Views From Linköping

Tuesday, January 29, 2008

Ne kadar uzun zaman oldu buraya yazmayalı! Ama şimdi güzel bir gerekçem var yazmak için. Bir kaç gün içinde Linköping'e ve de İsveç'e veda ediyorum. 1,5 yıllık master eğitimim ve dahi İsveç maceram nihayetlenmek üzere. Aldığım derslerden, yaklaşık 4 ay hemen hiç aralıksız üzerinde çalıştığım tezimden arta kalanlar bir yana, beklentilerim dışında olan bambaşka şeylerle ayrılmak üzereyim. Burada bulunduğum zaman zarfında tecrübe ettiklerim, düşündüklerim vs. dair bir sürü şey yazılabilir belki ama benim içimden kısa cümleler geçiyor. Buraya alışamamış olmak mesela. Hep bir eksiklik hissi. Bir arkadaşın deyimiyle, belki 'şiar' eksikliği belki de sırf havası, suyu, kimbilir... Deli sınanmalar sonra. Hep de tam, "işte bu defa öğrendim, biliyorum" denilen noktalarda sıtma gibi yaka paça deviren sınamalar. Evet belki benim kişisel nazarımla daha da büyüttüğüm ama neticesindeki aydınlanmaya her eza dakikasının sonuna kadar değdiği sınanmalar. Tabi böyle düşünmem bir başka düşüncemin (ya da inancımın) ön varlığına binaen. Ön kabul: "Allah abes işlemez, yeter ki biz boşluğa bakar gibi alemi seyretmeyelim!" Sonrası hep sorular. Ve de cevap kırıntıları. Cevap Kırıntıları: Çabalamayı öğrenen ama hikmetin sınırlarına tecavüze yeltenen benlik! Cüzi irade ile küllinin sınırlarının cetvelle ölçümüne yeltenen ahmak benliğe bir haykırış; 'tevekkül' ve sonra bir başkası; 'el-hayr'. Dudaklardan sık sık döküldüğü halde öze yerleşmedikçe pek bir anlam ifade etmeyen terim olarak 'hayırlısı'. Duaları katıksız dil ve gönül ile edip olan biteni akıl terazisine vurma yanılgısı. (Neden yanılgı olsun ki? diyen uyuz kısma bir cevap yetiştirme çabası daha sonra; belki tüm geçmiş ve gelecekle içiçe geçmiş olaylar örgüsünü anlayıp netice çıkaracak durumda isen tabi buyur!) Sonra sabır gerekliliği -hem de ilk çarpışta- ve sonra revize edilmiş dualar. 'Improvement in prayer!' Sonra nefretten sıyrılış ki şu soruyu defalarca sormuş olmanın neticesi oluşan; "kızgınlık yanlışa mı, insan(lar)a mı?" (Al bir uyuz ses daha: yanlış, kişilerden bağımsız mı ki? El-cevap; öyle olsa bile daha uygun olanı ilki değil mi? İkincisi uzun vadede ne kazandırıyor? Hem belki de bu ikincisi bir başka şeye yol açıyor; benzer yanlışlardan önce, yanlışı yapanlara benzer olanlara genel kızgınlık. A, B'yi işliyor. Bütün B'ler yanlış sonuca değil de bütün A'lar hatalı gibi bir sonuca varılıyor o zaman. Neyse...) Sonra nimetler. Ama hemen fark edilemsi gereken husus; bunlar da sınanmadan ari değil! İlkin şükür ile. Aaaa, bir hipotezin ispatı! Hipotez İspatı1: "Mümin başak gibidir, fırtınayla eğilmez, kalkıp şükretmeyi bekler." En son merhalede bir nihai sonuç arayışı. Nihai Sonuç: Aslında herşeyin de başlangıcında olana dönüş, bir 'circle'. Vahdet. İstekleri, bilinmezlikleri, üzüntüleri, sevinçleri, umutları ve en mühimi nefsi en milimetrik süzgeçte elemek, vahdet süzgeci. İstediklerin ne derece O'nun rızasına yönelik, üzüntülerin mutedil mi nisyankar mı, sevinçlerin aşırı mı şükürlü mü... soruları etrafında şekillenen vahdet. Bir başka hipotez ispatı olabilir mi? Hipotez İspatı2: "O'nu bulan neyi kaybeder, O'nu kaybeden neyi bulur!"
...
Bana yine bir hicret gözüküyor. Maddi ve yatay olan hicrete derinliğine olan aklın hicreti, hikmeti algılayabilmenin katık olması şimdiki en büyük duam. Tabi bir de İsra 80 var: "Rabbim! Gireceğim yere doğruluk ve esenlikle girmemi sağla. Çıkacağım yerden de beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar." Öyle gözüküyor ki bir sonraki durağım Sarajevo olacak. Garip gelebilir ama benim uzun seneler düşümdeki yer idi. İşte şimdi fırsatım da var. Bana yalnızca ve dahi yalnızca denemek düşer. Sonu, hayırlı ola inş.
...
Son olarak, bu dönem baya dinlediğim bir şarkının link'ini ekleyeyim. Cem Adrian (Ben Geldim):
"Yürüdüm yürüdüm çok yollardan geçtim ama inan çok büyüdüm. Düşündüm düşündüm sebebini bulamadım neden neden neden çok üzüldüm? Şimdi, aç kapını lütfen,çünkü ben geldim. Çok üşüdüm, çok soğuk yerden geldim. Bana biraz gülümser misin?... Simsiyahların içinden sana karbeyaz geldim. Beni biraz sever misin?... Üstüm biraz tozlu, yolda çok düştüm geldim. Ellerim çizik üzgünüm, dikenliklerden geldim. Kalbim paramparça ama sana topladım geldim. Bir bilsen neler yazdım, hepsini yaktım geldim. Annemi bıraktım sana, kimsesiz geldim. Çocukluğumun söküklerini dikebilir misin?... Kendime devdim! devdim! devrildim geldim. Kardım, buzdum eridim, erittim geldim. Aşkı sırtıma aldım, taşıdım, evladım dedim. Açtım, soldum, sarardım geldim. Yandım, söndüm, kül oldum geldim. Ellerinle ellerime su dökebilir misin? Yüzüme vurdu rüzgar yağmuru, daha çok dedim. Yağmur carptı kendini bana, "bu yetmez" dedim. Kırılmış kanatlarıma birkez dokunabilir misin? Taştım, dağdım, kum oldum geldim. Camdım, kayaydım, tuz buz oldum geldim. Beni Tanrı'ya tekrar inandırabilir misin?" Belki şarkılar en çok, hissedileni, düşünüleni yansıttıkları için sevilir. Belki bu da öyle ama farklı aynı zamanda. Çünkü bir sözde iki algılayışı yansıtıyor. Bir benden, bir ondan. Bir ondan bi benden...
Not: Beni bizatihi tanıyan arkadaşlar için; 31 ocak akşamı Istanbul'dayım inş. Sevgili Turkcell son aldığım 538'li numarayı kapatmadı ise onu kullanıyor olacağım. Yazın evlenip de halen ziyaret edemediğim arkadaşlara dönüşümlü turlar düzenleyeceğim inş. Çıkınlar hazır ola :)

Labels:

Sunday, June 03, 2007

I will leave soon and I just want so say thanks to all my friends that I have shared lots of things and great times with them. Maybe we can not see each other so often, but I know or I have a big hope that I have got real friendships here and I will try to have contacts with all of you guys! Especially thanks to (crazy Russian woman) Natalya, (Ukranian serious man) Pasha, (Colombian drug dealer) Carlito, (%100 Cape Verdian lady) Marlene and of course Freddie :)
.......................................................
"Bir eğitim-öğretim yılının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Acısıyla, tatlısıyla..." diye başlayan klasik cümleler kurmasam da gerçekten İsveç'teki eğitim yılımın 1 senesinin sonuna gelmiş bulunmaktayım. Vay be... İçinde iken yavaş yavaş akan hatta zaman zaman akmayan vakit, şimdi herşeyin sonunda bir avuç gibi geliyor. Bu da klasik değil mi? 'Zaman' denen şeyin içsel kanunu da böyle işliyor olsa gerek! Bir yandan son dersimin en son ödevi ile boğuşurken bir yandan da neler geçti-gitti diye düşünüyorum. Az bir kısmına buradan sizin de tanıklık ettiğiniz bir sürü şey işte... İnsanlık ortak paydasından neler düşebilirse bir insanın payına, fazlasıyla düştü payıma herhalde şu bir senede. "Nelerle geldim, neler düşündüm, neler umdum" kısmı bir yanda duruyorken tartının öbür yanında "neler buldum, neler öğrendim, gördüm ve de geçirdim" kısmı duruyor. Al sana güzel bir yaz ödevi! Her ne kadar bir dahaki dönem de burada olacak olsam da (inş.) pek çok şeyin değişecek olmasının burukluğu da cabası... Özellikle bu dönem sıkça vakit geçirdiğim sınıf arkadaşlarımın bir çoğu burada olamayacak gelecek sene ve de en önemlisi gerçekten farklı ve özel olduğunu düşündüğüm koridorumda da benden başka herkes ayrılacak. Her ne kadar buradaki geçicilik hissimi hala atamasam da üzerimden en azından bir dönem daha buralıyım fakat önce bir yaz molası lazım. Eee Türkiye'deki bekleyenleri de unutmamak gerek değil mi? Bir ayrılıştan bir vuslata, sonra yeniden ayrılış ve yine vuslat... Bir döngüdür sürüp gidecek işte, Allah bozmasın! Zaten daha fazla ünlü olmadan ayrılsam iyi olacak. Bugün okulla bağlı çalışanlardan biri web-sayfaları için bizim koridorumuzu görüntülemeye geldi de -gerçekten meşhuruz demedim mi ben?- bir de benim odamı çekti özel olarak. Allah'tan resme girmemeyi başardım da popülaritemi daha fazla şey etmemiş oldum :)
............................................................
Bu son günlerimi hep çalışarak geçirmiyorum tabi ki... Arkadaşlarla veda turları ya da yemekleri bir yana Stockholm'e 1 günlük bir yolculuk imkanım oldu geçenlerde. Dünyanın en büyük açık hava müzesi konumundaki 'Skansen'i dolaştık İsveç Enstitüsü bursiyerleri ile ki özelde de Natalya ile akşama kadar bu gepgeniş alanı gez gez bitiremedik. İsveç kültüren dair ne varsa orada bulmak mümkün; evler, kişiler, hayvanlar... Oradan bazı fotoları koymak istedim işte buraya.
Photo1: An old lady in her traditional clothes...
Photo2: A beautiful passageway...
Photo3: Tulips with different colors from Linea's garden...
Bu Linea (adını böyle yazıyorum) denilen adam azıcık sizlere afiyet garip efendim. Kendisi bütün İsveç'i dolaşıp bitki türleri sınıflaması yapmış. Allah'ım dedim, çiçek-börtü böcek hastası bir Adem kulun! Aşağıya bir de vatandaşın heykelini gösteren fotoyu koyayım bari.
Photo4: Swedish scientist Linea...
Photo5: A beautiful scene from Stockholm...
Photo6: Crazy Limurs...
Bu hayvancağız türünü ömrü hayatımda ilk defa görmekle beraber hemen kanım ısındı zira şekilde görüldüğü gibi kafes vs. içi yaşamayan tek hayvan türü bu. Ve de insanların arasında oradan oraya zıplayıp duruyorlar. Ve de çok ilginçtir hep böyle birbirlerine yapışık oturuyorlar.
Photo7: A view from an aquarium.
Biliyorum fotoda balık vs. neyim yok ama renkler ve görüntü o kadar hoşuma gitti ki... Aslında çok çok fazla foto var elimde oraya dair ama böyle seçmece yaptım işte içlerinden. Gördüğüm her bölümden birer-ikişer tane... Yani "gitmiş kadar olduk" denilebilecek kıvama getirmek için sizleri, yeterlidir sanırım.

Monday, May 21, 2007

Eğer bu satırları okuyorsanız yazılıp yazılıp silinen cümlelerin akıbetinden kurtulabilmiş demektir okuduklarınız. İkili şıklar sunuyor gibi bu durum yine bana: ya çok şey var zihninde ve de toparlayamıyorsun ya da hiçbir şey yok saçmalamak istemiyorsun. Hadi ilki olsun bari de zihnimizin işletim kapasitesini temize çıkaralım. O halde ispat? Buyrun...
....................................................
Hatırlıyor musun, "Rien Ne Vient De Rien" diye not düşmüştük kısaca buraya bir vakitler? Meraklı arkadaşlardan biri de sormuştu nedir bu diye. Vaktidir diyelim o halde biraz daha bahsetmek için. İlginçtir ki bu cümleye Hamdi Yazır efendinin tefsirini okurken denk geldim. Nedir ne değildir diye bakınırken aynı başlıkla hazırlanmış bir fotoğraf kompozisyonuna rast geldim nette. Ve de birazcık resim-fotoğraf hastası olduğum için pek bir sevindim. Raphael Denis'e ait ve de yukarıdaki Fransızca cümleden tercüme ile "Nothing Comes From Nothing" adını taşıyan bu kompozisyon için tıklayınız. Peki aslında cümlenin kullanılma bağlamı ne idi? Adım adım gelişmeyi, olgunlaşmayı ve de terbiyeyi imliyordu. Terbiye? Hı hı... İnsancıl sorunsal! Yaşadığı devirde anlaşılamama sancısı çekip tüm yazdıklarını ateşe veren Ebu Hayyan et Tevhidi... "İnsan insanın sorunudur" diyen Tevhidi... Kendi kendimize sorun olmayalım diye Rububiyyet ile yardımını suran Tanrı imgesi... "Allah insanın umududur, insan da Allah'ın umudu" ve de iki öznenin diyaloğu diye tabir edilebilecek terbiye ile bağlantısı sonra... Ruhu olan herşeyin terbiye edilebilirliği, basitten mürekkebe uzanışı... Hadi dön başa bakalım! Herşeyin başı İNSAN tanımı, algısı... Siz nasıl bilirsiniz efendim insan evladını???
.......................................................
Filmlerini izlemekten zevk aldığım ve de "en beğendiğin yönetmen hangisi?" türünden sorulara kesin bir cevap verme durumunda kaldığımda adını vermeyi tercih ettiğim isim olan Danimarkalı Lars Von Trier ağır bir depresyonda imiş. Buna dair haberi okurken yalnızca "neden olabilir ki?" diye sorusu takıldı kaldı aklımda, o kadar. Üstün körü bir "eh ne olacak öyle garip garip filmler çekerse olacağı budur!" yaşlı teyzem ağzı takınmaktan da çekindim. Fakat düşünmeden de edemedim ki "Karanlıkta Dans", "Dogville", "Manderlay" gibi filmlerini izlediğim bu yönetmen özellikle ilk iki filmden sonra beni de benzer bir havaya sokmuştu. Yani filmlerinde, daha da gerisinde kafasında, hissiyatında bir şeyler vardı ve de bunu çok çok iyi yansıtıyordu. Sanatçının hali bir başka oluyor işte de mi? :) İlginç olan bir nokta da şu ki, bu haberin altına yorum düşen vatandaşlardan biri Trier'in David Lynch ile irtibata geçip kendine gelmesini önermiş! "Mulholland Çıkmazı" denilen hayatımın en berbat ve anlamsız filminden sonra bu fikrin Trier'i daha da depresyona iteceğinden hemen hiç kuşkum yok.

Not1:
Adı geçen filmlerden Trier'e ait olanlar tavsiyemdir, fekat izledikten sonra bünyenizde meydana gelebileceklerden kendimi sorumlu tutmuyorum, biline...
........................................................
Bir de "Muz Savaşları" meselesi var bu araya dereye sıkışıveren ama ayrı bir yeri hak ediyor sanırım bu mesele. O yüzden şimdi bir şey yazmak istemiyorum da sedece diyebilirim ki güzel, sarı, ufak-tefek ve de tatlı bir muz deyip geçmemek lazımmış zira herşeyde olduğu gibi arkasında neler neler geçiyor aklım hayalim almadı. Ki, okuduğum sadece ufak hacimli bir kitap, konuya dair, o kadar!
........................................................
Müzik var bir de tabi hayatın gidişatı içerisinde. Yine hatırladın mı diye soracağım ki hani bir vakitler Cem Adrian'dan bahis eylemiştim epey bir. İşte yine onun sesi ve şarkıları eşlik ediyor bana bu ara bol bol. Bir şey, bir şey var ama ne??? Evet, belki de şarkılarının altına yorum düşen vatandaşlardan birinin dediği gibi gözlerindeki hüzün, her şarkıyı çok derinden okuyuşu... Klibini çok çok beğendiğim Sonbahar adlı şarkısı ve de klip çekmediği, canlı söylediği Sessizce adlı şarkısı... Bu ikincisi gürültülü bir ortamda söyleniyor da olsa şarkının sözleri o kadar güzel ki aktarmak istedim. Biraz da alıntı geçeyim buraya o halde:

hala saklı bir yerde o görmediklerin
o bilmediklerin, içimdeki acılar...
hala kaldı bir yerde o hissetmediklerin,
hiç sezmediklerin,
içimdeki aşk...

geçmişi hatırlatır...
hatırlatır bu yağmurlar...
bu yağmurlarda kaybetmiştim seni.
ve karanlığı hatırlatır...
hatırlatır bu rüzgarlar...
bu rüzgarlar alıp gitmişti benden seni.

ve şimdi sokaklar...
sokaklar yalnızlığa çıkar...
yıldızlar gökyüzüne...
gece olunca bişeyler çöker yeryüzüne
soğuk ıssız sessizce...

neden hep pencerede bekleyince daha çabuk gelir sanır o bekleyenler...
neden o kaldırımlarda yüzlerini göremediğim insanlardan biri sanırım seni sen bilmezsin...
bilmezsin nasıl olur insan
nasıl olur aysız gece yalnızken...
üsüdüğünü sanırsın aniden,
ağladığını duyarsın birinin içinde hıçkırarak sessizce..

ellerin... ellerin...
ellerin cennetimdi benim...
gözbebeklerinde kendimi görmek istedim...
istedim bir sabah...
güneş doğarken güneşe gülümsemek,
güneş batarken başımı omzuna dayayıp, kapamak gözlerimi dünyaya...
kapkaranlık bir gece saçlarin ellerimde,
ay ışığının ışığı yansırken kirpiklerinden yüzüme...
sabaha kadar yanında uyumak isterdim bir gece...
sessizce...


Sessizce adlı şarkısından alıntıladığım bu sözlerin en son kısmı favorim ama genel olarak çok çok hoş. Bir de klasik bir şarkıyı ekleyeyim son olarak; Odam Kireçtir Benim.
...........................................................
Artık ikna oldun değil mi zihnimin karmaşıklığına. Hadi bu kadar olsun bakalım.

Not2: Resim; F. Bacon -Head.

Thursday, May 10, 2007

Future?
Başka şeylerden bahsedeyim diyorum her defasında, bu haftaya kadar devam eden güzel havalar ve yeşeren doğadan mesela ya da dinlediklerimden, okuduklarımdan vs., ama olmuyor. Çok fena politik takılıyor zihnim. İyiye mi işarettir bilmem de hayatının şu anına değin oy kullanmamış bu beden oy verme aşkıyla yanıp tutuşuyor şu cumhurbaşkanlığı seçim meselesinde. Durumlar nasıl şekillenecek soruları yalnız Türkiye ile kalsa iyi, bir de aldığım AB derslerinde de aynı konu; geleceği ne olacak bu AB'nin? Hemen her kesimden gelecek senaryoları hızlanmışken yine, bizi "kahve falları" paklar anca herhalde... Kendi açtığım fallardan değil ama okuduğum iki ilginç "fal" yorumunu geçeyim burada. İlki, A. Altan'ın (evet şu aşk romanları ile ün salmış insan ki iki cins arası münasebetleri resmetmekteki başarısını başka alanlara da taşıdığını görmek şaşırtıcı!) "Üçüncü Dünya Savaşı Türkiye'den Çıkabilir!" başlıklı yazısı. Türkiye'deki sosyal kesimler arası farklılıklar tespitleri ile başladığı yazıda ordunun etkinliğinin izleyeceği yola bağlı olarak eğer Batı'dan bir kopuş olursa Çin, Rusya ve de Ukrayna gibi güçlere yaklaşılırsa Avrupa, ABD ve bu yeni blok arası muhtemel bir 3. dünya savaşı öngörüsünü dile getiriyor. Uç veya değil, muhtemel senaryolardan biri işte. Bize anca, "olmaz inş. böyle bir şey" demek düşüyor tabi insanoğlunun selameti açısından. Geçelim AB ile ilgili diğer senaryoya... Ödev hazırlarken denk geldiğim bu yazı (Eurabia-Europe's Future?) da beni baya şaşırttı çünkü yazıda AB'nin demografik problemlerine paralel seyir izleyen Arap nüfusun artışı dile getirilip gelecek için Eurabia gibi ilginç bir oluşum ihtimali dile getiriliyordu. Valla olmayacak şey değil yani diyorum, özellikle de Paris ve Brüksel'deki toplumsal yapıyı ucundan kıyısından da olsa görmüş iken... Tabi kendi kişisel geleceğime dair açılacak fallar en önemlisi de bu konuda herhangi bir çalışma yok tabi, muhtemel senaryolar var tarafımdan yazılan, o kadar :)
.................................................................
Politik meseleler ile bitirmeyeyim de zevkle dinlediğim bir şahsın reklamını geçeyim; Loreena McKennitt... İrlanda ve İskoç kanları ile Kanada'da dünya gelen bu güzel sesli insanın içlere işleyen kendine has bir müzik kültürü, kelt müziği, var. Bildiğim kadarı ile şimdiye kadar 9 ayrı albümü var ki bunlar; Elemental, To Drive the Cold Winter Away, Parallel Dreams, The Visit, The Mask&Mirror, A Winter Garden, The Books of Secrets, Live in Paris and No Journey's End. Doğu ezgilerine de önemli bir yer ayıran sanatçının Kervansaray, Kafkasya ve İstanbul'a dair de şarkıları var. "Yüzüklerin Efendisi/The Lords of the Rings" adlı filmin de müziklerini hazırlayan sanatçıdan nacizane kendi beğendiklerimden bir kaç tane eklemek istiyorum buaraya, gerisi meraklılara kalmış... All Souls Night, El-Hamra'dan canlı canlı Caravanserai, klasik Türk sanat müziğini andıran girişi ile The Gates of Istanbul/Istanbul'un kapıları ve Lady of Shalott...

Tuesday, May 01, 2007






















Photo (right and above):Taksim/Istanbul, 1 May
Photo (left anb below): Bangkok/Thailand, 1 May

Ödevler arasında boğulmuşken Türkiye'de neler olduğunu anlamaya çalışıyorum bir yandan da. Orada iken olaylar daha çok trajik görünüyordu da şimdi böyle uzakta olunca buna bir de komedi kısmı ekleniyor sanırım; yani traji-komik görünmeye başlıyor her şey. Değişmeyen tek şey ise orda iken de burda iken de neler olup bittiğini anlamakta zorlanışım :) Cumhurbaşkanı seçimleri ile ilgili tartışmalara geçmeden tazeliğini koruyan 1 Mayıs'a değineyim bir. Evet, çoğunluk tarafından -buna kendimi de dahil ediyorum- kökenleri bilinmemekle beraber kutlanmaya devam edegelen ama bir çok şeydeki gibi bazı kavram, davranış kodlarına indirgenen bir gün gibi görünüyor bana. Nedir bu davranış kodları? Tabi yurdumdan bahsediyorum, İçşi sendikaları önde olmak üzere Taksim'e yürüme istekliliği versus polislerin bunu engelleme girişimleri, yakılan ateşler -bize has olarak lastiklerin yakılışı-, bazı bölgelerde daha yoğun kutlanışı -aklıma hemen Esenyurt geliyor çünkü 1 Mayıstan aylar önce orak, çekiç, vida vs. figürlü amblemleri bolca gördüğüm yerlerdendir İstanbul'da- ve de sanırım bu günü Sosyalist ya da Marksist anlamlarından bir nebze olsun uzaklaştırmak için bolca vurgulanan baharın gelişi mevzusu...

Sadece bizde mi böyle? Bakıyorum da bir çok ülkede olaylı geçmiş; Almanya, Küba, Tayland bunlardan bazıları mesela. Peki burada? Dün gece, Walpurgis Night/Valborgsmässoafton, dedikleri gün kutlandı burada da. Yani sadece kutlandığı biliyorum zira ödev yapmakla meşgul olduğumdan bir şey görmedim. Sadece duydum diyebilirim o kadar. Gün, bizdeki ve genel olarak dünyadaki gibi hem işçi gruplarının protesto yaptıkları gün hem de baharın gelişi diye kutlanıyor. Fakat sanırım ki giderek, özellikle de genç nesil olarak, bu ikincisine doğru bir meyil var gibi. Buna güzel bir örnek olarak, İşçi gruplarının eylemlerinin sorgulandığı bir yazıya erişebilirsiniz buradan. Şimdiden söylemeliyim ki yazılar İngilizce ve bende çeviri yapacak hal yok maalesef. Özel olarak ilgilenenlere kapım her zaman açık, o başka :)

Gelelim asıl mevzuya. Şu an öğrendiğime göre Anayasa Mahkemesi oylamayı geçersiz saymış. Beklenen bir gelişme diyeyim geçeyim. İsterdim ki mevzuya dair uzun uzun yazayım fakat şu sıra konuyla ilgili küfür cümlelerinden başka bir şey dilime gelmediğinden okuyanların ahlaki durumunu korumak açısından bir kaç yazı aktarmak istiyorum. Ne yapayım, akademik dilim ve düşünüşüm ödevlere kalsın.

Görev demokrasiyi kurtarmak (Gülay Göktürk)/Bugün Gazetesi

Demokrasimiz bir kez daha darbe tehdidi ile lekelendi. Cumhurbaşkanını anayasal prosedür içinde seçip, normal zamanında seçimini yapıp sonra da "kanatlanmak" için sabırsızlanan ülkemizi yine kara bulutlar sardı. Gelinen bu noktada cumhurbaşkanlığı seçimini dondurmaktan, Anayasa Mahkemesi kararını beklemeden hemen erken seçime gitmekten ve cumhurbaşkanını yeni parlamentoya seçtirmekten başka yol görünmüyor. Şu anda hükümetin yapacağı en doğru şey, çok acil olarak halka gitmek, demokrasiyi darbeyle tehdit edenleri halka şikayet etmek ve krize halkın ağırlığını koymasını istemektir. Ama öte taraftan seçim sonuçlarının darbe tehdidi savuranları hiç de memnun etmeyeceği, hatta eskisinden daha büyük çıkmaza sokacağı da meydanda. Zira son muhtıra bu seçimi tamamen bir demokrasi referandumu haline getirmiş durumda. Bu seçimde partiler değil, demokratik rejim oylanacak. Türkiye'de darbeler döneminin kapanmasını isteyenlerle, darbe tehdidi altında demokrasicilik oynamak isteyenlerin ayrıştığı bir seçim olacak bu seçim. Ve sonuç, şimdiye kadarki bütün sandık mesajlarını kat kat aşan bir demokrasi manifestosu olacak. Bunu yalnız ben değil, darbeciler de görüyor. O yüzden de ben asıl, seçime kadar geçecek olan üç dört aydan korkuyorum. Önümüzdeki ayların çok ciddi provokasyonlara gebe olduğunu düşünüyorum. Darbe heveslileri, bu süre içinde kaos yaratmak, irtica paranoyasını körüklemek, geniş kitleleri korkuya sürüklemek, seçimin yapılamaz hale geldiği bir ortam yaratmak ve bu ortama dayanarak darbe fikrini güçlendirmek için harekete geçeceklerdir. Bu durumda, muhtıraya tepki duyan geniş kitlelerin seçime kadar susup oturmak; söyleyeceklerini sandıkta söylemek üzere beklemek gibi bir lüksü yok. Zira her şey, arada geçecek üç dört aylık süre içinde ortaya çıkan güçler dengesi tarafından belirlenecek. Yalanlanan Darbe Günlüğü'nü hatırlayın; O günlerde darbecileri tereddüde sürükleyen, kendi aralarında fikir ayrılığına düşmelerine neden olan iki neden olduğunu görüyoruz: Bir, toplumda darbeye destek havası olmaması; iki, dış dünyanın özellikle ABD'nin darbeye yeşil ışık yakmaması... İkincisi konusunda bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Ama darbe karşıtı bir "toplumsal iklim" oluşturmak ve bunu darbe heveslilerin gözüne sokmak bizim elimizde. Önümüzdeki günlerde hep birlikte izleyecek ve tarihe not düşeceğiz: Bakalım sivil toplum örgütlerimiz yeteri kadar sivil ve yeteri kadar örgütlü mü... Bakalım iş dünyamız yeteri kadar demokrat mı... Şimdiye kadarki bütün darbeleri susarak geçiştiren, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sinamekiliğini akıllı politika zanneden işveren örgütleri, ancak demokrasi sürerse gelişip büyüyebileceklerini bakalım artık anlamışlar mı? Bakalım basınımız 28 Şubat'tan gereken dersleri çıkarmış mı... Ben bu noktada özellikle Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığından rahatsız olanları, "keşke Ak Parti eşinin başı açık birini aday gösterseydi" diye hayıflananları uyarmak isterim. Bu kadar saf olmayın, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı sadece bir bahane darbeciler için. Asıl amaç Türkiye'yi ancak askeri vesayet altında yaşayabilen bir ülke haline döndürmek. Darbeci zihniyet, sadece Cumhurbaşkanlığı seçimini durdurmayı değil, asıl Türkiye'nin 3 Kasım'dan beri girdiği büyük değişim sürecini durdurmayı hedefliyor. Ülkeyi AB sürecinden koparmayı, demokratikleşmeyi durdurmayı, Kürtlere "haddini bildirmeyi"; devletçi ekonomisi, bürokratik iktidarı ile yeniden içine kapalı, silahlı kuvvetler tarafından idare edilen geri bir üçüncü dünya ülkesi haline getirmeyi amaçlıyor. Çünkü ancak böyle bir ülkenin efendisi olmaya devam edebileceğini hesaplıyor. Üstelik de bu krizi, böyle bir geri dönüş operasyonu için "son fırsat" olarak görüyor. Şimdi durdurursa durduracak, durduramaz da Ak Parti beş yıl daha iktidar olursa, Türkiye beş yıllık bir siyasi istikrar ve kalkınma dönemine girerse, bu beş yıl içinde Avrupa'yla ilişkiler gelişir, devletin demokratikleşmesi ve şeffaflaşması yönünde yapısal reformlar yapılır, ekonomimiz dünyayla entegrasyon açısından bugünkünden çok daha ileri bir noktaya gelirse artık 84 yıldır süren askeri vesayet rejimini "kurtarmak" için iş işten geçmiş olacak.

Genel olarak benzer görüşleri paylaştığım bu yazıya bir de M. Altan'ın yazısından bazı eklemeler yapmak istiyorum;

"...Türkiye’de böyle bir söylem var.
Meşru olabilir...
Yasal olabilir...
Ama sakıncalı.
Buna kim karar veriyor?
...
Sivil cumhurbaşkan adaylarından haz etmeyen CHP...
Görüldüğü kadarıyla hırçınlığına devam edecek. Meşru ve yasal bir adaylığa...
Tek parti anlayışına dayalı bürokratik bir zihniyetle karşı çıkacak.
Dün gibi hatırlıyorum...
Deniz Baykal aynı şeyleri Özal için de yapmıştı...
‘Onursuzca indiririz’ lafı herkes gibi benim de kulağımda..." (Mehmet Altan/www.gazetem.net/26 nisan 2007)

Geçen gün düzenlenen Cumhuriyet mitingi için dünyada yankı uyandırdı gibi ibareler üzerine BBC'nin ve İsveç'in haber sitelerine göz gezdirdikten sonra gördüm ki ilkinde yalnızca borsanın düşüşü dolayısı ile geçiyoruz, ikincisinde ise yokuz. Yine kendi içimizde yanıp kavruluyoruz, büyük yankı yapıyor zehabına kapılarak...

Friday, April 27, 2007

Özellikle Paris'te gördüğüm baharın her türlü rengini görünce canım çekmiş, Linköping'e hala bahar gelmedi diye hayıflanmıştım da yavaş yavaş buralara da uğruyor sanırım bahar. Ağaçlar yeşillenmeye başladı sonunda. Evet, buralardan kısaca geçtiğim haberlerin ardından Kaldığım yerden gezi izlenimlerime devam edeyim.

Brüksel Günlüğü
AB'nin en görünür etkilerinden biri belki de sınırlar arasındaki serbest geliş gidişler. İşte bu nimetten yararlanıp 4 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Paris'ten Brüksel'e geçtik. Bu otobüs yolculuğu ile ilgili de bir-iki kelam edeyim. Otobüse binmeden arkadaşların yemek ve yiyecek stoğu yaptığını görünce şaşırdım çünkü özellikle Nilüfer gediklisi bir Türk evladı olarak otobüste beleş yiyip içmek gayet doğal bir olay idi benim için. Özellikle Nilüfer dedim çünkü, yanlış anlaşılmasın herhangi bir komisyon alma-verme ilişkisi söz konusu değildir aramızda ama ileride neden olmasın diye de düşündüm şimdi, neyse, yazın uzun yolculuğa 3 sefer servis yaptıkları bir yana beleş dondurma bile yiyebiliyorsunuz. Efendime söyliyim; beleş kahvaltı, beleş çorba... Ben bunları söyleyince güldüler tabi bana çünkü beleşe su bile yoktu otobüste yine. Ne yapalım, alışacağım inş. bunlara! Gecenin ilerleyen saatlerinde Brüksel'e vardık ve izlenim çok olumsuz idi benim için. Daha sonra şehrin her yerinde göreceğim grafiti yazılarla bezenen eski ve bakımsız binalar, tekinsiz izlenimi veren sokaklar ki daha sonra bu izlenimimde de yanılmadığımı anladım çünkü otobüsten inerken çantalarımıza sahip olmamız çünkü bölgede sık sık hırsızlık olduğu yönünde anons yapıldı şoför tarafından. Üstüne üstlük bir de kalacağımız yer hakkında tek bildiğimiz yakın bir yerlerde olduğu olunca orayı bulmak için uğraştık bir süre. Ve de bu süreç zarfında burada dile getirmek istemediğim ama beni dehşeti düşüren şeyler gördük. Kısaca mezbelelik mekanlar diyeyim. Oteli görünce ne kadar sevindiğimi anlatamam tabi şu halde. Yeri kötü olsa da otelin kendisi oldukça rahat ve iyi idi. Fotoğraf1: Kaldığımız odanın balkonundan çektiğim bir kare/Brüksel
Ertesi gün ise erkenden, orada bulunma amacımız olan AB kurumlarını gezme serüvenimize başladık. Belki 20 kişiden fazla olan sınıf grubu ile yollarda yürüyüp kurumları bulmaya çalışan halimiz görülmeye değerdi. İşin ilginç bir yanı da, organizasyonlar ilgili arkadaşların her güne sorumlu bir kişi atamalarına rağmen günün sorumlusu olan kişiyi her seferinde yolda kaybetmemiz tam komedi idi :) Yani belki biz yanlış anlamıştık; sorumlu demek kaybolan demekti! Özellikle iş saatlerinde hınca hınç dolu metrolar, söyleyebilirim ki İstanbul ile yarışabilir hatta daha bile kötü göründü gözüme, uyumsuz bir kalabalık, farklı diller farklı farklı yüzler... 4 gün içerisinde günün yarısı kadar kısımda kurumları gezdik ki bunlar topluca; Komisyon, Konsül, Parlamento, Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgesel Komite, NATO ve Tüsiad idi. Benim için ve çoğunluk açısından da sıkıcı geçen bu ziyaretlerden bir şeyler aktarmak istemiyorum. Zaten verdikleri genel bilgileri her isteyen web sitelerinden ulaşabilir sanırım ki. Tabi bazı ilgi çekici olanları da vardı ama baya az idi bunlar. Özellikle kurumların olduğu bölge küçük bir ABD gibi. Ağaç yok, koca koca binalar ve iş elbiseli oradan oraya koşuşan önemli! insanlar... Evet, bu son kısmı vurgulamalayım ki çoğuna göre yaptıkları iş çok önemli idi. Onlar anlattılar, beri tarafta alınan maaşlar ve yaşam standardı açısından gözleri kamaştı öğrencilerin. Strasburg'da, Brüksel'de ayrı evler, özel koruma, özel şoförlü makam arabaları... Onlar büyüdükçe ben küçülmek istedim sanırım. Şöyle ıssız bir orman kenarına yerleşesim geldi yine. Tüm bunlardan uzakta ve esas yapılması grekenleri yapıp düşünülmesi hissedilmesi gerekenleri yapabileceğim bir yere. Eee diyesim geldi sonra??? İşte dışarıda taşa ince ince oyulup yapılmış göz kamaştırıcı binalar, ve onlar duruyorken onları yapanlar yok ortada. Binalardan, sokaklardan, elbiselerimizden daha az yaşayabilen yapımızla biz! Neyse, böyle işte.
Fotoğraf2: AB Parlamentosundan bir görüntü/Brüksel
İronik bir durum ise yurdumun sınırları içerisinde başörtülü olarak bazen dikiş-nakış kursuna dahi kabul edilmeme durumu hasıl olmasına karşın AB kurumlarına ve hatta NATO'ya bile rahatça girebildim. Benden sonra laikliğe bir halel gelmiş midir bilmiyorum artık ama ben ordayken bir sorun yok gibiydi :) Günün geri kalan kısımları ise gruplara dağılıp canımız istediğince dolaşmak ile geçti. Özellikle de şehir merkezinde görülmeye değer mekanlara denk gelmek mümkün ki bolca da turist vardı o bölgede zaten. Fakat işte en olmayacak yerlerde dahi gördüğüm o grafiti denilen meret yok mu tüylerimi diken diken etti her yerde. Resmen şehrin içine etmişler -kusura bakmayın, biraz amiyane oldu ama...-! Aşağıda bir örneği görülebilir, ibret olsun diye çektim bunu.Fotoğraf3: İçine edilen bir kapı/Brüksel
Şehir, Paris'teki gibi her adım başı korunmuş tarihi binalardan müteşekkil değil ve de bazı önemli addedilen yerler/şeyler belli ki gidip hepsini ayrı ayrı görebiliyorsunuz. Günler fazla olunca, her ne kadar bende yürümek için takat kalmasa da, baya bir yer dolaştık diyebilirim. Bu meşhur denilecek şeylerden biri, bir oğlancağızın heykeli. Oğlancağızın özelliği ise bir yangını kendi çapınca, heykelden daha iyi anlarsınız sanırım, söndürmeye çalışması :)
Fotoğraf4: Oğlancağız heykeli/Brüksel
Bir diğer gezilesi bölge ise Atomium'un da içerisinde yer aldığı bölge. Tıpkı Paris'teki Eyfel kulesi gibi uluslararası sergi için geçici olarak yapılan bu ilginç yapı şimdilerde önemli bir turistik merkez olmuş durumda. Buna bağlantılı olarak söyleyebilirim ki bize has sanıyordum ama tarihi mekanların gelir kapısı olma durumu meğer genelmiş. Hatta talep edilen ücretleri Türkiye ile karşılaştırınca biz daha bile insaflıyız diyebilirim yani.
Fotoğraf5: Atomium/Brüksel
Fotoda bir kısmı gönünen bu atom parçacıklarının içerisine bir aşağı bir yukarı gezip Brüksel'i tepeden görebiliyorsunuz. Tabi içerisi biraz sıcak ama... Şehirde daha çok kiliseleri gezdik diyebilirim. İsimlerini hatırlamasam da bazıları gerçekten çok etkileyici idi. Fotoğrafları var iyi ki.Fotoğraf6: Oldukça eski bir kilisenin içinden çektiğim bir kare/Brüksel
Şehirde dolaşırken çektiğim karelerden biri olan aşağıdaki fotoğraf, en beğendiklerimden... İstiklal Caddesi'ndeki Çiçek Pasajı'nı anımsattı bana. Tabi bir boy büyüğü...Fotoğraf7: Şehrin içindeki bir pasajdan/Brüksel
Don Kişot-Sanço Panza heykeli, güneş ışığı ile aydınlanan caddeler, tarihi binalar, çikolata dükkanları vs. hepsi bir yana da Brüksel'de çektiklerimden beni en çok etkileyen fotoğrafı ise sona sakladım.Fotoğraf8: Sabah trafiğinde bir baba ve oğlu/Brüksel
Biz sabah trafiğinde harıl harıl kurumlardan birine gitmeye çalışırken metronun camından bu adamcağızı ve eşarba bağlayıp boynuna astığı uyuyan oğlunu görünce fotoğraflamak geçti içimden. Eee, erkek adamların! ayıptır diye dış mekanlarda evlatlarını kucağına almadığı bir zaman ve zemin de dünyaya gelince bunlar daha bir önemli oluyor gözümde sanırım. Şimdi bütün bunlardan sonra denilebilir ki sen yanlı davranıp şehri beğenmedin diye hiç güzelliklerinden bahsetmedin hatta güzel bir foto bile koymadın! Kabul ediyorum ama söylemeliyim ekonomistlerin sevdiği işlerdendir; aynı verilerle bir sürü farklı görüntü çizebilmek... Mesela onca şey okumuşumdur bambaşka kişilerden Türkiye'nin Gümrük Birliğine girişi, rakamlarla en azından, iyi mi oldu kötü mü diye ama ilginçtir bizzat aynı rakamlarla apayrı sonuçlara ulaşıldığından hala bir fikrim yok denebilir. Yani o yüzden böyle bir itirazı kabul edebilirim ama ben az bile anlattığım kanısındayım olumsuzlukları. Mesela, kaldığımız bölge nerdeyse tamamen Türk bölgesi idi ve de yaşantılarını tabi ki inceleme şansım olmasa da görüntü hoşuma gitmedi. Bu mu? Bunun için mi gelindi buralara diye düşünmedim değil yani. Sokak araları bangır bangır İbo dinlendiğine, benim de duyduğuma, hala inanamıyorum. Ya da yağız! Türk delikanlılarının hararetli hararetli karı-kız muhabbeti eşliğinde sokak temaşalarını... Bana kalan, Türk yemekleri ve de tercümanlık şansı, o kadar! Zaten sonuçta karar verdik ki İngilizcenin yaygın kullanılmadığı bu şehirde Türkçe bilmek çok daha büyük bir nimet! Sonuç olarak, İsveç'i özlemiş bir halde yorgun argın eve dönüş yoluna koyuldum. Linköping'de, 213'te, 'Nesta Gamla Linköping/Bir sonraki durak eski Linköping bölgesi' anonsunu duyduğuma bu kadar sevineceğimi tahmin edemezdim :)

Tuesday, April 24, 2007

Kısa sayılabilecek bir aranın ardından yine İsveç'te, Linköping'deyim. Bıraktığım yerden ders çalışmaya ve ödev yapmaya devam ediyorum :) Bu bir haftalık arada önce Paris'te sonra da Brüksel'de bulunmak nasip oldu. Fotoğraflarla beraber bu gezilerden bana kalanları aktarmak istiyorum.

Paris Günlüğü

Evet, önce Paris'le başlayayım... Fakat Paris'e gitmeden de anlatılacak şeyler geldi başımıza. İsveç'in Skavsta havalimanında check-in sırası tam bize gelmişken yangın alarmı verildi. Tabi doğal olarak kimse çıkmak istemedi çünkü yangın felan görmedik bir yerde. Fakat zorunlu olarak dışarı çıktık çıkmasına da kapıdan da pek uzaklaşamadık. Hani acil durum geçerse bir an önce koşmaya ve ön sıralarda yer almaya hazır olalım diye :) Tabi alemin tek açık gözü biz değiliz ya hemen herkes aynı taktiği uyguladı. Olsun, yine de başarıyla tamamladık bu yarış sürecini ve de yangın felan da görmedik. Kararımız o ki, biri tuvallette sigara içti, yangın var diye de bizi dışarı aldılar. Neyse... Tabi öğrenci milleti olarak ucuzundan ayarladığımız ve ilk defa bindiğim Rynair'e ait uçak da beni bir hayli şaşırttı. Sudan tut yeme içme parayla. Hiç bir şeyi bedava servis etmiyorlar. Hatta bir ara merak ettim, tuvalete de para istiyorlar mı acaba diye ama şükür o bedava! Üstüne üstlük bir de loto çekilişi bile yapıyorlar ayak üstü. Kapitalizmin suyunu (başka bi şi diycem de ayıp olacak ki zaten dün gece arkadaşlardan ihtar aldım ağzımın bozulduğu yönünde, o yüzden çenemi kapalı tutuyorum :) çıkardılar iyice. Marx amcamın kemikleri sızlıyor olsa gerek mezarında. Sorunsuz sayılabilecek bir yolculuğun ardından Paris'e indik. Kalacağımız hosteli önceden ayarladığımız için önce oraya gittik.
Fotoğraf1: A street from Latin Quarter/Paris
Hostel, güzel bir mekanda, Latin Quarter'da, idi. Bölgenin özelliği, dar ve uzun sokak aralarındaki kafeler, dinlenme mekanları ve tabi her adım başı görülebilecek tarihi binalar... Vakit kaybetmeden gezmeye başladık tabi de ilginç bir şeye daha rast geldim bölgede. Bol miktarda Türk-Yunan işletmeleri var. Birinde akşam yemeği yedik ki gruba tercümanlık yapma fırsatım oldu. Sen kalk Allah'ın Latin Quarter'ında Karadenizli amcamın lokantasında kebap ye, Türkçe konuş!

Fotoğraf2: A building from Latin Quarter (çevreki binalar hep buna benziyordu).
Ha bir de bu arada, arkadaşlar tarafından çevredeki binaları, parkları vs. fotoğraflamam sebebi ile insanlara karşı bir garezim olup olmadığı konusunda sorulara maruz kaldım :) Tabi ki bir garezim yok da böyle daha çok hoşuma gidiyor. Bize yol gösterebilecek tek şey olan haritamız eşliğinde yollara düştük sonra da. İki gün boyunca da bu minval üzre devam ettik. Otobüs, metro kullanma yerine tabanvay yaptık bol bol ki hayatımda bu kadar yürüdğümü hatırlamıyorum. Biz ordaykene Gaz de France maratonu vardı, oraya katılsak madalya kesindi yani :) Şehrin metro sistemi gayet gelişmiş, her yere gidilebiliyor aktarmalarla. Fakat bir sorun şu ki işaretleme çok kötü. Zaten İngilizce hak götüre de minnacık yazıları görünceye dek canımız çıktı. Bir defa da girişi bulamadığımızdan çıkış kısmından kaçak girip tekrar girişe kadar gidip biletleri aldıktan sonra kaçaklık halimize son verdik. Fransızlar hakkında yaygınca söylenen İngilizceye karşı oldukları hususuna gelince... Evet bazen zorluklarla karşılaştık bu hususta ama arkadaşlardan birinin az buçuk da olsa Fransızca bilmesi bizi biraz rahatlattı. Bir de genele vurmak zor tabi bu durumu. Daha biz sormadan elimizde haritayı görüp yardım etmek isteyenler de oldu. Harika bir havaya denk gelmişiz, baharın her türlü rengini giyinmişti şehir. Bazı yönlerden o kadar benzettim ki İstanbul'a. 24 saat hayat, hareket var. Hoş, hareketin hangi anlamda olduğu önemli buarada ama İsveç'in durgunluğundan sonra değişik geldi işte. Ve de kozmopolit bir yapıya sahip. Özellikle de zenci ve Asyalı nüfus bir hayli yoğunlukta. Hatta Brüksel'e geçmeden otobüsü beklediğimiz alan şehir dışında ve göçmenlerin yoğun yaşadığı bir bölge idi ki Paris'te Fransızlarla olduğunuza bin şahit lazım. Bölgeyi çok dolaşamadık ama şehir merkezinden farklı tabi. Hani şu, olayların çıktığı bölgeler... Şehre gelince... En çarpıcı özelliği, benim için tabi, iki dünya savaşına rağmen gıpta edilecek derecede korunan tarih hem de her adım başı. Yolculuğun başında imrenip bütün eski binaları fotoğraflamaya başlamıştım ki baktım altından kalkmak mümkün değil. Paris'in sokaklarında adım adım ilerleyen Before Sunset filminden bir kare geldi aklıma sonra. Fransız kadın, arkadaşına şöyle anlatıyordu: İkinci dünya savaşında askerlere, Notre Dame'ı bombalama emri veriliyor ama güzelliğine hayran kalınan bu binayı bombalamaya parmakları uzanmıyor askerlerin. Belki gerçek belki mit ama gerçekliğine inanasım geldi orada. Sonra, şehrin harika büyük büyük parkları var. İlginçtir ki mesaie tabiler yani sabah belli bir saatte açılıp akşam belli bir saatte kapanıyorlar.
Fotoğraf3: A scene from a park/Paris
Genel olarak böyle işte. Özelde gezdiğimiz yerlere gelince... Öncelikle Siena River... Şuna karar verdim ki Paris'te hiç bir yeri bilmiyorsanız bile bu nehri takip ederek bir çok yer gezebilirsiniz. Nehir oldukça uzun ve şehrin tam merkezinden geçiyor. Bizim boğaz kenarı çimenlik keyfi gibi millet akşam sefasına nehrin kıyına geliyor gördüğüm kadarı ile. Nehir boyunca botla turlamak da münkün. Biz buna vakit yetiştiremedik ama en azından yolculuk edenleri izlemiş bulunduk.
Fotoğraf4: Sunset on Siena/Paris
Ve tabi ki Notre Dame katedrali... Aklıma öncelikle Notre Dame müzikali geliyor ve de Quasimodo ve de Esmeralda ki umarım buna dair anatılanlar ve müzikalden bazı parçaları da koyacağım ilerleyen zamanlarda buraya. Biz orada iken ayin vardı, çok çok hoştu. Özellikle bazı kilise müzikleri oldukça hoşuma gider zaten, işte öyle bir tanesine denk geldik.
Fotoğraf5: Notre Dame/Paris
Fotoğraf6: From Notre Dame's door/Paris
Ve Eyfel kulesi... Gerek civardan hem gece hem gündüz gerekse de içerisinden hatta en üst yükseklikten Eyfel'le buluştuk. İçerisine girmek için yarım saatlik bir kuyruk macerası bana uzun gelse de bunun ortalama bekleme süresinin yanında hiçbir şey olmadığını öğrenince bir nebze rahatladım. Ülkeler arası 'exhibition' için geçici olarak yapılan ama sonra kalmasına izin verilen bu yapı şimdilerde Paris'in simgesi gibi adeta. Evet, mimari olarak bir demir-çelik yığını olabilir ama şehri bütünlemesine görebilme imkanı sunması, gökdelenlerdense böylesi daha hoş bence, çok güzel.
Fotoğraf7: Eyfel Tower/Paris
Arkadaşlardan bir tanesinin yükseklik korkusuna rağmen bu manzarayı görme aşkına cesarete gelip en yüksek noktaya çıkması ve de pek bir aksilik olmasından başarıyla yene inişi görülmeye değerdi :)
Fotoğraf8: From Eyfel Tower/Paris
Şehrin dışında sayılabilecek bir bölgesinde yer alan ve dik bir yokuşun ardından zar zor ulaştığımız Sacracer ve civarındaki meşhur Monmarte, bir diğer durağımızdı. Şehri yine tepeden gören bir mevkiye kurulan bu haşmetli yapı oldukça etkileyici idi. Etrafı ise tam bir turistik mekana dönüşmüş. Portrenizi yapmaya çalışan ressamlardan yakanızı kurtarmanız bir hayli zor. Fakat bütün bir günü geçirebileceğiniz bir imkana da sahip bölge.Fotoğraf9: Sacracer/Paris
İlginç bir rastlantı ile daha yüzyüze geldim orada. Hem de çok ilginç... Civarda dolaşırken kafelerden brinden Türkçe kelimeler duyunca o tarafa yöneldim ister istemez. Bir grup erkek oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir de baktım ki içlerinden biri oldukça tanıdık, yok yok olamaz dedim, bir daha baktım, evet o idi; Zekeriya Beyaz!!! Töbe töbe ne işi var bunun yahu burada diye düşünürkene baya bir afalladım yani. Sanırım dini husustaki engin ve zengin bilgilerini Fransız din adamlarına da aktarmak için orada bulunuyordu. Bu, benim kurgum tabi. Eee bizdeki şans işte, Fransalarda Zekeriya'yı görmek :)) Bir diğer durağımız ise Louvre müzesi idi. İnsanlardaki gibi mekanlar için de ilk izlenim önemli geliyor bana ve bizi bu mekanda karşılayan ilk şey, harika sesiyle kilise ilahisi söyleyen bir bayan oldu. Durduğu yeri iyi seçtiği için akustik sayesinde yapının her yerinden duyulan sesi eşliğinde etrafı dolaşmak çok keyif verici idi.Fotoğraf10: Louvre/Paris
Ne kitabı okuduğum ne de filmi izlediğim için bir yorum yapamayacağım ama arkadaşların belirttiği kadarı ile Da Vinci'nin Şifresi adlı filmin çekildiği mekanlarmış burası.Fotoğraf11: From Louvre/Paris
Başka, başka??? Şu meşhur Şanzelize bulvarını tümüyle yürüme şerefine nail olduk bir de. Bağdat caddesi gibi diyeceğim de onun bir kaç katı kadar var yani nerdeyse. Ama içerik olarak aynı; tabiri caizse tiki tipler, elit tabaka promenadesi, lüks ötesi alış-veriş mekanları... İşte tüm bunlara ironik çeşni olsun diye aşağıdaki fotoğrafı çektim. Arkadaşlara niye çektiğimi anlatmakta zorlandım ama neyse...Fotoğraf12: Homeless person from Şanzelize/Paris
Ve bir sonraki durak, bu yolun sonundaki Bonaparte anıtı idi. Eskiden de öyle mi imiş bilmiyorum ama şu an tam yolun ortasında olan bu devasa yapıtın ön yüzünde ayaklarına kapananlarla beraber resmedilmiş Napolyon'u görmek mümkün.Fotoğraf13: Bonaparte Monument/Paris
Sanırım gezdiğimiz, gördüğümüz belli başlı mekanlar böyle idi Paris'te. İki güne tabanvayla ne kadar şey sığdırılabilirse onu yapmaya çalıştık ki sanırım baya da bir başardık. Artı bir not olarak ise, hani meşhur bir atasözümüz var ya "birini, bir işte bir de yolculukta iyi tanırsın" kabilinden, işte yolculuğa kimlerle çıkacağınız bu bakımdan önem arzediyor bence. Kalabalık sayılabilecek bir sayıda olmamıza rağmen, 4 kişi olarak dolaştık her yeri ki genelde tek başıma dolaşan biri olarak bu rakam bana fazla geliyor tabi, şükür herhangi bir aksilik, problem yaşamadık. Ara sıra Ukranian democracy, ara sıra Turkish democracy, yürüttük kolaycana :)

Gezinin Brüksel/Belçika ayağını bir sonraki bölüme bırakıyorum. Yakın bir zamanda onu da yazacağım inş. Şimdilik bu kadar...