki de 70. tepişim. Eh bu sayede epey hikaye de birikiyor tabi. Özellikle de yanıma nedense hep konuşmayı çok seven yaşlı hanım teyzemler denk gelince...-, tekrar Milan, tekrar Stockholm ve Linköping... Yolculuk yapmak çok ilginç bir şey gerçekten. Tek bakımlık yüzler ve görüntüler, tek duyumluk sesler... Aklımda ve gönlümde en yoğun kalan ne acaba? Sanırım ki çok çok özlediğim İstanbul'la kavuşmam bunlardan biri. Havaalanına indiğimde toprak olsa alanda eğilip öpecektim valla :) Geri dönmeden önceki son gün de onunla beraberdim. Hava muhteşemdi. Beşiktaş sahilde oturdum ve ne fal bakmak isteyen çingeneler ne de yurdum kıroları -hı bak özlemedeğim şeylerden biri bu. Bak ne güzel, burda kıro mıro yok. İsveç kırosu? Kulağa bile tırmalayıcı geliyor- keyfimi bozamadı. Hiç ayrılasım gelmedi. Hani sevgiliden ayrılmak zor gelir, son bir bakış diye durup bir daha bir daha bakmak istersiniz ya öyle hissettim. Durup tekrar tekrar bakmak istedim ona son bir kez. Bunu anlatmak zor da bu şehir benim için gerçekten çok özel. Hem de olumsuzluklara, aksiliklere, garipliklere ve çirkinliklere rağmen. Dünya da böyle bir yer değil mi zaten? Belki de İstanbul'u bu yüzden çok seviyorum; dünyanın ufak bir münyatürü olduğu, bana gerçeği her şeyiyle yansıttığı için. Kimbilir... Bir de geri dönerken Milan havaalanındaki bir manzara var aklımda. Hava sisli diye iptal edilen, rötara uğrayan seferlerin takibi ile meşgul kalabalığın arasında, benimle aynı aktarma yolunu kullanan Türk vatandaşlardan birinin ney-flüt karışımı bir aleti çalmaya başlaması. Bir de o esnada etraftaki tüm çocukların havaalanının yerlerini hummalı bir temizliğe başlamaları -yerlere yatıp yuvarlanmaları desek daha doğru olur tabi :)-... Cins mi ararsın, hepsinden bol bol var maşallah!
Tabi tatilde ailem ve arakadaşlarla geçirdiklerim de ayrı bir kefeye... Belki de geçirdiğim en güzel tatillerden biri idi; özellikle de tatile hiç bu kadar ihtiyaç duymamışken. Buna katkısı olan herkese çok çok teşekkürler...

Peki yolculuk bitti mi? Hiç biter mi? "Seyyah oldum şu alemde, niceler gördüm, anladım ki insan kalbine yolcu... Yalnızlık yolcusu gönlüm, bir garip seyyahım ama kendime göçerim" deyu inanınca bu seyyahlık hiç bitmez. Ellerine sağlık Murat Ç. üstadım, Allah seyyahlığımızı daim eylesin!